Kültür Sanat

Yazar Filiz Çiçek: Geçmişle yaşadığım en zorlayıcı randevulardan biriydi

“Kayıp Ada ve Şeytanları” isimli kitabıyla okurlarını durup düşünmeye davet eden yazar ve editör Filiz Çiçek ile yaptığımız bu özel söyleşide kitabına ve ardındaki dünyaya yakından bakıyoruz.

RÖPORTAJ: İPEK KOCAMAN

Bazen eski bir yara, daha fazla taşınamadığında dışarı taşmak için kendine bir yol arar. Bir sanatçı için bu yol çoğu zaman bir esere dönüşür. Zihinde dönüp duran düşünceler bazen bir sayfaya, bazen bir tuvale, kimi zamansa notalara dökülür. Bu buluşmada Filiz Çiçek’in hem yazım sürecindeki yolculuğuna hem de kitabıyla kurduğu derin bağa yakından tanıklık ediyoruz.

“Kayıp Ada ve Şeytanları”nı yazarken bir yazar gibi mi düşündünüz, yoksa geçmişine dönen bir çocuk gibi mi?

Bu kitabı yazarken pek çok karakterin içine girmeye, onlar gibi düşünmeye ve hissetmeye çalıştım:Kaçırılan bir çocuk, bir seri katil, yıllarca kötülüğe hizmet etmiş bir kadın, aşkı ilk kez tadan bir genç, kumar bağımlılığından kurtulamayan bir adam... Her karakterin korkusunu, mantığını, arzularını, savunmalarını anlamak ve bunu okura yansıtmak istedim.

Yazarken karakterlerin kimliğine bürünüp kırılmış, öfkeli, zalim, korkak veya yalnız olmalısınız. Yazarlık, insan ruhunun karanlık, çirkin veya çelişkili taraflarına da yaklaşabilme cesareti gerektiriyor çünkü karakterlerin ruh hâlini yansıtabilmek, onlar gibi konuşabilmek, onlar gibi düşünebilmek önemlidir. Karakterin iç mantığını sahici bir şekilde kurabilmek açısından gereklidir de.

Fakat şunu da belirtmeliyim; hikâyeyi kurarken Bilal’i arayan çocuk Filiz ile de yüzleştim, kendimi yeniden o mahallede, o yaşlarda hissettim. “Kayıp Ada ve Şeytanları” benim için sadece bir hikâye olmadı. Geçmişle yaşadığım en zorlayıcı randevulardan biriydi.

Bazı yaralar yıllarca konuşulmaz. Sizce insan ne zaman hikâyesini anlatmaya hazır olur?

Her insanın bir gün hikâyesini anlatabileceğini düşünmüyorum. Anlatabilmesi ancak kişinin kendini tanımış olması, travmasını ya da yarasını tanımlaması, onunla bağlantı kurabilmesiyle mümkün olur. Kişi, güçlü ve zayıf yönlerini bilmeli yani öz farkındalığı yüksek olmalı; korku, utanma, çekinme gibi duygularla baş edebilmeli, orada göreceklerinden korkmadan ruhunun derinlerine bakabilmeli ki hikâyesiniyazabilsin.

Ayrıca kendi hikâyemizi anlatmakzordur, cesaret gerektirir. Yaralarımızdan söz etmek, bazen birilerini parmakla işaret etmek gibi gelebilir, bunu yapmak istemeyiz.

Bazen anılarla yüzleşmek, inşa ettiğimiz kimliği tehdit edeceği için bundan kaçarız. Çünkü kimliğimizi inşa ederken o anının üstüne taşlar, tuğlalar koymuşuzdur. Bir güno taşlar ve tuğlalar çökerse güç toplayıp anlatmaya başlayabiliriz.

Bazen de susmanın ağırlığı, anlatmanın ağırlığından daha büyük hâle gelene dek bekleriz.

Gerçek hayattaki acıyı kurguya dönüştürmek iyileştirici miydi, yoksa yeniden yaralayıcı mı?

Ben o duyguya “acı” diyemiyorum, benim için travma yaratan bir anıydı ve hayatım boyuncahissettiğim korku, güvensizlik ve mesafe duygusunu yarattı. İlk kez insanların kötü, çok kötü olabileceklerini fark etmiştim.

Bu hikâyeyi yazmak, Bilal üzerinden Ada karakterini yaratmak ve okurlar için o karanlık dünyanın kapılarını aralamak isteği yaklaşık üç yıl önce bir sabah ortaya çıktı.

Kötü bir rüya görmüştüm. Rüyamda yetişkindim ama çocukken oturduğumuz mahalledeydim, geceydi. Mahallemizde, daha önce hiç görmediğim, henüz inşaatı bitmemiş tek katlı bir ev vardı ve dış sıvası yapılmadığı hâlde evin pencerelerine demir parmaklıklar yerleştirilmişti, kapısı da demirdendi. Ev, boş bir arazide, hapishane gibi yükseliyordu.

Parmaklıkların arasından içeri baktığımda Bilal’i gördüm. Kumral, kirli ve dağınık saçlarını, mahsun gözlerini, kibrit çöpü gibi incecik boynunu ve üstünde ona büyük gelen kirli, eski giysileri... Bana baktı sadece, konuşmadı. Konuşamıyor, neler olduğunu anlatamıyordu fakat onun gözlerindeki çaresizliğianlıyor, yakarışlarını duyuyordum. Uyandıktan sonra hıçkıra hıçkıra ağladım. Evet, ben bu hikâyeyi Bilal’e borçluydum.

Benim gibi eli kalem tutan herkes, çevresinde ya da toplumdaki sorunları yazmalı, çizmeli.

“İyileştirici miydi?” sorusuna gelince, hayır. İyileşmek için kaybolan veya kaçırılan çocuklar sorununa çözüm bulunması ya da bu konuda önemli adımlar atılması gerekir. Toplumda sürekli kanayan bir yara varken siz, ne yaparsanız yapın iyileşemiyorsunuz.

Bu kitabı yazdıktan sonra içinizde ilk kez hafifleyen bir şey oldu mu?

Hafifleme olmadı ancak görevimi yerine getirdiğimhissi yaşadım. Bir de çocukken adını koyamadığım duyguları, bu kitabı yazarken tanımlama imkânı buldum. Çocukluk korkularımla yüzleştim. Bu kitabı yazmak, kendimi daha iyi anlamamı, tanımamı da sağladı. Yazmak böyle bir eylem aslında. Her kitapta kendinizi biraz daha tanıyorsunuz.

Bugün, çocuk Filiz Çiçek’e tek bir cümle söyleyebilseniz ne derdiniz?

“Kaygılarında haklısın. Bazı insanların çocuklara kötülük yapabileceğini ve onların uzakta olmadıklarını öğrendin. Çok yakınına geldiler. Ailenle ve güvende kalmalısın. Bugünlerde sana her şeyin çok zor, çok korkutucu ve çok büyük geldiğini biliyorum. Büyüyeceksin ve güçleneceksin. Bu, yavaş yavaş olacak ama bir gün mücadele edebilecek duruma geleceksin. Bana inan, bir gün, hayalini kurduğun her şeyi gerçekleştireceksin.”(Kusura bakmayın, bir cümleye sığdıramadım.)

Romanınızda kaybolan sadece çocuklar değil gibi… Sizce bugün toplum olarak en çok neyi kaybettik?

Haklısınız, bence birbirimize güveni ve adaletin gerçekleşeceğine olan inancımızıda kaybettik. Ben bu duyguları, toplumun taşıyıcı kolonlarına benzetiyorum. Bir toplumda güven varsa insanlar gönül rahatlığıylaçocuklarını parka götürebilir, okula gönderebilir, kurumlara güvenebilir ve geleceğe umutla bakabilirler.

Çocuklarımızı, dünyanın güvenli bir yer olduğuna inandırarak büyütmek istiyoruz, insanlar birbirinden korkmadan yaşayabilmeli.

Kendini güvende hissetmeyen, emeğinin karşılığını alabileceğine inanmayan, haksızlıklar karşısında yalnız kalacağını düşünenler, “Doğru olmanın ne anlamıvar?” diye düşünüyor ki bence bu, en tehlikelisi.

Sizce toplum kötülüğü engelleyemediğinde herkes biraz suç ortağı olur mu?

Evet, toplumu oluşturan her birey, olayları görmezden gelerek veya sesini çıkarmayarak bir tür suç ortaklığı yapar. Oysa kötülük, herkese aynı mesafede durur. Bir felaketin, bir kaybın ya da kötülüğün bizim başımıza gelmemesi çoğu zaman bir tesadüftür ve “Bana dokunmuyor nasılsa,” mantığı çok yanlıştır. Her an her şey başımıza gelebilir. Başkalarının acılarını, felaketlerini izleyip bu kez bizi teğet geçtiğine sevinmek, saçma bir avuntudan başka bir şey değil. Toplum olmak, birbirinin acısını paylaşmaktır, haksızlıklara karşı çıkmaktır, mücadele etmektir.

Bir toplum, çocuklarını koruyamadığında gerçekten hâlâ toplum sayılır mı?

Hayır. Bir çocuğun başına gelen kötülük sadece ailesini ilgilendirmiyor. Bir toplumun vicdanı, çocuklarına nasıl davrandığıyla ortaya çıkar. Çocuklarını koruyamayan bir toplum, vicdanını da kaybeder, herkes biraz eksilir. Narin olayında hepimiz eksilmedik mi?

Deprem sonrası refakatsiz kalıp ortadan kaybolan, evine katkı yapabilmek için çalışırken hayatını kaybeden, istismara ve şiddete uğrayan, ebeveyninin ya da akranlarının zorbalığına ve şiddetine maruz kalan, sokaklarda çalışmaya zorlanan çocuklar bizim. Onlar bu toplumun çocukları, vicdanımız, yüreğimiz ve biz onları kaybediyoruz.

Eğer “Kayıp Ada ve Şeytanları” tek bir cümleyle insanların kalbinde kalacaksa, o cümle ne olsun isterdiniz?

“Peki ben, bu çocuklar için ne yapıyorum?”