İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik davada 9’uncu celse dün (24 Mart) akşam saatlerinde tamamlandı. Duruşmada Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan savunma yaptı. Gün boyunca hem Şahan’ın suçlamalara verdiği yanıtlar hem de bazı CHP’li milletvekillerinin adliye binasına alınmaması tartışma yarattı.
Celse, Şahan’ın savunmasının ardından Ekrem İmamoğlu’nun yönelttiği sorular ve mahkeme heyetinin değerlendirmeleriyle sona erdi.
İki kez kanser hastalığı atlatan, cezaevinde 20 kilo kaybettiği için doktor reçetesi ile ek gıda takviyesi alan Beylikdüzü Belediye Mehmet Murat Çalık'ın bugün savunma yapması bekleniyor.
DURUŞMAYA ARA VERİLDİ
Duruşmaya ara verildi. Verilen aranın ardından Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık savunma yapacak.
ŞAHAN'IN AVUKATI SAVUNMA YAPTI
Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan'ın avukatı savunmasını yaptı.
Avukat Doğa Şanlıoğlu, şunları ifade etti:
"İlk olarak; soruşturmanın başlangıcından iddianamenin düzenlenmesine kadar yapılan tüm iş ve işlemler, Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine aykırı şekilde gerçekleştirilmiş ve süreç, anayasal hakların ihlali niteliğinde yürütülmüştür.
Soruşturma süreci boyunca, müvekkilimizin ifadesi dışında hiçbir belgeye erişemezken; gerçek olup olmadığı belli olmayan beyanlar üzerinden kuruma ve müvekkilin ailesine yönelik sorular sorulmuş, ancak bunlara cevap verme imkânı dahi tanınmamıştır.
Arama ve el koyma tutanakları ile çeşitli iddiaların televizyon kanallarında ve internet sitelerinde yayımlanması suretiyle, hukuka aykırı bir soruşturma yürütüldüğü kanaatindeyiz, efendim.
Tesis edilen yakalama, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin tamamı Anayasa’ya, özellikle de ölçülülük ilkesi bakımından aykırıdır.
Müvekkil, belediye başkanı sıfatıyla rahatlıkla davet edilip ifadesi alınabilecek bir kişidir. Nitekim kendisi de samimi ifadesinde bunu açıkça belirtmiştir: “Bir kilometre mesafedeyiz.”Buna rağmen, çokça dile getirildiği üzere, şafak baskınıyla evinden alınmasının hiçbir hukuki meşruiyeti bulunmadığı kanaatindeyiz.
İddianamenin ilk bakışta dahi, ondan beklenen akademik dil ve hukuki temellendirmeden uzak olduğu görülmektedir.
Şu an elimizde iki farklı iddianame bulunmaktadır: Biri savcılık tarafından basına servis edilen, diğeri ise imzalı olarak dosyada yer alan metin. Bu iki metin aynı değildir, sayfa sayıları dahi farklıdır.
Aynı iddianamede, müvekkilin bir yerde “örgüt yöneticisi” olarak nitelendirildiği ve bu kapsamda sorumlu tutulması gerektiği ileri sürülürken; hem giriş hem de sonuç bölümünde “örgüt üyesi” sıfatıyla cezalandırılması talep edilmektedir. Bu durum açık bir çelişkidir.
Bazı eylemlerde şüpheli listesinde yer alan ve kendilerine somut fiil isnat edilen kişiler hakkında sonuç bölümünde cezalandırma talebi bulunmamaktadır. İddianamenin değerlendirme kısmında yer almayan bilgilerle, olaylara ilişkin anlatımlar arasında ciddi tutarsızlıklar söz konusudur.
Örneğin; bazı eylemlerde kişiler rüşvet iddiasıyla suçlanmakta, ancak aynı kişilerin beyanlarında bu iddiaların doğru olmadığı ifade edilmektedir. Yine aynı olay, bir yerde “irtikap”, başka bir yerde “rüşvet” olarak nitelendirilmektedir. Bu tür çelişkilerin hukuki izahı yapılmamıştır.
İddianamede uzun uzun örgüt suçunun unsurlarına yer verilmesine rağmen, rüşvet ve irtikap suçlarının unsurlarına ilişkin yeterli bir açıklama yapılmamaktadır.
Bu durum, suç vasfı belirlenirken keyfi tercihler yapıldığı izlenimini doğurmaktadır.
Ayrıca, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına ilişkin temellendirme de hukuki açıdan yetersizdir. Bazı sanıklar bakımından, isnat edilen suçların niteliği gereği etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması teknik olarak mümkün değildir.
Bununla birlikte, isnat edilen suçlar rüşvet ve irtikap gibi görev suçları olmasına rağmen, sanıkların görev tanımlarının araştırılmadığı görülmektedir. Dahası, kamu görevlisi olmayan kişiler de bu suçlar kapsamında fail olarak gösterilmiştir. İsnat edilen suçlarla ilgili herhangi bir soru sorulmamıştır, başlangıç şüphesi dahi bulunmamaktadır
Paylaştığınız beyanları, imar hukuku ve ceza yargılaması terminolojisine uygun olarak, savunma kurgusunu bozmadan akıcı bir hale getirdim. Diğer sekiz eylem; iddia makamı tarafından 38 ve 41. eylemler "irtikap", 39, 40, 42, 43, 44 ve 45. eylemler ise "rüşvet" olarak nitelendirilmiş vakalardır. Bu noktada önemle altını çizmek istediğim husus; bu iddiaların tamamının münhasıran etkin pişmanlıktan yararlanan sanık beyanlarıyla delillendirilmeye çalışılmış olmasıdır. Bu kısım son derece değerlidir. Adem Altıntaş, Yakup Öner ve Süleyman Atik’in ifadeleri incelendiğinde; bu kişilerin isnat edilen fiillerin tamamında "asli fail" sıfatıyla sorumlu tutuldukları görülecektir. Tahliye vaadiyle beyanda bulunan bu kişilerin, kendi sorumluluklarından kurtulmak ve daha önemlisi tahliye olabilmek —tahliye edilenlerin ise tekrar tutuklanmamak— için her türlü beyanı vermeye hazır oldukları açıktır. "Atf-ı cürüm" (suçu başkasına yükleme) mahiyetindeki bu iddiaların, yerleşik Yargıtay içtihatları gereğince tek başına itibar edilebilir delil niteliği taşımadığı aşikardır. Kendi içinde ve dosyadaki diğer delillerle açık çelişkiler barındıran bu beyanlar, tutukluluğun devamına esas alınabilecek kuvvette değildir. Ayrıca, her bir eyleme ilişkin savcılık tarafından sonradan temin edilen evraklar incelendiğinde, bu resmi belgelerin tanık ifadeleriyle tamamen tutarsız olduğu görülecektir.
Eylem 38 kapsamında ileri sürülen iki ayrı fiil bulunmaktadır: Birincisi; DAP Yapı adlı şirketin yapı ruhsatı aşamasında 2 milyon 950 bin TL’lik çek keşide ettiği, bu çeklerin "Asoy İnşaat" adına düzenlendiği ve ruhsatın alınabilmesi karşılığında verildiği iddiasıdır. Bu çeklerin ruhsat karşılığı verildiği iddiasının tek delili Ziya Yılmaz ve Uğur Kemal Gökbulut’un anlatımlarıdır. Ancak Adem Soytekin bu durumu hatırlamadığını söylemekte, Ziya Yılmaz da ifadesinde olayı anımsamadığını beyan etmektedir. Söz konusu çekler 2020 yılında keşide edilmiştir. İddianamede müvekkil; yapı ruhsatını vermeyerek Ziya Yılmaz’ı menfaat teminine zorlamakla ve şahsı ruhsattan sorumlu Engin Polat’a yönlendirmekle suçlanmaktadır. Bu iddianın dayanağı olan Uğur Kemal Gökbulut’un beyanını aynen okuyorum: "2020 yılının ortalarında Şişli Belediyesi'ne giderek Resul Emrah Şahan'ı ziyaret ettim ve şirketim adına ruhsat talebimizi ilettim. O da ruhsat işlemlerinden sorumlu kişinin kendisi olmadığını, belediye başkan yardımcısı Engin Polat olduğunu söyleyerek beni ona yönlendirdi." O dönem müvekkilim Resul Emrah Şahan’ın görev alanında böyle bir yetki yoktur; yetki tamamen Engin Polat’tadır. Müvekkilimin yaptığı tek şey, müracaatçıyı doğru ve yetkili makama yönlendirmek olmuştur. Hiçbir tanık beyanı veya delil, 2020 yılındaki bu fiil ile müvekkilim arasında suç teşkil eden bir bağ kurmamaktadır. Müvekkil o dönemde —ve aslında hiçbir dönemde— doğrudan imar ve iskan ruhsatından sorumlu bir pozisyonda bulunmamıştır. Görev alanına girmeyen bir konuda müvekkilin irtikap suçunu işleyebilmesi hukuken mümkün değildir; bu durum illiyet bağını kökten kesmektedir. Kaldı ki, savcılığın "irtikap" olarak nitelendirdiği bu fiile ilişkin müşteki Ziya Yılmaz, bu durumu bir "hayır işi" olarak gördüğünü ve kabul ettiğini ifade etmiştir. Bu durumda "icbar" (zorlama) unsurundan söz edilemez.
İkinci iddia ise müvekkilin belediye başkanlığı dönemine ilişkindir. Ziya Yılmaz; inşaatın Nisan 2024’te tamamlandığını ancak iskanın 2025’te alınabildiğini, bu süreçte kendilerinin bir "park yapmaya" icbar edildiklerini ileri sürmektedir... Paylaştığınız beyanları, imar hukukundaki "taahhütname" ve "iskan süreci" teknik detaylarını koruyarak, savunma mantığını güçlendirecek şekilde akıcı bir forma getirdim. Müştekiler, mağdurlar ve etkin pişmanlıktan yararlanan sanıklar; Mart 2025 tarihinde verdikleri bu taahhütnamenin "zorla" alındığını, aksi halde iskan ruhsatı alamayacaklarının söylendiğini iddia etmektedirler. Oysa söz konusu taahhüt 2025 yılında değil, bizzat Ziya Yılmaz’ın süreci "hayır işi" olarak tanımladığı 2020 yılında verilmiştir. Bakın; dosyaya sunulan taahhütnamenin ikinci maddesini aynen okuyorum: "Yukarıda bahsedilen işle alakalı olarak belediyeye verilen 05.12.2020 tarihli taahhütnamenin ikinci maddesinde belirtilen teslim süresine; ilgili arazide bulunan gecekonduların zamanında kaldırılmaması ve alanın tarafımıza eksiksiz teslim edilememesi sebebiyle uyulamamıştır. Alanın tesliminden itibaren imalatların tamamı altı ay içerisinde bitirilerek belediyeye teslim edilecektir. Parkın bakım sorumluluğu belediyeye aittir." Burada açıkça 2020 tarihli ilk taahhütnameye atıf vardır. Yani aslında 2025'te verdiklerini iddia ettikleri taahhüt, 2020 yılında verdikleri sözün bir teyidinden ibarettir. Zaten projeyi "Nişantaşı Koru" adıyla pazarlarken o koruyu ve yeşil alanı bir satış unsuru olarak kullanıyorlar; dün bahsedilen o yüksek rakamlı ilanların bir sebebi de budur. Kendi verdikleri taahhüdü, ahlaki bir gereklilikle ve süreci tekrarlamak adına yeniden vermişlerdir. İki protokol de birbirini tamamlayıcı mahiyettedir.
Şu soruyu sormak gerekir: Ziya Yılmaz ve Uğur Kemal Gökbulut ifadelerinde neden bu 2020 tarihli ilk protokolden bahsetmemiştir? 19 Eylül 2025’te bu belge savcılığa sunulduğunda, savcılık makamı neden "Bu ikinci maddede atıf yapılan ilk protokol hangisidir?" diye sormamıştır? Maddi gerçeği araştırmakla yükümlü olan makamın, bu atfı inceleyip, dosyaya getirmesi gerekirdi. Müvekkilin 2020 tarihli bir fiille ilişkilendirilme ihtimali hukuken yoktur. Zira Uğur Kemal Gökbulut 2020'deki süreci "hayır işi" olarak gördüklerini beyan etmiştir; 2025'teki iddia bakımından ise müvekkile atfedilebilecek bir "menfaat" söz konusu değildir. Belediye zaten halihazırda elinde olan bir taahhüdü yeniden almıştır. Dolayısıyla irtikap suçunun temel unsuru olan "menfaat temini" veya "vaadi" bu isnat bakımından oluşmamıştır. Daha da önemlisi; projenin iskan ruhsatının gecikmesinin asıl sebebi belediyenin bir zorlaması değil, inşaattaki yangın tedbirlerinin yetersizliği ve eksiklerin tamamlanması gerekliliğidir. Dosyadaki iskan süreci evrakları incelendiğinde tablo şöyledir: 29 Nisan 2024: İskan başvurusu yapılmış. 4 Eylül 2024: Yangın eksikliklerinin giderilmesine yönelik rapor hazırlanmış. 14 Ocak 2025: Yıldız Teknik Üniversitesi tarafından hazırlanan teknik raporla eksiklerin giderildiği bildirilmiş. 10 Mart 2025: Bina iskana uygun bulunmuştur. Ne müştekiler ne etkin pişmanlık sanıkları ne de savcılık makamı, yangın tedbirlerindeki bu somut eksikliklerden ve giderilme sürecinden söz etmektedir. Müvekkilin suçlanabilmesi için iskanın asıl gecikme nedenleri olan bu teknik hususlar adeta gizlenmiştir.
Yangın konusuna bu denli eğilmemizin hayati bir sebebi var. Biz geçmişte yangınlar nedeniyle çok can kaybettik; ben de yakın bir arkadaşımı ve ailesini bu tür bir faciada yitirmiş bir vatandaşım. O dönemde toplumun bu konuda ne kadar hassas olduğunu hatırlarsınız. Müvekkilim, bir kamu yöneticisi sorumluluğuyla her projenin yangın güvenliğine azami özen göstermiştir. Bir binanın, özellikle en alt kısmındaki bölümlerin yangın anında belirli bir süre (60-120 dakika) yüksek sıcaklığa dayanabilmesi hayat kurtarıcıdır. Dün zikredildiği üzere; yarım milyar TL’ye satılan o ultra lüks dairelerde dahi, maalesef yangın güvenliği açısından ciddi eksiklikler mevcuttur. Burada bir gerçeği ifade etmek isterim: DAP Yapı, Emlak Konut’un İstanbul’daki muhtemelen en büyük müteahhididir. Müvekkilimin de belirttiği gibi bu şirket, yaptığı lüks konutlar için İmar Yönetmeliği’nde değişiklik yaptırabilecek güce sahiptir. Nitekim bazı katlardaki havuzların "emsal harici" sayılması, yani inşaat alanından düşülerek yeni alanlar kazanılması, bu gücün bir göstergesidir. İmar yönetmeliğini Ankara nezdinde değiştirme gücüne sahip bir şirketin ve Ziya Yılmaz’ın, Şişli Belediyesi’nde "iskan" aşamasında tıkandığı iddiası gülünçtür. Eğer ortada hukuka aykırı bir engel olsaydı, müşteki şirket belediyeyi devre dışı bırakarak Bakanlık eliyle iskan alma imkanını sonuna kadar kullanırdı. Dolayısıyla, Yargıtay Ceza Genel Kurulu içtihatlarında aranan "cebrin muhatabı başka şekilde davranma imkanından yoksun bırakma" koşulu bu olayda gerçekleşmemiştir. Yerleşik uygulamada, temin edilen menfaatin şahsa değil kamuya (belediyeye) yönelik olduğu durumlarda suçun oluşmadığı kabul edilmektedir.
Ayrıca bu proje "parsel bazlı plan tadilatı" içeren bir projedir. Bu kavramı şöyle özetleyebilirim: Normal plan süreçleri uzun komisyonlar ve bürokratik aşamalardan geçerken, parsel bazlı tadilatlar adeta bir "Kanun Hükmünde Kararname" gibi hızlıca Bakanlık nezdinde çıkarılabilir. Eğer belediye ruhsat veya iskan vermiyorsa, şirket Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na gider, mevcut ruhsatı iptal ettirip yenisini alır. Şirketin yerel belediyeye ihtiyacı yoktur. Bu tür uygulamalar dünyada nadirdir ve adeta bir "Merkez Bankası’nın para basması" gibi şehrin değerini, plan bütünlüğünü bozan işlemlerdir. Bunları, Şişli Belediyesi’ne muhtaç olmadıklarını, dolayısıyla bir icbarın (zorlamanın) mümkün olamayacağını kanıtlamak için anlatıyorum.
Eylem 39 (Profilo AVM Projesi): Bu eylem kapsamındaki rüşvet suçlaması, Süleyman Atik ve Adem Altıntaş’ın çelişkili beyanlarına dayanmaktadır. Süleyman Atik; Süleyman Çetinsaya ile yaptığı görüşmede 1/1000’lik uygulama imar planı hazırlanırken desteğe ihtiyaç duyulduğunu, belediyeyle bazı pazarlıklar yapıldığını ileri sürmektedir. Adem Altıntaş ise bambaşka bir hikaye anlatmaktadır: Projenin ikinci etap ruhsat süreci için "teknik danışmanlık" sağlandığını, ruhsatın ilerlemesi için "yılbaşı süslemesi" masrafının (1,5-2 milyon dolar) karşılanmasının müvekkilim tarafından zorunlu tutulduğunu iddia etmektedir. Buna karşılık Süleyman Çetinsaya ve Atilla Demir; Adem Altıntaş’ın kendisini "belediye danışmanı" olarak tanıttığını, ondan danışmanlık aldıklarını ancak rüşvet iddiasının doğru olmadığını ifade etmişlerdir. Atilla Demir yılbaşı süslemesi talebini doğrulamakla birlikte, görüşmede müvekkilimin adının asla geçmediğini belirtmiştir.
Bu iddia, soruşturmanın gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu kanıtlamaktadır. Müvekkilim dün teknik detayları sundu; yapı ruhsatı ve plan değişikliklerinde bir gecikme yoktur. Sürecin uzamasının asıl nedeni, şirketin kamulaştırılması gereken "donatı alanını" belediyeye terk etmek istememesidir. 2020 plan notlarına göre, bu alanlar kamuya geçmeden uygulama yapılamaz. Şirketin mimarlık firmasına ait internet sitesinden aldığımız ve mahkemeye sunacağımız görsellerde (E-Tespit tutanağı ile sabit), firmanın donatı alanını kendi projesine dahil etmeye çalıştığı açıkça görülmektedir. Artaş firması, 2.600 metrekarelik bu alanı kamuya terk etmek yerine otopark olarak kullanmak istemiştir. İhtilafın kaynağı budur; kamuya terk gerçekleşince ruhsat verilmiştir. "Yılbaşı süslemesi" gibi iddialar ise, müvekkilimin savunmasının başında belirttiği "iş takipçisi/danışman" profilinin, şehir efsanelerinden yararlanarak menfaat temin etme çabalarının en sık kullanılan örneği olarak anlaşılmaktadır.
Yılbaşı süsleme işi ihale ile yapılmış olup, ihale evrakı dosyada mevcuttur. Bu ihaleye ilişkin herhangi bir usulsüzlük saptanmamıştır; zira tüm denetimlerden geçmiş sorunsuz bir süreçtir. Şayet bir usulsüzlük olsaydı, o da bugün huzurunuzda bir iddia olarak yer alırdı. Kamuya terk işlemi gerçekleştikten sonra ruhsat verilmesi, hukuki sürecin doğal bir sonucudur. Yılbaşı süslemesi gibi iddialar; müvekkilimin savunmasının başında belirttiği "iş takipçisi" veya "danışman" profillerinin yarattığı asılsız söylemlerdir. Ancak sürece ve müvekkilimin sorumluluğuna dair şu bilgileri paylaşmakta yarar görüyorum: Atilla Güner, Adem Altıntaş ile görüşmesinin Mart seçimlerinden önce olduğunu beyan etmektedir. Müvekkilim, yerel seçimlerde aday olabilmek için Aralık ayında belediyedeki görevinden zaten istifa etmiştir. O dönemde önceki belediye başkanıyla beraber aday adaylığı yarışına girmiş, sonrasında adaylığı kesinleşmiştir. Özetle; söz konusu tarihlerde müvekkilim belediyede görevli bile değildir. Kaldı ki, imar planlarına ilişkin süreçlerde ilçe belediyelerinin bir yetkisi bulunmamaktadır. Yapı ruhsatı süreci ise müvekkilimden önce başlamış, onun döneminde devam etmiş ve nihayetinde müvekkilim tutuklandıktan sonra Kasım 2025'te tamamlanmıştır.
Sayın Başkan, burada meşru bir soru sormak gerekir: Müvekkilim Mart 2024’te seçilmiş, 19 Mart’ta tutuklanmış ve güya ruhsatı geciktirmiştir. Peki, yerine gelen kayyum dahil bu süreç nasıl olmuş da ancak sekiz ayda tamamlanabilmiştir? Bu bir gecikme değil, sürecin normal işleyişidir. Artaş firmasının kamuya terk edilmesi gereken alanlar konusundaki ısrarı ve buraları terk etmemek için süreci zorlaması asıl nedendir. Dosyadaki yazışmalara bakıldığında; Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü, İBB, Şişli Belediyesi ve şirketler arasındaki tüm trafik bu minvaldedir. Bu nedenle yaptırdığımız tespitler çok önemlidir: İyi bir mimari firmayla çalışmalarına rağmen, donatı alanını terk etmeden proje çizdirmiş ve bunun için masraf etmişlerdir. Müvekkilimin tek talebi ise hukuku uygulamak olmuştur. Nitekim bugün bu alan kamuya, yani 86 milyona kazandırılmıştır. Müvekkilimin "ısrarı", bir kamu yöneticisi olarak görevini doğru ve düzgün yapma ısrarıdır. İddianame, bir "rüşvet anlaşması" yapıldığı varsayımı üzerine kuruludur. Bu iddianın dayanağı ise Adem Altıntaş’ın beyanları ve rüşvet pazarlığı yapıldığı iddiasıdır.
İddianamedeki şu ifadeyi özellikle okumak isterim: "Süleyman Çetinsaya'nın İstanbul'un değişik yerlerinde yaptığı inşaatlarda da suç örgütünün taleplerini kabul ettiği varsayımından hareketle, bir anlaşmanın var olduğu..." Sayın Başkan, Ceza Muhakemesi hukukunda ispat bu şekilde "varsayımlar" üzerinden mi yürütülür? İddia makamı, Süleyman Çetinsaya’nın başka yerlerde rüşvet verdiği zannıyla, burada da bir anlaşma olduğu sonucuna varmıştır. Oysa iddianamede Çetinsaya’ya dair sadece iki fiil bulunmaktadır; yani iddianame kendi varsayımını yine kendi iddiasıyla doğrulamaya çalışmaktadır. Süleyman Çetinsaya’nın durumuna dair son bir husus: Kendisi önce müşteki sıfatıyla dinlenmiş, istenen ifadeyi vermeyince sanık yapılmıştır. Yerleşik Yargıtay uygulaması; bu durumda alınan ifadenin delil vasfı taşımadığını, kişiye tanıklıktan çekilme hakkı hatırlatılmadan alınan beyanların hükme esas alınamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Sonuç olarak; ne bir geciktirme, ne bir zorlaştırma ne de bir menfaat temini söz konusudur. Müvekkilim bu süreçte "2x2=4" değil, adeta "4.0" netliğiyle sadece hukuku uygulamıştır.
Eylem 40 (Torunlar Gayrimenkul): Bu başlık altında müvekkile isnat edilen fiil; Torun Center binasındaki tadilata şifahi izin verildiği, ancak sonrasında izinsiz tadilat nedeniyle ceza kesildiği, ardından Adem Altıntaş aracılığıyla "belediyeye yardım" adı altında önce 10 milyon dolar, sonra 5 milyon dolar talep edildiği iddiasıdır. İddia makamı bunun "rüşvete teşebbüs" olduğunu ileri sürmektedir. Ancak ne müvekkilimin ne de bir belediye çalışanının hukuka aykırı bir talebi ya da fiili söz konusudur. Mehmet Torun ve Metin Karakoç, ifadelerinde iki kez tadilat ruhsatı başvurusu yaptıklarını ve reddedildiklerini iddia etmektedirler. Oysa belediyeden reddedilen bir ruhsat talebi yoktur. Belediyenin gönderdiği yazılar, eksiklerin tamamlanmasına yönelik cevaplardır ve bunlar bir ayı geçmeyen makul sürelerde verilmiştir. İdare cevap vermese bile 60 gün sonunda "zımni ret" sayılacakken, belediye tüm yazışmalara bir ay içinde yanıt vermiştir. Buna rağmen bu yazışmalar, "iş zorlaştırma" çabası olarak sunulmaktadır. Daha da vahimi; Metin Karakoç basit onarım için kendilerinden 28 milyon TL harç tahakkuk ettirildiğini ileri sürmektedir. Ancak böyle bir harç tahakkuku söz konusu bile değildir. Karakoç, Adem Altıntaş ile karşılaşmasında bu hayali harcın yüksekliğini şikayet ettiğini, Meclis kararına göre harcın aslında 5.5 milyon TL olması gerektiğini başkan yardımcısına anlattı demektedir.
Metin Karakoç'un beyanları incelendiğinde, olayın akışı içerisinde kendi bulunduğu meşru olmayan zemini gizleme çabası açıkça görülmektedir. 17 Ekim 2025 tarihinde belediye görevlilerince yapılan denetimde; binanın 17 ila 24. katları arasında, merdiven boşluğu oluşturmak amacıyla kolon kesilerek statik yapının bozulduğu tespit edilmiş ve 1 nolu Yapı Tatil Tutanağı ile inşaat durdurulmuştur. Müvekkilim dün bu hayati tehlikeyi detaylıca anlattı. Burada Yakup Öner ile Metin Karakoç’un beyanları arasındaki çelişki, idare hukuku ve belediyecilik mantığıyla bağdaşmamaktadır. Yakup Öner; Metin Karakoç’a atıfla, "Belediyeden basit tadilat ruhsatı alın, işe başlayın, harç konusunu anlaşırsak projeyi onaylayacaklar" diyerek bir tuzağa çekildiklerini iddia etmektedir. Ancak bizzat Metin Karakoç’un ifadesinde böyle bir "yönlendirme" iddiası yoktur. Şişli Belediyesi’nin kurumsal kimliği ve tabi olduğu mevzuat ile müşteki şirketin ekonomik ve siyasi gücü dikkate alındığında, böyle "şifahi" bir anlaşma iddiası gerçek dışıdır. Mecidiyeköy’den geçen, o binaları gören herkes bilir ki; orası Ali Sami Yen’in eski arazisidir ve her adımı mercek altındadır.
Müştekiler, basit onarım dilekçesiyle başvurularını yapmış, ancak yaptıkları işin boyutu basit tadilat sınırlarını aşarak ruhsata aykırı inşaata dönüşmüştür. Mehmet Torun’un ifadesinde rüşvet miktarını önce 10, sonra 20 milyon dolar olarak zikretmesi, kendi içinde bile tutarlı olmayan bir yalana işaret etmektedir. Metin Karakoç, kesilen 1 milyar 41 milyon TL’lik idari para cezasının yüksekliğini bir "mağduriyet" olarak sunmaktadır. Oysa İmar Kanunu’nun 42/ç maddesi uyarınca, aykırılıklar giderildiği için ceza encümen kararıyla 15 milyon 578 bin TL’ye indirilerek tahsil edilmiştir. Müştekilerin hem bu cezalara hem de harçlara karşı idari yargı yoluna başvurmayıp, müvekkil üzerinde bir "suçlu" algısı yaratmaya çalışmaları manidardır. Bu durum, tabiri caizse "yavuz hırsızın ev sahibini bastırma" çabasıdır. Nitekim Mehmet Torun, müvekkille görüştükten sonra hatanın kendi teknik ekibinden kaynaklandığını anlamış ve hiçbir dava açmadan cezaları ödemiştir. Şimdi bir de "suçlu mantığıyla" bir hesap yapalım Sayın Başkan: Harç ve ceza toplamı 43 milyon TL. Birileri çıkıp "10 milyon dolar (yaklaşık 350-400 milyon TL) verin halledelim" diyor. Muhatap olunan yaptırımın on katı rüşvet istenir mi? Bu paraya Mehmet Torun on defa ruhsatsız tadilat yapar, cezasını öder. İnsan uydururken bile biraz ölçülü olmalı.
Eylem 41 (Bomonti/Arıza Meselesi): Bu eylem, belediyenin adını kullanarak kazanç sağlama ve birilerini dolandırma gayretinin ete kemiğe bürünmüş halidir. İddia; Bomonti’de inşa edilen üç bloklu binanın iskan ruhsatı aşamasında 7,5 milyon dolar menfaat temin edildiğidir. Etkin pişmanlıktan yararlanan sanıkların tamamı, sözleşmişçesine birebir aynı cümleleri kullanmaktadır. Yakup Öner diyor ki: "Emrah Şahan beni aradı, 'Yakup bu iş benim, bu işe bulaşma' dedi." Süleyman Atik diyor ki: "Fatih Keleş beni aradı, Emrah Şahan ona 'Süleyman'ı tanıyorsun, bu işe girmesin' demiş." Adem Altıntaş diyor ki: "Müvekkil bana 'Sen bu konuya karışma, bu konu benim konum' dedi." Müvekkilim 2022, 2023 ve 2025 yıllarında kendisine bu konuda soru soran herkese aynı üç kelimelik cevabı mı vermiştir? Ya bu sanıkların ifade biçimleri bu kadar kısıtlıdır ya da kendilerine aynı "sufle" verilmiştir. Öte yandan, müvekkilimin "Bu iş benim" dediği iddia edilen aynı süreçte, müracaatçı Timur Soysal’a "Bilgim yok, Engin Polat’a gidin" dediği de kayıtlardadır. Müvekkil, hem "Bu iş benim" deyip hem de "Bilgim yok" diyen birisi midir? Bu çelişki, iddianın kurgusallığını açıkça ispatlamaktadır.
Öncelikle şunun altını çizeyim Sayın Başkanım. Bomonti dosyasına ilişkin iddialar; milyon dolarların havada uçuştuğu, menfaat miktarının büyüklüğüyle diğerlerinden ayrılan ancak kurgusu itibarıyla en zayıf olan iddiadır. Burada savcılık makamının sorması gereken hiçbir soruyu sormadığı, kimin zenginleştiğinin dahi belli olmadığı garip bir tablo mevcuttur. 2021 yılından beri aralarında irtibat olmayan iki ortağın, iş takipçileri aracılığıyla yürüttüğü bu süreçte müvekkilime atfedilen bir "irtikap" suçunun oluşması hukuken mümkün değildir. Zira müvekkilimin o dönemki görevi ruhsat sistemiyle ilgili değildir; görev alanına girmeyen bir iş için "nüfuz kötüye kullanılarak" menfaat temin edildiği iddiası suçun unsurlarıyla bağdaşmaz. Ne müştekiler ne de müracaatçı Timur Soysal, müvekkilime yönelik bir suçlamada bulunmuştur. Müvekkilim, iddia edildiği gibi bu meseleyi "benim işim" diyerek sahiplenseydi, Timur Soysal ile görüşmesinde konudan bahsetmemesi hayatın olağan akışına aykırı olurdu. Bu olay, olsa olsa aralarında ihtilaf olan iki ortağın özel hukuk ilişkisinden ya da kendi aralarındaki bir dolandırıcılık faaliyetinden ibarettir; müvekkilim burada olsa olsa "müşteki" veya "katılan" sıfatıyla yer alabilir.
İmar dosyasına bakıldığında durum nettir: İskan başvurusu 5 Aralık 2024’te yapılmış, 30 Aralık 2024’te iskan verilmiştir. Sürecin bekletilmesi söz konusu değildir. Müştekilerin sunduğu dokümanlar da iddiayı çürütmektedir. Münir Özkök tarafından sunulan kâr payı dağıtım kararı 27 Mart 2025 tarihlidir; oysa iskan bu tarihten aylar önce, Aralık 2024'te zaten alınmıştır. Süleyman Atik’in anlatımları ise tam bir kurgu faciasıdır: Önce belediyenin 8-10 milyon dolar "destek" istediği iddia ediliyor (ki müvekkilimin böyle bir talebi yoktur), sonra bu rakamın Süleyman Atik tarafından 4 milyon dolara "indirildiği" söyleniyor. Bu tutarın bir kısmının nakit, bir kısmının "yılbaşı aydınlatması" olacağı belirtiliyor. Peki, savcılık makamı Süleyman Atik’e şu kritik soruları sormuş mudur: "Bu pazarlığı kiminle yaptın? 10 milyon dolardan 4 milyona indirimi kim onayladı? Talepler bizzat kimden geldi?" Hayır, bu soruların hiçbiri sorulmamıştır. Ortada elden ele dolaşan bir paradan bahsedilmekte ama bu parayı kimin istediği, kime verildiği meçhuldür. Bu dosya, bir dolandırıcılık ve iftira soruşturmasının konusudur.
Eylem 42 (Mediciana Hastaneleri): Bu iddia, plan değişiklikleri dışındaki son somut isnattır. Şişli Hastanesi için "uygunluk belgesi" karşılığında rüşvet alındığı ileri sürülmektedir. İddianın dayanağı olan Hüseyin Bozkurt ve Fatih Mehmet Bozkurt, dosyada rüşvet vermekten "tanık" olarak yer almaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, müşteki/sanık sıfatıyla dinlenmesi gerekenlerin "tanık" yapılarak beyanlarının delil olarak kullanılması usulen mümkün değildir. Müştekilerin 4 Eylül 2025’te —müvekkilim hakkında yeni bir tutuklama süreci işlerken— aniden ifade vermeye gelmeleri oldukça manidardır. Muhtemelen "belediyeye yaptığımız bağışlar başımızı ağrıtır" endişesiyle veya bir başka sanık avukatının yönlendirmesiyle bu beyanlar verilmiştir. İddia makamı her ne kadar "rüşvet" dese de, müvekkilin fiili en olumsuz yorumla "belediyeye kazandırma" amacı taşıyacağından, Yargıtay içtihatları gereği bu durum suç teşkil etmeyecektir. Süreç, 4 Haziran 2024 tarihinde hastane binasının mimari projelerinin onayı talebiyle başlamıştır. Müştekiler sürecin daha önce başladığını söyleseler de belediyeye resmi ilk başvuru bu tarihtir. Başvuru ekinde İTÜ’den alınan Ocak 2024 tarihli teknik rapor yer almaktadır. Belediye ise bir gün sonra, 5 Haziran 2024’te cevap vererek evrakların arşiv dosyasına konulmak üzere teslim alındığını bildirmiştir...
"RÜŞVET İDDİALARI TEMELSİZ"
Avukat Şanlıoğlu, Torunlar İnşaat'tan 10 milyon dolar rüşvet istendiği iddiasının temelsiz olduğunu şu sözlerle anlattı: "Harç ve ceza toplamı 43 milyon TL. Birileri çıkıp '10 milyon dolar (yaklaşık 350-400 milyon TL) verin halledelim' diyor. Muhatap olunan yaptırımın on katı rüşvet istenir mi? Bu paraya Mehmet Torun on defa ruhsatsız tadilat yapar, cezasını öder. İnsan uydururken bile biraz ölçülü olmalı."
İMAMOĞLU'NUN AVUKATINDAN DİKKAT ÇEKEN 'KOPYALA YAPIŞTIR" SORUSU
Ekrem İmamoğlu'nun avukatı Fikret İlkiz'in soruları üzerine Resul Emrah Şahan'ın hakkında tutuklama kararı verilen duruşmaya tek başına çıktığı öğrenildi. Ancak Ekrem İmamoğlu, Mahir Polat, Mehmet Ali Çalışkan ve Resul Emrah Şahan’ın aynı anda duruşmaya çıktığı şeklinde tutanak tutulduğu ortaya çıktı.
Ekrem İmamoğlu'nun avukatı Fikret İlkiz, Şahan'a sorular yöneltti.
Avukat Fikret İlkiz: Zor bir yerden sormayacağım. Siz, gözaltı tarihinizi unutmadığınızı biliyorum. 19 Mart tarihinde gözaltına alındığınızı ve 23 Mart 2020 tarihinde hakkınızda bir tutuklama kararı verildiğini ifade etmiştiniz. Bu tutuklama kararıyla ilgili olarak soruyorum: Hakkınızda tutuklama kararı veren Sulh Ceza Yargıçlığı yanına çıktığınızda tek başınıza mıydınız, yoksa yanınızda örneğin Ekrem İmamoğlu var mıydı?
Emrah Şahan: Tek başınaydım.
Avukat Fikret İlkiz: Tek başınıza çıktığınız o duruşmada, sonuçta hakkınızda tutuklama kararı verilince altını imzaladınız. Ayrıca duruşma sırasında yanınızda avukatınız da vardı ve kararın bir örneği size verildi, değil mi? Dava dosyasındaki 9 sayfalık tutuklama kararı var. Bunu da unutmadığınızı, üzerindeki saatin 11:40 olduğunu ve 23.03.2025 tarihinde bu tutuklama kararının verildiğini biliyorum. Dava dosyasında bulunan 10. Sulh Ceza Hakimliği’nin 2025/348 sorgu sayılı ve Hâkim Songül Özdemir Aydoğdu imzalı 9 sayfalık bu tutuklama kararını size verdiler, değil mi? Öyle hatırlıyorum. Şimdi, bu tutuklama kararında özellikle dört şüpheli var: Ekrem İmamoğlu, Mahir Polat, Mehmet Ali Çalışkan ve siz, yani Resul Emrah Şahan. Bu tutanak böyle düzenlenmiş ya da bu şekilde kesilip kopyala-yapıştır yöntemiyle oluşturulduğuna göre; sizin ifadenize göre sorguda tek başınaydınız ve yanınızda sadece avukatınız vardı. Ama daha sonra, 9 sayfadan oluşan, kesilip yapıştırılmış ve dava dosyasındaki orijinalinde, üzerinde sizin ve vekilinizin imzası olan bu tutanağı mı verdiler size?
Emrah Şahan: Evet.
Avukat Fikret İlkiz: Çok teşekkür ederim.
BUĞRA GÖKCE'NİN DOĞUM GÜNÜ, İMAMOĞLU SARILDI
Tutuklu İPA Başkanı Buğra Gökce'nin bugün doğum günü olduğu öğrenildi. İzleyici kısmından Gökce'nin doğum günü kutlandı. Bunun üzerine de İmamoğlu, Gökce'ye sarıldı. İmamoğlu, "Hepiniz adına sarılıyorum" dedi.
ÇALIK'IN ANNESİ DURUŞMA KAPISINDA
Bugün savunma yapması beklenen Mehmet Murat Çalık'ın annesi Gülseren Çalık, Silivri'ye geldi. Anne Çalık'ın mahkeme kapısı önünde beklediği görüldü.
DÜN NELER YAŞANDI?
9’uncu celsede ilk olarak sanıklardan Altan Ertürk ve avukatlarının savunmaları dinlendi. Günün ilerleyen saatlerinde kürsüye çıkan Resul Emrah Şahan, hakkındaki suçlamaların siyasi olduğunu savundu. Şahan, gözaltı sürecini eleştirdi, Kent Uzlaşısı dosyasına, Şişli’de yürüttüklerini söylediği belediye çalışmalarına ve imar dosyalarına ilişkin ayrıntılı değerlendirmelerde bulundu. Savunmasında özellikle Torunlar Center, Marmara Üniversitesi Nişantaşı Kampüsü, yılbaşı süslemeleri iddiaları ve belediyeye yönelik ‘rant’ suçlamaları üzerinde durdu.
Duruşmanın sonunda Ekrem İmamoğlu söz alarak Şahan’a, görev yaptığı dönemde kendisinden usulsüz, hukuksuz ya da menfaat odaklı herhangi bir talep gelip gelmediğini sordu. Şahan bu sorulara “hayır” yanıtını verdi. İmamoğlu ayrıca belediye meclis üyeleri ve iş yönlendirme iddialarına da değindi; mahkemeye de sürecin siyasetten arındırılması çağrısında bulundu. Mahkeme heyeti, celseyi tamamlayarak duruşmayı bugün devam etmek üzere erteledi.
Beyoğlu Belediyesi hakkında yazılan iddianamenin kabul edildiği, ancak birleştirme talebine ilişkin kararın daha sonra verileceği belirtildi.




