DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Yeni Yol Grubu'nun TBMM'deki Grup Toplantısı'nda gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Manisa'da meydana gelen trafik kazasında ve Maltepe'deki bina çökmesinde hayatını kaybedenler için rahmet dileyerek konuşmasına başlayan Babacan, ateşin düştüğü yeri yaktığını söyledi. Babacan, "Ama bakıyoruz her yerde kural ihlalleri, her yerde ihmaller, her yerde usulsüzlükler, yolsuzluklar. Olan masum insanlar oluyor, olan kaybettiğimiz canlar oluyor" ifadelerini kullandı.
Babacan, "Fon dolandırıcılığı iddiaları ayyuka çıkalı neredeyse bir ay oldu. Tam bir ay. Hala pek çok sorunun cevabını alabilmiş de değiliz. Bir emeklimizin aylık 10 bin lira kira geliri olduğunda banka kayıtlarından yakalayıp 'Sen bunun beyannamesini ver, daha sonra da bana vergisini öde' diye resen harekete geçebilen devlet kurumları, milyarlarca dolarlık bu dolandırıcılığı nasıl oldu da yakalayamadı, hala cevabını vermiş değiller. Denetim ve gözetimden sorumlu kurumların elini kimler tuttu, hala cevabını vermemiş değiller" dedi.
Meclis'e gönderilen kanun teklifinde büyük bir çelişki olduğunu dile getiren Babacan, teklifte bu skandalın merkezinde yer alan bir kurum olmasına rağmen, SPK'ya tasfiye yöntemlerini, değerleme esaslarını, dağıtım sırasını, ara ödemeleri belirleme yetkisi verildiğini kaydetti. Bazı varlıkların borsa dışında satılmasına izin verme konusunda da SPK'nın yetkili kılındığına değinen Babacan, "SPK Başkanı aynı başkan, kurul aynı kurul. Defalarca söyledim. Gözetim ve denetimden sorumlu tüm kurumların yöneticilerini ve sorumluluk zincirindeki bütün insanları, tümünü, görevden almadan bu işi sağlıklı götürmeniz, yönetmeniz mümkün değil. Adil sonuçlar, hukuka uygun sonuçlar elde etmeniz de mümkün değil. Diyoruz ya, şer üçgeni diye. Bir menfaat şebekesi, iki bunların siyasi iktidar içindeki destekçileri, üç yine bunların bürokrasi içindeki destekçileri. Şu ana kadar sadece menfaat şebekesinin mensuplarıyla ilgili ağırlıklı olarak operasyonlar yapıldı, gözaltılar, tutuklamalar. Üçgenin diğer iki ayağıyla ilgili, yani siyasi iktidar içinden ve bürokrasi içinden bu dolandırıcıları destekleyenlerle ilgili neler yapıldı" diye konuştu.
"CUMHURBAŞKANI'NIN BU İŞLERDEN HABERİ VAR MIYDI, YOK MUYDU?"
Adalet Bakanı'nın, Hazine ve Maliye Bakanı'nın, AK Parti'de Ekonomiden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı'nın haberi olduğunu söyleyen Babacan, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bu üç kişi de doğrudan Cumhurbaşkanı'na bağlı insanlar değil mi? Evet. Her hafta ya kabine toplantısında ya da MYK toplantısında bu üç insan da Sayın Erdoğan'la beraber oturup kalkmıyor mu? 1 metre, 2 metre metre mesafede oturmuyorlar mı aynı masada? Evet. Ben buradan bu üç kişiye tekrar soruyorum. Bu işlerden bizim haberimiz vardı diyorsunuz. Peki Sayın Erdoğan'ın fonlarda bu kadar büyük bir dolandırıcılık olduğunu kendisine söylediniz mi, söylemediniz mi? Cumhurbaşkanı'nın bu işlerden haberi var mıydı, yok muydu? Bugüne kadar bunun cevabını da vermediler.
"ŞU LİSTEYİ BİR AÇIKLAYIN"
Bu soru çok basit bir soru ve hala bugüne kadar cevap vermediler. Cevabı da basit. Ya 'Evet' diyeceksin ya 'Hayır' diyeceksin. 'Evet, Cumhurbaşkanı'na bu bilgiyi verdik, haberi vardı' diyeceksin ya da 'Haberi yoktu' diyeceksin. Eğer sorunun cevabı 'Evet' ise, eğer Cumhurbaşkanı'nın haberi olduysa ve gereken yapılmadıysa, demek ki durum sanılandan çok daha vahim. Demek ki konuşulacak çok mesele var, masaya yatırılması gereken çok büyük bir durum var burada. Yok eğer sorunun cevabı 'Hayır' ise, eğer Cumhurbaşkanı'nın bu meselelerden haberi olmadıysa o zaman durum daha da vahim ya. Sermaye piyasalarında asrın dolandırıcılığı oluyor ama ülkenin başındaki insanın bu kadar büyük olaydan haberi olmuyor, haberdar edilmiyor. 'Evet' ise de, haberi varsa da vahim. Sorunun cevabı 'Hayır', haberi yoksa da vahim. Bu nasıl bir devlet yönetimidir Allah aşkına ya? Nereden bakarsanız bakın, çok vahim bir tabloyla karşı karşıyayız. Vah benim güzel Türkiyem, vah. Bu güzel ve büyük ülkeye böyle bir yönetim yakışmıyor. Bu aziz millet, bu yorgun iktidarın yükünü çekmek zorunda değil artık. Yeter ya.
1 aydır herkes söylüyor değil mi? Şu listeyi bir açıklayın, 'Madem önünde' diyorlar, bir açıklayın. Kim kimmiş, herkes bir öğrensin. Bu arınmayı yapmadan bu kadar büyük bir yolsuzluğun dosyasını kapatamazsınız. Soruyorum. 100 tane açgözlü hırsızı ele vermemek için size 2023'te oy veren 28 milyon insanın hayallerini mi yıkacaksınız? 'Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak' diye çıktığınız bu yolda. Parmağından yüzüğünü, kolundan bileziğini, kulağından küpesini çıkarıp size verenlerin hayalindeki Türkiye bu muydu Sayın Erdoğan?"
Babacan, merkezi hükümette veya yerel yönetimlerde yetkili olan herkesten kendisini ve çevresinde olup bitenleri gözden geçirmesini istediğini belirterek, yolsuzluğun sadece devletin parasını çalmak veya rüşvet almak olmadığını söyledi. Bir kişinin devletin gücünü ve imkanlarını kendisine, partisine, yakınlarına veya belli bir gruba çıkar sağlamak amacıyla kullanmasının yolsuzluk ve haksız kazanç olduğunu kaydeden Babacan, imar planlarını, inşaat haklarını veya devlet arazilerinin kullanım biçimini sadece belli kişi veya şirketlere kazanç sağlayacak şekilde değiştirmenin de yolsuzluk olduğunu söyledi. Babacan, ihaleleri gerçek rekabet ve yarışmadan kaçırmak için davet veya doğrudan temin yoluyla yapmanın, baştan birileri kazanacak şekilde hazırlamanın ve işi adrese teslim hale getirmenin yolsuzluk olduğunu dile getirdi.
"AVRUPA BİRLİĞİ KAMU İHALE YASASI'NI GETİRELİM"
İktidar ve muhalefete seslenen Babacan, "Merkezi yönetim olsun, belediye olsun, fark etmez. Siz bu ülkede yolsuzlukla mücadele konusunda samimi misiniz? Bu konuda bir samimiyet testi, bir sınav vermek istiyor musunuz? Yolsuzluklar baştan önlesin, yolsuzluğa alan açılmasın, dolandırıcılar, yolsuzluk meydanında at koşturmasın, diyor musunuz? O halde hodri meydan. Gelin hep beraber şu anda tam 28 ülkede uygulanan Avrupa Birliği Kamu İhale Yasası'nı getirelim, TBMM'den geçirelim hep beraber. Bizden tam destek, söz. Bir ayda geçer, üç ayda da en geç uygulamaya başlanır. İmar rantları yasasını getirelim Meclis'e, bir ayda geçer, üç ayda uygulanmaya başlanır. Geçen hafta söyledim. Türkiye'nin altına imza attığı Yolsuzlukla Mücadele Anlaşması'nda 54 tane adımı atması gerekiyor. Bu adımlardan sadece 10'a atılmış, 44'ü duruyor. Eğer samimiyseniz, yapın bu işi, atın o 44 adımı daha. Öyle, 'Biz yolsuzluğa karşıyız. Yolsuzlukla mücadele edeceğiz' deyip kimseyi kandırmayın yani. Aldatmayın insanları" dedi.
Türkiye'de pek çok sorunun büyümesinin temelinde basın özgürlüğünün olmamasının yattığına dikkati çeken Babacan, şöyle konuştu:
"Basın biliyor, yazamıyor. İnsanlar biliyor, konuşamıyor. Basın özgürlüğü olsaydı, bu iddialar daha en başında gazetelerde manşet olsaydı, web sitelerinde haberler olsaydı, inanın, bu yangın daha küçükken mecburen söndürülürdü. Çünkü açığa çıkarıyorsunuz ya, alenileşiyor ya, o zaman hemen önlenmesi mümkün oluyor. Bugün ne oluyor? Bu konuyu haberleştirenler hakkında soruşturmalar başlatılıyor. Gazeteciler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Haklarında ev hapsi veriliyor. Basın ve yayın kuruluşlarına erişim engelleri getiriliyor. İşte bu sabah bir televizyon kanalına daha kayyum atanmış. Gazetecileri susturarak gerçeği ortadan kaldıramazsınız. Televizyonları, haber sitelerini, medya hesaplarını kapatarak hakikati değiştiremezsiniz. Doğru hesaptan kaçmaz. Siz her şeyi tastamam, dosdoğru yaptığınızda medyadan, gazetecilerden korkmanıza gerek kalmaz.
"ÖZGÜR BASIN HAYAT KURTARIR"
Özgür basın hayat kurtarır. Bir yerde birileri inşaat yaparken demirden çalmışsa, basın bunu haber yapar, hayat kurtarır. Bir yerde birileri dolandırıcılıkla ceplerini dolduruyorsa, basın bunu haber yapar, aileleri kurtarır. Bir yerde birileri yolsuzluğa batmışsa, çürümüşse, basın bunu haber yapar, ülkeyi kurtarır. Gazetecilerin görevi soru sormaktır, araştırmaktır ve kamuoyunu bilgilendirmektir. Bir köşe yazısını beğenmeyebilirsiniz. Bir gazetecinin görüşlerine katılmayabilirsiniz de. Ama bütün bunların karşılığı bir haber sitesini tamamen erişime kapatmak değildir. Bir gazetecinin yıllardır kullandığı hesabını engellemek değildir. Bir televizyon kanalının kapatılması, başına kayyum atanması, TMSF'ye devredilip sözüm ona bağımsız gibi gösterilmesi değildir. Yargı eleştirileri susturmanın amacı haline getirilemez. Biz hukuk kuralları içerisinde görevini yapan, kamuoyunu bilgilendirmek için çalışan, gerçeklerin peşine düşen tüm gazetecilerin ve basın kuruluşlarının yanındayız.
Bizim ihtiyacımız iktidarın hoşuna giden haberleri yapan bir basın değil. Ne olsa olsun gerçeğin peşinden gidebilen özgür bir basındır. Gerçeklerin konuşulabildiği, gazetecilerin korkmadan sorabildiği, vatandaşın doğru bilgiye ulaşılabildiği bir ülkede ancak demokrasi güçlenir. Böyle bir ülkede ancak adalete yol atar. Bu vesileyle bu süreçte soruşturma ve baskılara maruz kalan tüm gazetecilere geçmiş olsun dileklerimi tekrar iletiyorum. Erişimi engellenen, kapatılan tüm yayın kuruluşlarına da sesleniyorum. Doğru bir iş yaptığınızdan eminseniz, mücadeleden asla vazgeçmeyin. Mecra değişir, bugün bir mecrayı kapatırlar, başka bir mecra doğar. Bugün bir hesabın önünü keserler, başka bir hesap alır yürür. Buradan da iktidara açıkça çağrıda bulunuyorum. Bu yanlışlardan bir an evvel dönün. Gazetecilerin ve medyanın üzerindeki baskılara son verin. Siz şu ülkeyi yönetme işinizi iyi yapın ya. Doğru işler yapın. Yanlışları yapıp da yanlışlar açığa çıkmasın diye basını susturmak bu ülkenin çıkışı değildir."
"BİR KİŞİ HEM DENETLEYEN HEM DE DENETLENEN GÖREVE GELEMEZ"
Devlet Denetleme Kurulu'nun başındaki kişinin Borsa İstanbul'da Başkan Yardımcısı yapıldığını, Yönetim Kurulu'na sokulduğunu kaydeden Babacan, o kişinin kendi görev yaptığı kurumu nasıl denetleyeceği sorusunu yöneltti. Babacan, "Bir kişi hem denetleyen hem de denetlenen göreve gelemez, Böyle bir şey yok. Dünyanın hiçbir yerinde yok. Böyle devlet yönetilmez" değerlendirmesini yaptı. Babacan, Devlet Denetleme Kurulu'nun bu yapıyla rahat çalışamayacağını belirterek, şunları kaydetti:
"İş yargıya da intikal etmiş durumda ama yargının bu kadar baskı altında ve yönlendirmeyle çalıştığı bir ülkede bu sürecin sağlıklı işlemesi mümkün olmayacak. Onun için hep söylüyoruz. Eğer bu fon dolandırıcılığı açığa çıksın, gerçekten suçu olan hesap versin, kirli olan, temiz olan ayıklansın istiyorsanız, bunun şu andaki şartlardaki yolu TBMM'de bir araştırma komisyonu kurulmasıdır. Bundan kaçmayın. İliç ile ilgili bu Meclis'te araştırma komisyonu kurulmadı mı? Kahramanmaraş'taki okul hadisesi ile ilgili kurulmadı mı? Kartalkaya ile ilgili kurulmadı mı? Yenidoğan Çetesi ile ilgili kurulmadı mı? Bir sürü bunun örnekleri var. Peki, mesele fon dolandırıcılığı olduğu zaman bunu niye yapmıyorsunuz? Korkmayın. Meclis'ten korkmayın. Meclis'e hesap vermekten korkmayın. Doğruysanız, gelin, TBMM çatısı altında ne oldu, ne olmadı bütün açıklığıyla, şeffaflığıyla ortaya koyalım."
"LEKELENMEME HAKKI 86 MİLYONUN HAKKI"
Babacan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın "lekelenmeme hakkına" ilişkin açıklamalarını hatırlatarak, lekelenmeme hakkının temel bir insan hakkı olduğunu söyledi. Babacan, hiç kimsenin suçu net bir şekilde ortaya çıkmadan onun peşinen suçlu olarak ilan edilemeyeceğini ve bu algıya sebep olacak hiçbir şey yapılamayacağını vurguladı. Babacan, şu ifadeleri kullandı:
"Ama anlaşılıyor ki şu anda bu hak yani lekelenmeme hakkı sadece iktidar ve şürekası için geçerli. Geri kalan vatandaşlarımızın böyle bir hakkı yok. Eğer bu ülkede gerçekten lekelenmeme hakkı olsaydı, sabahın köründe bir evin kapısını çalıp bir kadının ev haliyle olan video görüntülerini basına sunmak diye bir şey olur muydu? O kadıncağızın lekelenmeme hakkı yok mu, arkadaş? Daha sonra suçsuzluğu ortaya çıkıp beraat eden yüz binlerce insan ters kelepçeyle, kameralar önünde gözaltına alırken, hapse atılırken, milyonlarca insan hakkında terör örgütü üyeliği iddiasıyla soruşturma başlatılırken, bütün bunlar ifşa edilirken, insanlar yıllarca hapiste kalıp sonra tamamen suçsuz olduğu halde bunun olduğu ortaya çıkmış beraat etmiş iken bütün bu insanların lekelenmeme hakkı yok muydu arkadaş ya? Lekelenmeme hakkı sadece size mi ait? Etrafınızdaki kişilere mi ait? Lekelenmeme hakkı 86 milyonun hakkı."
"HER GÜN ADALETİ ÇİĞNEYİP EKONOMİYİ DÜZELTEMEZSİNİZ"
Türkiye'nin hukukun üstünlüğü endeksinde 143 ülke arasında 118'inci sırada olduğunu söyleyen Babacan, bu endeksin mahkemelerin gerçekten bağımsız olup olmadığını, herkesin kanun karşısında eşit olup olmadığını, iktidarın hukuk kurallarına uyup uymadığına baktığını dile getirdi. Babacan, "Yoksa gücü ele geçiren her yerde at koşturuyor mu diye bakıyor? Vatandaş hakkını arayabiliyor mu diye bakıyor? Bütün bu araştırmanın sonucunda o endeksteki yer ortaya çıkıyor" dedi. Bugün karşı karşıya olunan sorunun odağında tam da bu konuların olduğunu işaret eden Babacan, "Sorun hukuk devletinin katledilmiş olmasıdır. Sorun sivil toplumun, özgür basının, ifade özgürlüğünün yok edilmiş olmasıdır. Sorun tarafsız ve bağımsız yargının neredeyse tamamen ortadan kaldırılmış olmasıdır. Güçlü bir Türkiye'nin temeli ancak ve ancak hukukun üstünlüğüyle sağlanır. Adaletin olmadığı yerde güven olmaz. Hukukun üstünlüğünün olmadığı yerde ekonomi düzelmez, kalıcı refah olmaz, toplumsal huzur ve demokrasi olmaz. Siz her gün hukuku ve adaleti çiğneyip bu ülkenin ekonomisini düzeltemezsiniz. Türkiye'yi hukukun üstün olduğu, yargının bağımsız olduğu, basının özgür olduğu bir ülke haline getirmeden bu işleri çözemezsiniz" diye konuştu.
Babacan, ekonomi meselesinin artık ülkenin bir beka meselesi haline geldiğine dikkat çekerek, "Çünkü ekonominiz güçlü değilse, ülkenin güvenliği ve savunmasıyla ilgili gerekli adımları atamazsınız. Evet, savunma sanayimizle gurur duyuyoruz. Oradaki teknolojik ilerlemeyi gerçekten çok büyük bir takdirle karşılıyoruz. Daha da iyi olsun istiyoruz ama bu ekonomiyle bu kadar. Bir de ülkenin ekonomisinin güçlü olduğunu düşünün. Bizim o 2023'te hedeflediğimiz 2 trilyon dolarlık hedefe bugün itibariyle 2,5 trilyonluk hedefe ulaşmış bir ekonomik büyüklükle nasıl bir savunma sanayisi oluşturabilirdiniz, nasıl bir teknolojiye ulaşabilirdiniz, bir de onu hayal edin. Bu ülkenin potansiyeli var. Bu ülkenin insan kaynağı var. Bu ülkenin birikimi var. Var, var. Ama siz adaleti, hukuku yok ederseniz, güveni yerle bir ederseniz ekonomi zayıf düşer. Ekonominin zayıf olduğu bir ülkede güvenlik ve savunma konusunda gerekenleri yapmanız mümkün olmaz" değerlendirmesini yaptı.
"OLDU-BİTTİYE Mİ GETİRMEYE ÇALIŞACAKSINIZ"
Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na ilişkin de değerlendirmelerde buluna Babacan, "Son haftalarda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalandığı söylenen, henüz görmediğimiz, bir savunma anlaşmasının hangi ihtiyaca dayandığı, hangi tehdide karşı yapıldığıyla ilgili de bugüne kadar herhangi bir açıklama duymadık. 'Anlaşma yaptık' diyorlar. Anlaşmanın metni hala ortada yok ya. Ben anlamadım bu işten. Ben Avrupa Birliği Bakanlığı yapmış, Dışişleri Bakanlığı yapmış bir kardeşiniz olarak ben bu işten bir şey anlamadım. Ne demek? 'Anlaşma yaptık'. Yaptıysan, göster anlaşmayı. Yok. Ya, en de sonunda sen bunu Meclis'e getirmeyecek misin? Neyi, kimden saklıyorsun? Gizlemeye çalıştığın ne? Acaba çok hızlı bir gece yarısı, oldu-bittiye mi getirmeye çalışacaksınız" dedi.
ABD Başkanı Donald Trump'ın gazetecilere Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili açıklamasını hatırlatan DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, şunları söyledi:
"Şimdi dün Trump'ın bu açıklamasından sonra artık bu anlaşmaya hep beraber ciddi bir ihtiyatla bakmamız lazım. Çünkü bu dış politika ve dış güvenlik meselelerinde bazen sonucu kime yarıyor diye bakmak lazım. Başlangıcı, sebebi, hedefinden öte. Bunun sonucu kimin içine yarıyor? Bu anlaşmanın sonucu Amerika'nın, Trump'ın işine yarıyormuş, onu öğrendik. Ama Türkiye'nin ne işine yarayacak? İslam ülkelerinin ne işine yarayacak? Bu konuda henüz bir açıklama yapılmış değil. Türkiye, İslam ülkeleri arasında bir tarafın karşısında, bir tarafın yanında mı yer alacak? Bir çatışmanın bir tarafı mı olacak? Türkiye'nin bir arabulucu rolü vardı, hatırlıyor musunuz? Yıllarca biz arabulucuyduk. Arabuluculuk hikayemiz vardı ya. Birleşmiş Milletler'in Dünya Arabuluculuk Merkezi bir ara İstanbul'da kurulsun diye biz uğraştık, gerçekten önemli bir işti o. Çünkü Türkiye hep barıştan yana oldu. 'Savaşlarda taraf olalım' değil, 'Savaşan tarafları barıştıralım'dan yana oldu Türkiye. Böylece itibar kazandık. Böylece dünyadaki konumunuz güçlendi, yükseldi."





