İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, "Eşit ve onurlu Türk vatandaşı Kürtler, bu ülkede Afgan göçmeni mi ki sen onu entegre edeceksin eyy Numan Kurtulmuş, sana soruyorum. 40 sene, 50 bin insan terörden hayatını yitirmiş, millet ise birbirine her zaman kenetlenmiş, kimse teröristle kardeşini karıştırmamış sen şimdi kimle kimi barıştırıyorsun? Önce bir söyle bakalım, sen Türkiye’yle barışık mısın? Sen Türk milletiyle barışık mısın? Sen bu ülkeyi kuran mücadeleyle, onu kuran anlaşmayla, Lozan’la, onu kuran önderle, Mustafa Kemal Atatürk’le barışık mısın? Evvela bunların cevabını ver" dedi.
İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM'de düzenlenen grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Dervişoğlu, sözlerine Zonguldak Kilimli’de maden ocağında meydana gelen göçükte ölenlere rahmet dileyerek başladı. Ardından son iki sene içerisinde, polis intiharları neredeyse yüzde 30 arttığına dikkat çekti. Dervişoğlu, şunları kaydetti:
"Bu ara, teröristlere umut hakkı vermenin ve ona kılıf uydurmanın peşinde koştukları için de bu hadiselerin onlar için bir önemi yoktur. Konu insan hayatı ise, gözler kör, kulaklar sağırdır. Çünkü hepsi hür fertlerden nefret etmektedir. Onlara maşa, maraba ve köle gerekir. Güya Kürtlerin temsilcisi olduğunu iddia edenler de diyor ki "Raporda 'Kürt meselesini, terör parantezine'" almayın. Yahu memleketin tüm dertlerini, İmralı’daki katilin özgürlüğüne indiren sizsiniz. Kürtleri bu parantezin dışında tutun diye, 2 senedir anlatıyoruz. Ama siz, Kürtleri Öcalan’a ve PKK’ya sabitlemek için elinizden geleni ardınıza koymuyorsunuz. Bu işin nereye varacağını bile bile yapıyorsunuz. Kürtlere en büyük kötülüğü siz yapıyor, tüm milletinin tamamını da bu büyük tuzağa çekiyorsunuz. Çünkü siz, vatandaşların refaha ve bireysel haklarına kavuşmasını değil, bayiliğini yaptığınız İmralı’daki müebbetlik çakma mandıra filozofunun peşinde, kendinize imtiyaz yaratma derdindesiniz.
"Eyy Numan Kurtulmuş, sana soruyorum. Sen Türk milletiyle barışık mısın?"
Sanki bunu bilmiyor muyuz? Irak’ın Kuzeyindeki Aşiret devletinden bir tane de Türkiye’de istediğinizi biz bilmiyor muyuz sanıyorsunuz? Siz Cumhuriyete de bu yüzden düşman değil misiniz? İktidarın da bu sebeple fikir ve gönül ortağı değil misiniz? Entegrasyonmuş, eşit yurttaşlıkmış, barışmış... Eşit ve onurlu Türk vatandaşı Kürtler, bu ülkede Afgan göçmeni mi ki sen onu entegre edeceksin eyy Numan Kurtulmuş, sana soruyorum. 40 sene, 50 bin insan terörden hayatını yitirmiş, millet ise birbirine her zaman kenetlenmiş, kimse teröristle kardeşini karıştırmamış sen şimdi kimle kimi barıştırıyorsun? Önce bir söyle bakalım, sen Türkiye’yle barışık mısın? Sen Türk milletiyle barışık mısın? Sen bu ülkeyi kuran mücadeleyle, onu kuran anlaşmayla, Lozan’la, onu kuran önderle, Mustafa Kemal Atatürk’le barışık mısın? Evvela bunların cevabını ver!
"Bugün ki sıkıntıların gerçek sebebi Erdoğan'dır"
Bu tablonun tek bir sebebi vardır: Kasıtlı kötü idare… Tekrar ediyorum, Kasıtlı kötü idare ve o idarenin banisi Sn. Erdoğan’dır. Bugün ki sıkıntıların gerçek sebebi. Tarım politikalarını bunca senedir ısrarla asla değiştirmediler: Çiftçiyi zayıflat, piyasayı ithalata muhtaç kıl, ithalat izni çıkar ve parsayı topla... İşte tarım politikaları budur. Sonra da, taşıma ramazan sofralarında, bağdaşlı fotoğraflar, iftar duaları… Sponsorları da ithalatla zengin olan avaneleri. Günah çıkarıyorlar. Garibanlaştırdıkları milleti yılda bir kere doyurup, bunla da sevap topluyorlar. Eşi benzeri zor bulunacak bir riyakarlık. Geçen hafta, tavuk fiyatlarını düşürmek için, yerli üreticiye ihracat yasağı getirmelerini anlatmıştım. Ve aynı anda, yem fiyatları yükseldi. Niye? Çünkü yemdeki vergiyi de arttırdılar. Ne kadar vatan-millet yolunda, hak yolunda bir yaklaşım değil mi? Kırmızı ette ise, Fiyatlar 1 ayda yüzde 8’den fazla artınca yine dahiyane formülleriyle karşımızdalar. Bilin bakalım ne yapmışlar? Elbette az evvel anlattığım gibi, İthalat izni vermeye hazırlanıyorlar. Üretim değil, ithalat. Kim yapacak? Görüntüde Et ve Balık Kurumu. İthalatı yapan şirketlerin ortaklarının ise Kimin yakını olup olmadığını, seneye bu zamanlar, muhakkak duyarız. Çünkü muhakkak, rantı paylaşırken birbirlerine düşerler.
"Fitre yüzde 35 artmış ama asgari ücret niye yüzde 27'de kalmış"
İthal ederek, baskı uygulayarak, geçici sabitlemelerle gıda fiyatları kalıcı biçimde düşürülemez. Sorunu doğru tespit etmezseniz doğru çözümü bulamazsınız. Bugün düşük gelirli haneler, kazançlarının yarısını gıdaya harcıyorlar. Zaten gerisi de barınmaya gidiyor. Ramazan öncesi, ramazan kolileri piyasaya çıkınca, ben de eski fiyatlarına bakayım dedim. Bu sene en düşüğü, 500 liradan fazla. Geçen sene 400 liraymış. 10 sene önce ise 33 liraymış. Yani fiyatı yüzde 1500 artmış. Aynı şekilde, Diyanet’in fitresine de baktım. Bu sene 240 lira. Geçen sene ise 180 liraymış. yüzde 35 artmış. Asgari ücret niye yüzde 27’de kalmış. Aradaki yüzde 8 nereye gitmiş? 8 senedir düzenli olarak, vatandaşı eriyip bitiren bu enflasyon canavarını kimler beslemiş, kimler semirtmiş, en önemlisi Kimler ondan semirmiş? Vatandaş, fiyatları görünce, pazarcıya saydırıyor. Pazarcı, 'bize böyle geliyor' diyor. Geldiği yere bakıyorsun, üretici ağlıyor. Kim sorumlu? Ses yok.
"Her kuşu tuttunuz, bi kaldı leylek"
Kendi çıkardıkları kanuna uymayanlar, onlara ortaklık edenler, hukuk sevdalısı olmuşlar. Teröriste, katile af, umut, infaz düzenlemesi bini bir para… Bak orda bir kanun daha var eğer hak, umut peşindeysen bak orada bir kanun daha var. Diyor ki; 'Gayri Safi Hasılanın en az yüzde 1’ini tarıma vereceksin'. Ortalamada yarısını bile vermemişler 20 senedir. Yani daha tarladayken çalmışlar, sofrada görmüyorsanız, işte bundan. Haberlerde, 'Ramazan’da çok yemeyin' diyor uzmanlar. Bak niye öyle diyorlar, söyleyeyim. Daha 2 gün önce bir Cumhurbaşkanlığı kararı yayınlandı. Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerinin çiftçiye, üreticiye vereceği hazine destekli kredilerde, vergi veya SGK borcu varsa, dörtte birine kadar hazine el koyabilecekmiş. Ne güzel zamanlama değil mi? Her kuşu tuttunuz, bi kaldı leylek. Bu arada söz konusu kredilerin faizi de yüzde 31 seviyesinde. Tam da ramazan ayında. Tarıma destek. Müthiş bir devlet aklı. Destek mi? Yoksa tefecilik mi belli değil. Eleştirince diyorlar ki, 'Efendim, teşvik veriyoruz. Vergi indirimi yapıyoruz.'. Peki bundan namuslu üreticinin niye haberi yok? Niye vatandaşın sofrasına giren bir dilim fazla ekmek yok? Niye da niye?
"Kendi söylediklerine kendileri bile inanmıyor"
Türk çiftçisi 23 yıldır ne yasal hakkını alabilmiş, ne destek görmüş. Ne ürettiğini değerinde satabilmiş ne de vatandaşın karnı doyabilmiş. Çiftçi zayıfladıkça ithalat artmış; ithalat arttıkça gıda enflasyonu kök salmış. Gıda enflasyonu arttıkça, güven erimiş ve güven eridikçe ekonomi daha da zayıflamış. Sorunca; 'Efendim tarımdan değil, sanayiden kazanıyoruz'. Peki Hangi sanayi o? Bundan sanayicinin niye haberi yok, işçinin niye haberi yok. Eğer işinin hakkını veren medyadan takip ettiyseniz, geçtiğimiz hafta Merkez Bankası’nın enflasyon toplantısında çok trajik bir hadise yaşandığını görmüşsünüzdür. Toplantıda, Merkez Bankası Başkan Yardımcısı, uygulanan kur politikasının sürdürülebilir olmadığına dair bir değerlendirme yaparken, başkan ise hemen müdahale etti. Bu bir dil sürçmesi değildir. Bu bir anlık gerilim değildir. Bu, devletin ekonomi aklının dağılmış olduğunun itirafıdır. Kendi söylediklerine kendileri bile inanmıyor ki. Tek sesin çıkmadığı yerde istikrar olmaz. Koordinasyonun bittiği yerde güven oluşmaz. Güvenin olmadığı yerde ise ekonomi yürümez. Çünkü resmi rakamlarla sokağın gerçeği arasında koca bir uçurum var.
Mutfaktaki yangını, üfürülen rakamlar söndürmüyor. Beklentileri yönetemeyenler, ekonomiyi yönetemez. Keşke Türkiye’de mesele sadece faiz olsaydı sadece kur politikası olsaydı. O zaman derdik ki birkaç aya düzelir. Mesele ağacın kökünde. Orayı çürüttüler. Ve dikkat edin bu eleştiriler artık sadece muhalefetten gelmiyor.
"Halka arz diye yaptıkları cambazlıklarınsa sonunu biliyoruz"
Evet, üretim bantları boş! Türkiye’nin dört bir yanında 300 kişi çalışması gereken yerlerde 100 kişiyle üretim yapılıyor diyor. Sanayinin millî gelirdeki payı 1996’da yüzde 25 iken, bugün yüzde 17’ye düşmüş durumda. Sonuç sanayimizi 'de' kaybediyoruz. Halka arz diye yaptıkları cambazlıklarınsa sonunu biliyoruz. İstiyorlar ki, büyümeye inanalım. Ama Gerçek Gösterge, inip çıkan oklar değil ki, bu uyarılar ve feryatlardır. Dinlemiyorlar, dinletemiyoruz. Gözler körleşmiş, kulaklar sağırlaşmış.
"Kanal İstanbul güzergâhında son bir yılda yaşanan imar hareketliliği tesadüf değildir"
Tarım öyle, sanayi böyle ne kalıyor geriye? Elbette İnşaat. Hiç Onsuz olur mu? Sürdürülemeyen büyüme kendine kısa yol arar. İmar iznini alan, betona koşar. O kısa yolun adı ranttır. Bugün Türkiye’de üretim yerine arsa konuşuluyorsa, sanayi yerine imar planları manşet oluyorsa, sebebi budur. Bu anlamda, Kanal İstanbul güzergâhında son bir yılda yaşanan imar hareketliliği de tesadüf değildir. Emlak Konut’un satış gelirlerinin rekor kırması, deprem bekleyen bir şehre, halen lüks konut ve AVM önceliği verilmesi, ekonomik modelin nereye yaslandığını göstermektedir. Yılın 4 ayını, susuzluk riskiyle geçiren bir memlekette hele de İstanbul’da, su toplama alanının bağrına beton dökmekse, bu ülke topraklarına hangi gözle baktıklarını anlatmaktadır.
"Bayram çocuğuna harçlık vermiyorsunuz"
Türkiye’nin sosyal güvenlik sistemi de alarm veriyor. Emekli ödediği primin karşılığını alamıyor. Çalışan içinse ne emekli olmak mümkün ne de emekli olup geçinmek. Bugün emeklimiz, bu kadar zam diye inliyorsa, bayram ikramiyesine bel bağladıysa, bunun gerçek sebebi nedir? 'Emekli bayram ikramiyesi 2018 yılında, ilk defa verilmeye başlandığında, asgari ücretin yüzde 62’sine denk geliyordu. Bugün ise aynı ikramiye, asgari ücretin yalnızca yüzde 13’üne tekabül ediyor. Rakam ortada, yorum size ait. 2018’de bin lira olan ikramiye yaklaşık 250 dolara karşılık geliyordu. Bugün o karşılık, 11 bin liradır. Asgari ücrete orandan gidersek, bugün o karşılık, 17 bin liradır. Ama bugün konuştuğumuz rakam 3 bin lira. 2026’da 5 bin lira olursa dahi, tablo değişmeyecek. Soruyorum, bu bir bayram ikramiyesi mi? Yoksa emeklilere verilen sadaka mı? Bir zamanlar asgari ücretin yüzde 62’sine denk gelen ödeme, bugün yüzde 13’e düşmüşse, burada artıştan değil; erozyondan söz edilir. Ama mesele ikramiyenin, maaşın artış oranı değil, alım gücü. Emekliye verilen desteğin, ekonomik gerçekliğe göre belirlenmemesi… Bayram çocuğuna harçlık vermiyorsunuz; yaşını başını almış, ömrünü bu ülkeye heba etmiş vatandaşa, hak ettiği ikramiyeyi veriyorsunuz, ikramiyeyi. Kendinizi de, bizi de bir kere olsun şaşırtın da, bir işi de doğru dürüst yapın; insan için yapın!
"İkramiye en az asgari ücretin yarısı kadar olmalı ve senede iki defa verilmeli"
İyi Parti'ye göre emekliye ikramiye en az asgari ücretin yarısı kadar olmalı ve senede iki defa verilmelidir. Bunu yapın bizi şaşırtın. Kaynak mı yok? Kaynak mı arıyorsunuz? Vergiler bir kaynaktır. Ama vergileri kullanmanın tek yolu, onları kepçeyle toplayıp, seçim zamanı cülus gibi, lütuf gibi, rüşvet gibi, çay kaşığıyla dağıtmak değildir. Vergi indirimiyle de kaynak yaratılır! Çağrımızdır, vergi dilimlerinde düzenleme yapıp, özel sektör çalışanlarına vergi indirimi getirin. Gerisini nasıl yapacağını biz sana anlatırız. Gelin bu düzenlemeyi hemen çıkaralım. Sonu iyi olacağı için, teklifi biz verince çıkarmak istemezsiniz. Siz getirin, biz oylayalım. Millet kazansın da, gerisi önemli değil!
"Sayın Erdoğan, siz Mehmet Şimşek’i hangi yemini üzerine işe aldınız"
Bugün hepimizin duymak istediği bir itiraf vardır: Sayın Şimşek! Çift pasaport sahibi, mahir bir yatırım danışmanısınız. Merakımı mazur görün: siz hangi yemininize bağlısınız? İngiliz kraliyetine ettiğiniz sadakat yeminine mi? Yoksa bu meclis çatısı altında ettiğiniz yeminlere mi? Hangisi geçerlidir? Sayın Erdoğan, siz Mehmet Şimşek’i hangi yemini üzerine işe aldınız? Hangi sadakatini önemsediniz? Türk milletine karşı olana mı?Yoksa İngiliz broker’larına olana mı? Anlatın bilelim! Yahut istifa edin, görelim! Türk milleti de kime güvenmemesi gerektiğini anlasın. Doların kaç lira olduğu, faizin hangi seviyede tutulduğu, enflasyonun yüzde kaç açıklandığı… Bunların hepsi sonuçtur. Asıl mesele, bu ülkenin ekonomi yönetimine duyulan güvenin erimiş olmasıdır.
"Millet olmaktan daha büyük bir savunma sistemi yoktur"
Gelecek potansiyellerimiz de imha ediliyor. Orta sınıfımız eriyor, orta sınıf hayali çöküyor, hak ve hürriyetler de bu yüzden böylesine kolayca çiğneniyor. Asıl önemli nokta ise dünyada itibarı ve işlevini kaybeden uluslararası kural ve kurumlardan hareketle, mevcut ittifakların amacını ve yönünü yitirmesi durumunda, bunun ülke içerisinde yol açacağı değişimlerin ne olacağına ilişkindir. Ben hep aynı şeyi vurguladım. devam da edeceğim; biz gücünü millet olmaktan alan bir ülkeyiz. Asgari, temel ve vazgeçilemez hukuk düzenini tahkim edebildiğimiz bir Cumhuriyete sahip olmaktan dolayı on yıllardır birçok badireyi atlatabildik. Bundan daha güçlü bir savunma sistemi yoktur. Millet olmaktan daha büyük bir savunma sistemi yoktur. Tüm savunma sistemleri de ancak bunun üzerine bina edilirse gerçek bir işleve sahip olur. Bu sebeple Cumhuriyetimize ve ulus devletimize, millet tanımımıza ve Türk kimliğimize ne pahasına olursa olsun sahip çıkmak zorundayız. Onu korumak, can ve mal güvenliğimizi korumak demektir. Onu korumak, oy ve sandık güvenliğini, bugünü ve geleceğimizi korumak demektir.
"Abdi ve Ahmed Suriye hükûmeti içinde resmi bir görev mi üstlenmiştir"
Bahsi geçen Münih konferansı ilginç bir şekilde SDG'nin, yani Suriye PKK’sının adeta bir gövde gösterisine dönüştü. Burada, ABD Dışişleri Bakanı Mark Rubio ile Suriye Dışişleri Bakanı Hasan Şeybani bir görüşme gerçekleştirmiştir. Bizim açımızdan ilginç olansa Suriye heyetinin içinde Türkiye tarafından kırmızı bültenle aranan, SDG elebaşları Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in de bulunmasıdır. Şu soruları haklı olarak Dışişleri Bakanımıza ve MİT Başkanımıza sormamız gerekir: Türkiye Cumhuriyeti Milli Güvenlik Kurulu tarafından terör örgütünün uzantısı olarak tanımlanan ve geçtiğimiz günlerde Hakan Fidan tarafından, PKK’nın emir-komuta zincirine bağlı oldukları açıklanan bu isimlerin, devlet temsili içerisinde yer alması bir sorun değil midir? Bu çelişki, dikkate alınmayacak kadar önemsiz midir? SDG, Suriye’de anayasal bir pozisyona mı kavuşmuştur? Abdi ve Ahmed Suriye hükûmeti içinde resmi bir görev mi üstlenmiştir? Her fırsatta yakın bir ilişkimiz olduğunu vurguladığınız Şara hükûmeti ve Dışişleri Bakanı Hasan Şeybani, Münih’e SDG ile birlikte gitme kararını alırken Ankara’ya danışmış ve Ankara’yı bilgilendirmiş midir?
"Suskunluğundan çıkaracağımız sonuç PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmediğiniz olacaktır"
Bir devletin dış politikada ciddiye alınması, önce içeride kurumsal tutarlılık göstermesine bağlıdır. Kendi tanımladığı terör örgütü konusunda bile netlik sergileyemeyen bir yönetim, uluslararası masada nasıl mevzi kazanacaktır? Sorun sadece SDG’nin Münih’te boy göstermesi değildir. Sorun, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikada öngörü yeteneğini kaybetmesidir. Birkaç hafta önce SDG’ye karşı yapılan ve bu örgüte büyük darbe vuran askerî operasyondan sonra da söylemiştim: 'Mühim olan bundan sonrasıdır' demiştim. Sahada kazanılanın masada geri verilmesinin muhakkak önüne geçilmeli ve Suriye’nin üniter yapısı, teröristlerden arınmış vaziyette muhafaza edilmelidir. Beklentimiz, hariciyemizin ve iktidarın ortaya çıkan bu absürd duruma tepki göstermesi ve hâlâ kanunlarımıza ve kurumlarımıza göre terörist olarak adlandırılan isimlerin komşu ülkelerin diplomatik delegasyonlarına girmesinin önüne geçilmelidir. Eğer suskunluğunuz devam ederse, Bizim bundan çıkaracağımız sonuç, sizin artık PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmediğiniz olacaktır. Böyleyse, çıkın bu millete açıklayın. Susarak, saklanarak, kuklalarınızı konuşturarak politika yapmayın.
"Türkiye, Avrupa ortak nükleer caydırıcılık programının oluşturulmasını desteklemeli"
Geçtiğimiz seneden farklı olarak ABD ile Avrupa arasındaki ilişkilerin yeniden tanımlanma çabasına tanık olduk. Artık ABD, Avrupa’nın güvenliği için para ve insan harcamak istememektedir. Kuşkusuz ki bu durum, Türkiye’yi Avrupa güvenliği için kilit bir aktör haline getirmektedir. Zaten Alman Şansölye Merz de aynı beyanda bulunmuştur. Yani NATO’nun kendini devam ettirmesi, Avrupa’nın yeni bir güvenlik konsepti oluşturmasına; bu da Türkiye’nin aktif ve başrol pozisyonunda katkısına bağlıdır. Bu durumda artık lafı eveleyip gevelemeden bazı şeyleri söylemek gerekir. Türkiye, Avrupa ortak nükleer caydırıcılık programının oluşturulmasını desteklemeli ve bu projenin içinde yer almalıdır. Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler yeniden tanımlanmalı; artık hiçbir şekilde ilerlemeyen AB üyelik müzakerelerinin yerine, kapsamlı bir stratejik ortaklık anlaşması tartışılmalıdır.
"Güvenlik mimarisi inşa etmek, güçlü ekonomi ister"
Gümrük Birliği’nin ve vize politikalarının durumu, buradaki en başat konular olmalıdır. Türkiye’deki savunma sanayi firmalarına Avrupa güvenliğine katkıda bulunmaları için ticari imtiyazlar tanınması, AB savunma bütçesinden pay ayrılması konuşulmalıdır. Türkiye’ye yönelik asimetrik güvenlik tehditleri Avrupa içinde hiçbir destek görmemelidir. Ancak şunu da açıkça söyleyelim: Güvenlik mimarisi inşa etmek, güçlü ekonomi ister. Savunma sanayi entegrasyonu, mali disiplin ister. Nükleer caydırıcılık programında yer almak, kurumsal ciddiyet ister. İçeride ekonomik güveni kaybetmiş bir ülkenin, dışarıda stratejik güven üretmesi mümkün değildir. Eğer bu adımlar atılmazsa geçici, kişisel jestlerle konu geçiştirilirse, Türkiye yeniden Avrupa için bir tampon bölge, bir hava yastığı, bir hendek vazifesi gören, sadece kriz anlarında kapısı çalınan bir ülke konumuna sürüklenebilir. Bu Avrupa’nın da Türkiye’nin de yararına değildir.
"Güveni aşındırılmış bir toplum, hayatta kalmaya çalışıyor"
Biliyorsunuz son zamanlarda sıkça kullanılan fakat meselenin aslını görmemize mani olan bir kavram var: Sosyal çürüme. Hepimiz güvensiz sokaklara, kadınlara uygulanan şiddete, trafik zorbalarına tanık oluyoruz. Akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla birlikte bizleri adeta depresyona sokan bir haber akışına maruz kalıyoruz. Uyuşturucu, bahis, kumar, çeteler… Burada umutlu olacak bir şey yok gibi görünüyor. Ama gerçekten çürüyen toplum mu, yoksa bu toplumu çürüten siyasal ve ekonomik atmosfer mi? Devlet, her vatandaşa ait olması gerekirken, iktidarın sadece partizanlara kapıları açması toplumu bölmüyor mu? Hukukun sadece iktidara yakın olmayanlara karşı keskin olması adalet duygusunu sarsmıyor mu? Uyuşturucu ve altın kaçıranların, bahis ve kumar siteleri işletenlerin lüks hayatı gençlerin başarı algısını bozmuyor mu? 'Çalışırsam yükselirim' anlayışının yerini 'yakınsam kazanırım' anlayışı almıyor mu? Evet bir çürüme var. Bu ne sadece ahlak ne sadece güvenle ilgili. Toplum ise sadece çürümüyor; güveni aşındırılmış bir toplum hayatta kalmaya çalışıyor. Hayatta kalırken de her yolu mübah görmeye başlıyor. İşte 25 yıllık AK Parti iktidarının en yakıcı sonucu.
"Türkiye’nin geleceğini yeni bir anayasa ile bir aileye ipotek etmek isteyen üç partinin telaşını izliyoruz"
Devletle terörü eşitleyebilen bir iktidar varsa toplumdan ne beklenir? Ne umulur? Bu vesileyle, malum zevatın Öcalan sevgisinin, 1,5 senedir gözümüzün önündeki orta oyununun ve bu ülke için toprağa düşen şehitlerimizin kanının, pazara çıkarılmasının sebebi gün yüzüne çıkıyor. Bu mesele ne sadece demokrasi meselesi ne de ulusal güvenlik meselesidir. Bu bir iktidar mühendisliğidir. Türkiye’nin geleceğini yeni bir anayasa ile bir aileye ipotek etmek isteyen üç partinin telaşını izliyoruz aslında. Ve bu telaşın bataklığına saplanan diğerlerinin… Küçük ortağın hesabı, kamu kaynaklarından ne kadar pay alacağı. Projenin büyük ortağı ise ne olursa olsun bir devridaim peşinde... Muhalefeti etkisizleştirerek, rekabeti ortadan kaldırarak, sahte bir zafer yaratmak istiyorlar. Alacağınız iki ihale için, bir kantin-otopark anlaşması için, bir bürokrat ataması için harcamaya çalıştığınız şey bu ülkenin anayasasıdır, kurumlarıdır, cumhuriyetidir.
"Türkiye bugün kanunlar yazılmadığı için değil, uygulanmadığı için tehlikededir"
Evet Türkiye tehlikededir ama sadece fakirleştiği için değil; fakirliğin kader olduğuna inandırıldığı için tehlikededir. Türkiye bugün yalnızlaştığı için değil; yalnızlık strateji diye sunulduğu için tehlikededir. Türkiye bugün tartıştığı için değil; tartışılmazlarını, pazarlık konusu yaptığı için tehlikededir. Türkiye bugün kanunlar yazılmadığı için değil, uygulanmadığı için tehlikededir. 100 yıl önce kabul edilen Medeni Kanun'un aileye, kadınlara ve mülkiyet haklarına getirdiği kazanımlar bile tehlike altında olduğu için tehlikededir. Meselemiz kişiler değildir. Meselemiz bu anlayıştır. Meselemiz sadece iktidar değişimi değil, güvenin ve kapasitenin yeniden inşasıdır. Devlet ciddiyet ister. Ekonomi güven ister. Dış politika da tutarlılık… Çünkü Cumhuriyet sadakat da milli sözleşmeye sadakat ister. Yani özü güvendir. Öyle elde sopa, dilde tehditle güven olmaz; kuralla, ahlakla ve vicdanla olur. O güven kaybolduğunda ekonomi gibi her şey çöker, ahlak da dahil. Ekonomi çöktüğünde kapasite zayıflar. Kapasite zayıfladığında beka tehlikededir. Bizim mücadelemiz bu tehlikeyi bertaraf etmektir. Ve elbette bu mücadele çetindir. Ama sonuna kadar da haklıdır. Ve muhakkak kazanılacaktır."





