Fon krizinin arkasındaki kurumsal yapıyı mercek altına alan Veysel Ulusoy, izin, denetim ve müdahale süreçlerinin araştırılması gerektiğini yazdı. Ulusoy, “Denetlemekle görevli kurumlar görevlerini yaptı mı? Ve onları kim denetledi?” sorularını gündeme getirdi.
Cumhuriyet yazarı Veysel Ulusoy, şunları yazdı:
"Ülkemizde son dönemde ortaya çıkan fon krizi ve finansal piyasa skandalı, bazı yöneticilerin aşırı risk alması ya da yatırımcıların yanlış tercihleriyle açıklanamayacak kadar büyük bir yapıya işaret ediyor.
Bu ölçekte bir yapının nasıl büyüyebildiğini anlamak için para hareketlerinin çevresindeki kurumsal düzene de bakmak gerekiyor. Fon kuruluyor, izin alıyor, varlık satın alıyor, fiyat oluşturuyor, saklama ve aracılık hizmeti kullanıyor. Bütün bu süreç boyunca gözetilmesi bekleniyor.
Türkiye’nin 2001 krizinden sonra bağımsız düzenleyici kurumları güçlendirmesinin arkasında bu anlayış vardı. Bankacılık, sermaye piyasaları, para politikası, enerji ve iletişim gibi alanlarda günlük siyasi kararlardan belirli ölçüde uzak, kurala dayalı bir yapı oluşturulmak istendi.
Amaç yalnızca piyasanın düzenli işlemesi değildi.
Piyasa başarısızlığının maliyetinin bütün topluma yayılmasını önlemek gerekiyordu.
İktisat literatüründe bunun önemli bir adı var: Düzenleyici kurumların ele geçirilmesi (regulatory capture). Kamu yararını korumak için oluşturulan kurumların zaman içinde denetlemekle görevli oldukları ekonomik ya da siyasi çıkarların etkisine girmesini anlatıyor.
Bu süreç açık müdahaleyle gerçekleşmek zorunda değil. Atamalar, siyasi nüfuz, bilgi akışının kontrolü, personel dolaşımı, çıkar ilişkileri ve yaptırımların gecikmesi aynı sonucu doğurabiliyor.
IMF’nin finansal düzenleme üzerine çalışmaları da aynı mekanizmaya dikkat çekiyor. Finans sektörünün siyasi etkisi arttıkça daha sıkı kurallara ve yaptırımlara verilen destek zayıflayabiliyor, gevşeyen denetim daha fazla risk alınmasına ve sonunda reel ekonomiye taşınan daha ağır maliyetlere yol açabiliyor.
Kurum tabelası yerinde duruyor.
Kararlar yayımlanıyor.
Ama denetimin zamanı, kapsamı ve sertliği değişmişse biçimsel bağımsızlık giderek anlamını yitiriyor.
Türkiye’nin 2026 Ekonomik Özgürlük Endeksi bu kurumsal zeminin zayıflığına işaret ediyor. Türkiye 55 puanla 184 ekonomi arasında 117’nci, Avrupa’da 44 ülke içinde 42’nci sırada. Kamu yönetiminde dürüstlük ve bütünlük ile yargı etkinliği göstergeleri de düşük.
Bu rakamlar fon krizinin doğrudan kanıtı olarak verilemez ancak içinde bulunduğumuz kurumsal ortamın dışarıdan çekilmiş fotoğrafı olması nedeniyle pek de iç açıcı bir görüntü vermiyor bize.
Bundan da öte bir karmaşa var yapıda.
Düzenleyici kurumlarda karar vericilerin konumlarının ve görevlerinin birbirine yaklaşması da dikkat çekiyor. Devlet aynı anda büyük finansal varlıkların sahibi, piyasa altyapısının güçlü hissedarı ve düzenleyici otoritelerin atama merkezi konumunda duruyor. Katı bir homojenlik kendini belli ediyor.
İletişim alanındaki uygulamalar da benzer bir soruyu/sorunu yaratıyor. Sosyal medya platformlarının yavaşlatılması, hesaplara ve haber içeriklerine erişim engelleri, düzenleyici gücün ifade alanını doğrudan etkileyebildiğini gösteriyor. Fon krizi döneminde finans ve sermaye piyasaları üzerine paylaşım yapan çok sayıda hesabın erişime kapatılması bu nedenle ayrıca dikkat çekici.
Bunların hiçbiri tek başına usulsüzlük kanıtı değildir.
Ancak piyasa oyunculuğu, kamu mülkiyeti, düzenleme ve siyasi karar mekanizması aynı ağ içinde birbirine yaklaştıkça denetleyen ile denetlenen arasındaki mesafe daralmasının açıklanması kapsamında önemli olumsuz belirtiler veriyor bize.
Bu belirtiler/işaretler halkın kafasını kurcalayan sorulara da yanıt verir nitelikte.
Temel olarak fon krizine bu çerçeveden baktığımızda üç olasılık beliriyor.
Düzenleyiciler riski geç gördülerse ortada büyük bir denetim başarısızlığı vardır.
Bazı aktörler siyasi ve bürokratik bağlantılar sayesinde denetimin zayıflamasından yararlandıysa düzenleyici kurumların ele geçirilmesi gündeme gelir.
Fonlar, şirketler, finansal aracılar, siyasi bağlantılar ve denetim mekanizmasının bazı parçaları zaman içerisinde birbirini tamamlayan bir yapıya dönüştüyse tablo ağırlaşır ve ortaya tartıştığımız olgu çıkar.
Düzenleyici kurumların bir ağ halinde etkisizleştirilmesi veya ele geçirilmesi.
Bugün bu son ihtimalin hukuken kanıtlandığını söylemek doğru olmasa da ortaya çıkan ölçek, ilişkiler ağı ve müdahalenin zamanlaması bu ihtimalin ciddi biçimde araştırılmasını zorunlu kılıyor.
İlişkiler ağında, bu süreçte kimlerin önünün açıldığı, kimlerin bunu görmediği, kimlerin görüp sustuğu ve müdahalenin neden geciktiği önem kazanıyor. Tüm bunların sonucunu da yalın bir şekilde basit bir olasılık yaklaşımıyla sentezlemek mümkündür. Özü itibarıyla böyle bir yapı tesadüflerle büyümüşse ortada büyük bir denetim başarısızlığı vardır. Tesadüflerle büyümemişse sorun çok daha derindir. Sağlıklı bir soruşturmanın önemi burada ortaya çıkıyor zaten.
Böyle bir soruşturmanın para hareketleriyle sınırlı kalmaması, izin zincirine, denetim zincirine, sessizlik zincirine ve gecikmiş müdahale zincirine bakması daha sonra oluşacak finansal ve ekonomik krizlerde önceden önlem alınabilmesi bağlamında önem kazanmaktadır.
Çünkü düzenleyici kurumların görevi kriz çıktıktan sonra tasfiye kararı vermekle sona ermemektedir. Kriz ortaya çıkmadan önce toplumsal refahı korumaları esas onların görev tanımının çekirdeğini oluşturmaktadır.
E o zaman biz de soralım tüm bu sentezlerden sonra.
Denetlemekle görevli kurumlar görevlerini yaptı mı?
Ve onları kim denetledi?"





