Güncel

Eğirdir’de sular çekildi, Tunç Çağı yerleşimleri ortaya çıktı

Eğirdir Gölü’nde su seviyesinin düşmesiyle antik dönem yerleşimleri ve bu yerleşimleri birbirine bağlayan yol ağları gün yüzüne çıktı. Geç Neolitik dönemden Doğu Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar uzanan arkeolojik buluntuların yer aldığı bölgede, Tunç Çağı’na ait küp mezarlar da tespit edildi.

Isparta sınırlarında bulunan Eğirdir Gölü, tektonik ve karstik etkilerle oluşmuş tatlı su gölü olma özelliği taşıyor. Türkiye’nin en büyük ikinci tatlı su gölü olan ve III. Derece Doğal Sit Alanı kapsamında bulunan gölde son yıllarda yaşanan su çekilmesi, daha önce sular altında kalan arkeolojik alanların ortaya çıkmasını sağladı.

Süleyman Demirel Üniversitesi’nden Pisidia Antiokheia Antik Kenti Kazı Başkanı ve yüzey araştırması ekibinde yer alan Prof. Dr. Mehmet Özhanlı, yapılan çalışmalarla Geç Neolitik dönemden Doğu Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar tarihlenen arkeolojik materyallere ulaşıldığını belirtti.

1614’E KADAR KESİNTİSİZ YAŞAM

Özhanlı, Eğirdir Gölü Havzası’nın tarih boyunca su seviyesindeki değişimlere bağlı olarak farklı dönemlerde yerleşimlere ev sahipliği yaptığını belirterek, göl çekildikçe antik dönem yerleşimleri ve bu yerleşimleri birbirine bağlayan yol ağlarının ortaya çıktığını söyledi.

Göl kıyısındaki birçok yerleşimin son katmanlarının Osmanlı dönemine tarihlendirildiğini belirten Özhanlı, bu alanlarda yaşamın 1614 yılına kadar kesintisiz devam ettiğinin korunan eserler ve tarihi kayıtlardan anlaşıldığını ifade etti. Özhanlı, 1614 yılında göl sularının yükselmesiyle kıyıdaki yerleşimlerde yaşayanların çevre köylere veya yeni yerleşim alanlarına taşındığını aktardı.

UZUN YILLAR SU KORUDU

Sular altında kalan yerleşimlerin uzun yıllar boyunca göl tarafından korunmasının arkeoloji ve tarih bilimleri açısından önemli veriler sunduğunu belirten Özhanlı, bölge sakinlerinden alınan sözlü bilgilere göre 1974-1980 yılları arasında da gölde büyük bir çekilme yaşandığını söyledi.

Bu dönemde ortaya çıkan yerleşimlerdeki yapı taşlarının köylüler tarafından yeni yapılar inşa etmek amacıyla taşındığını aktaran Özhanlı, göldeki su seviyesinin dönemsel olarak yükselip alçaldığını belirtti.

Özhanlı, su çekilmesiyle ortaya çıkan arkeolojik alanların korunması, bilim dünyasına kazandırılması ve bölge turizmine sunulması gerektiğini vurguladı. Yüzey araştırmaları kapsamında yerleşimlerin detaylı şekilde tarandığını, korunmuş yapıların belgelendiğini ve tarih veren eserlerin kayıt altına alındığını ifade etti.

GÖL BU KADAR BÜYÜK DEĞİLDİ

Yüzey araştırmaları kapsamında gölün sürekli takip edildiğini belirten Özhanlı, göl çekildiğinde MÖ 5 bin yılından itibaren bölgede yerleşim bulunduğunun görüldüğünü söyledi.

Tunç Çağı olarak adlandırılan MÖ 3 bin ile 1200’lü yıllar arasında gölün bugünkü kadar büyük olmadığını ifade eden Özhanlı, göl çevresinde Tunç Çağı’na ait höyük yerleşimlerinin bulunduğunu aktardı.

Osmanlı dönemine ait kayıtlarda da göl sularının yükselmesi nedeniyle bazı köylerin taşınmasının talep edildiğini belirten Özhanlı, göl seviyesindeki değişimin tarih boyunca devam ettiğini söyledi.

KÜPLERE GÖMÜLMÜŞ TUNÇ ÇAĞI MEZARLARI

Ortaya çıkan antik kentin yaklaşık iki yıl önce tespit edildiğini belirten Özhanlı, daha önce bölgede böyle bir yerleşimin bulunduğunun bilinmediğini söyledi.

Limenia Adası’nın göl sularının çekilmesiyle karayla birleştiğini belirten Özhanlı, ada üzerinde Bizans dönemine ait bir kale bulunduğunu ve 1907 yılında İngiliz seyyah ve arkeolog Gertrude Bell’in de bölgeyi ziyaret ettiğini aktardı.

Su çekilmesiyle bölgede MÖ 5 bin yılına tarihlenen Kalkolitik döneme ait malzemeler bulunduğunu belirten Özhanlı, Tunç Çağı yerleşiminde urne tipi mezarlara rastlandığını söyledi. Küplere gömülmüş Tunç Çağı mezarlarının bir bölümünün defineciler tarafından tahrip edildiğini belirten Özhanlı, bazı mezarların ise ekip tarafından fotoğraflanarak belgelendiğini ifade etti.

DEFİNECİLERİN HEDEFİ OLDU

Suların çekilmesiyle ortaya çıkan yerleşimlerin definecilerin hedefi haline geldiğini belirten Özhanlı, özellikle Osmanlı dönemine ait üst katmanlarda ciddi tahribat yaşandığını söyledi.

Yapı duvarlarının yıkıldığını, konutların kilerlerinde bulunan pişmiş topraktan depolama kaplarının parçalandığını ve yapıların taşlarının sökülerek köylere taşındığını belirten Özhanlı, arkeolojik eserlerin korunması gerektiğini vurguladı.