Rusya-Ukrayna savaşı başladığı günden bu yana Karadeniz'in barış denizi olma özelliğini kaybettiğini söyleyen gazeteci Fatih Altaylı, ticarî gemilerin açık denizde ve limanlarda kimliği belirsiz SİHA vurulduğunu anımsatarak Türk şirketlerine ait bir gemilerin de düzenli olarak vurulduğunu belirtti. Altaylı'nın Karadeniz'deki gerilimi görüştüğü eski Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı Deniz Ulaştırması Genel Müdürü Deniz Vank, "Bu tür saldırılar son bulmadığı takdirde 1936 tarihli Montreux Boğazlar Sözleşmesi'ne uygun olarak Türk boğazları'ın ticaret gemilerine de kapatılacağının uluslararası kamuoyuna duyurulması sanırım yanlış olmayacaktır. Ulusal veya uluslararası düzeyde bilinen herhangi bir önlem alınmaması/çözüm önerisi getirilmemesi maalesef Türk Denizcilik Sektörü'nün yalnız mı bırakıldığı sorusunu akla getirmektedir" dedi.
Şubat 2022'de Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısıyla başlayan Rusya-Ukrayna savaşı, aradan geçen 4,5 yılda hâlâ ateşkes ve barış ihtimalinden uzak bir biçimde devam ediyor. Son dönemde savaşan tarafların lojistik ağlar, limanlar ve Karadeniz'de seyir halindeki ticari gemilere yaptığı saldırıları artırması ise Türkiye'yi olumsuz etkiliyor.
Türkiye'nin başta Rusya olmak üzere yakın coğrafyadaki ülkeler ile ticaretinin neredeyse yüzde 80'ini gerçekleştiren Türk bayraklı gemilere yapılan saldırılar sonucunda, son dört yılda 50'ye yakın koster ve geminin hedef alındığı belirtiliyor.
Son olarak 21 Ağustos'ta Rusya Savunma Bakanlığı, Ukrayna'nın "Necibe" adlı Türk kargo gemisini vurduğu bildirildi. Saldırıya uğrayan gemiye yanaşarak 18 denizciyi kurtaran Türk bayraklı Kalyoncu Denizcilik'e ait "Ural" adlı geminin de gece saatlerinde saldırıya uğradığı, 1 denizcinin hayatını kaybettiği, 8 kişinin de yaralandığı kaydedildi.
Daha önce de "Yaşar" ve "Nadezhda" isimli Türk sahipli iki sivil geminin 3 Ağustos akşamı yine Novorossiysk Limanı'ndan ayrıldıktan sonra insansız hava araçlarıyla saldırıya uğradığını ve 11 personelin yaralandığını açıklayan Dışişleri Bakanlığı ise, "Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın, tüm uyarılarımıza rağmen sivil gemileri de etkileyen şekilde Karadeniz'de giderek yayılmasından ciddi endişe duyulmaktadır" dedi.
Gazeteci Fatih Altaylı da Karadeniz'deki gerilimi köşesine taşıyarak, eski "Hükümetlerarası Akdeniz Bilimsel Araştırma Komisyonu'nda (CIESM) başkanvekilli ve eski Başbakanlık Deniz Müsteşarlığı Deniz Ulaştırma Genel Müdürü Deniz Vank'la görüştü.
Altaylı'nın yazısının tamamı şöyle:
"Karadeniz, Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanmasından bu yana bir “barış denizi” idi.
Soğuk Savaş’ın en sert günlerinde de, denizi çevreleyen SSCB’nin parçası sosyalist devletlerin yıkılışı sürecinde de, Karadeniz çatışmaların olmadığı, gemilerin güvenle seyahat ettiği bir deniz olma özelliğini sürdürdü.
Karadeniz’deki nadir gerilimler, balıkçı teknelerinin komşu ülke karasularına geçtiği zamanlarda meydana gelen taciz ateşleri ile sınırlı kaldı.
Karadeniz’deki bu sağlıklı düzen ilk olarak Rusya ile Gürcistan arasındaki çatışmalara ABD’nin insani yardım bahanesiyle müdahale etme isteği ile bozulmaya başladı. Amerikan donanması, Gürcistan’daki olaylara dahil olabilmek maksadıyla gemilerini Karadeniz’e sokmak istediğinde, Türkiye çok doğru bir tavırla Montreux’yü hatırlattı ve ABD, Türkiye’nin kararlı tavrına saygı göstermek zorunda kaldı.
Ancak Rusya-Ukrayna savaşı başladığı günden bu yana Karadeniz barış denizi olma özelliğini kaybetti ve başıboş mayınların cirit attığı, ticari gemilerin açık denizde veya limanlarda kimliği belirsiz SİHA ve kimin attığı en azından bizim için meçhul roketlerle vurulmaya başlandığı bir deniz haline geldi.
Gün geçmiyor ki, Karadeniz kıyılarında silahlı bir insansız hava ya da deniz aracı kalıntısı bulunmasın. Gün geçmiyor ki, bir Türk şirketine ait bir gemi Karadeniz’de vurulmasın.
Türkiye ise yurttaşlarının canına ve malına yönelik bu saldırılar karşısında son derece suskun ve sessiz. Güçlü ve saygın olduğunu varsaydığımız ülkemiz, böylesi saldırılar karşısında neredeyse boynu bükük bir biçimde duruyor.
Ben de bu konuyu Deniz Vank’a sordum. 'Ne yapabiliriz, ne yapmalıyız?”' diye.
Deniz Vank kim diye soracak olursanız kısaca anlatayım. Vank, bir zamanlar var olan Denizcilik Müsteşarlığında Deniz Ulaştırması Genel Müdürü idi. Paris’te OECD’de deniz taşımacılığı sekretaryasında görev yaptı. Merkezi Monaco’da olan ve Akdeniz’deki bilimsel araştırmaları destekleyen CIESM’de başkan vekili olarak yer aldı. Yani denizcilikte Türkiye’nin uluslararası alanda en yetkin ve etkin isimlerinden biriydi.
Benim sorum üzerine her zamanki ciddiyeti ile “Dur bir çalışayım konuya” dedi ve uzunca bir makale yolladı. Sonra da bunu özetledi.
'Karadeniz'de seyir halindeki ticaret gemilerine yapılan hava saldırıları sonucu Türk bayraklı ve/veya Türk sahipli gemilerin çeşitli boyutlardaki maddi hasarlarının ötesinde, bilinen sayıları 20'lerle ifade olunan can kayıplarına karşın denizcilik meslek kuruluşları ile bazı STK'ların kamuoyuna yansıyan cılız kınama mesajları dışında, başta Dışişleri, Milli Savunma ve Ulaştırma Bakanlıkları gibi doğrudan yetkili ve ilgili kamu kurum ve/veya kuruluşlarınca ulusal veya uluslararası düzeyde bilinen herhangi bir önlem alınmaması/çözüm önerisi getirilmemesi maalesef Türk Denizcilik Sektörü'nün yalnız mı bırakıldığı sorusunu akla getirmektedir.
Uluslararası hukuk doktrini ile yine sigorta ve tazminat hukuku uluslararası teamülleri, ticaret gemilerini de bayrak devletinin toprağı olarak nitelediği için, bu saldırılar geniş bir yorumla esasen 'casus belli/savaş nedeni' olarak da telâkki edilebileceği gibi deniz yoluyla yapılan uluslararası ticaretin de, gerek navlun maliyetleri ve gerekse sigorta risk faktörleri dikkate alındığında, olumsuz etkileneceğini ifade etmek sanırım yanlış olmayacaktır.
Hal böyle iken, 2.Dünya Savaşı'nın çok çetin şartları karşısında bile 1936 tarihli Montreux Boğazlar Sözleşmesi'ni hiçbir eleştiriye mahal vermeyecek bir titizlik ve tarafsızlıkla uygulayan Türkiye'nin, bu Sözleşme'nin dibacesinde yer verilen 'Karadeniz ve sahildarı ülkelerin güvenlikleri' ifadesi ile yine Sözleşme'nin 6.maddesi ile getirilen 'kendisini çok yakın bir savaş tehdit ve tehlikesi karşısında görmesi' hükmüne uygun olarak inisiyatif alması, bu bağlamda göreve daveti de içerecek şekilde hazırlanacak gerekçeli bir hukuki metni, öncelikle BM Güvenlik Konseyi ile eş zamanlı olarak DTÖ, İLO ve İMO Konseylerine tevdi etmesi ve belirlenecek makul bir süre içinde bu tür saldırılar son bulmadığı takdirde yukarıda atıfta bulunulan Sözleşme maddesi hükmüne uygun olarak Türk Boğazlarının ticaret gemilerine de kapatılacağının uluslararası kamuoyuna duyurulması sanırım yanlış olmayacaktır.'"
M. Deniz Vank, Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. 1980 yılında ODTÜ İdari İlimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünden mezun olduktan sonra 1981 yılında Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğünde göreve başladı. 1982 yılında Başbakanlık Deniz Müsteşarlığı'na atanan Deniz Vank, 1984-85 yıllarında merkezi Monaco'da bulunan "Hükümetlerarası Akdeniz Bilimsel Araştırma Komisyonu'nda (CIESM) başkan vekilliği görevini üstlendi. 1987-88 yıllarında Paris'te OECD'nin Deniz Taşımacılığı Bölüm sekreteryasında görev yaptıktan sonra 1988-91 yılları arasında Ulaştırma Bakanlığı Deniz Ulaştırması Genel Müdür Yardımcılığı, 1994-1996 yılları arasında ise Başbakanlık Deniz Müsteşarlığı Deniz Ulaştırma Genel Müdürlüğü yaptı.





