Marty Supreme, klasik Amerikan rüyası anlatılarını tersyüz ediyor. Film, ‘çalışırsan başarırsın’ mitiyle yüzleşiyor ve başarıya ulaşmanın insanı nasıl dönüştürdüğünü sorguluyor.
Bağımsız yönetmen Josh Safdie’nin yeni filmi Marty Supreme, Timothée Chalamet’in canlandırdığı masa tenisçisinin varoluşsal mücadelesini ve sınıfsal eşitsizlikler karşısında başarıya “ulaşmamanın” bedelini anlatıyor.
Marty Supreme, ilk bakışta tanıdık bir yerden açılıyor: masa tenisi, turnuvalar, rekabet, yükselme arzusu. Spor filmlerinin alışıldık ritmi… Ama film ilerledikçe bu zemin hızla çatlıyor. Ortada anlatılan şey, bir sporcunun başarı hikâyesinden çok daha fazlası. Asıl mesele; kimlik arayışı, takıntı, kendini aşma zorunluluğu ve bunun ağır bedelleri.
Timothée Chalamet’in röportajlarında sıkça vurguladığı “hiçbir şeyi sahada bırakmama” hâli, filmin hem ana karakterine hem de oyunculuğun tonuna doğrudan sinmiş durumda. Marty Mauser, yeteneğiyle değil; ısrarıyla, inatçılığıyla ve zaman zaman kendini tüketen hırsıyla var olan bir karakter. Film de tam bu noktada başarı mitini parlatmak yerine didiklemeyi tercih ediyor.
BİR ANTİKAHRAMAN
Chalamet’in canlandırdığı Marty, bilinçli olarak “sevilesi” kılınmayan bir karakter. Kırılgan ama sevecen değil; hırslı ama ilham verici bir figür de değil. Film, Marty’nin kararlılığını alkışlamak yerine şu soruyu önümüze koyuyor:
Bir insan, tek bir hayalin peşinden giderken geriye ne bırakır?
Marty’nin masa tenisi masasında kazandığı her puan, hayatının başka bir alanında açılan bir boşlukla dengeleniyor. Başarı burada doğrusal bir ilerleme değil; yalnızlaşma, bedensel yıpranma ve duygusal kopuşlarla birlikte ilerleyen bir süreç. Film, “kazanmak” fikrini rahatlatıcı bir hedef olmaktan çıkarıp rahatsız edici bir zorunluluğa dönüştürüyor.
1950’ler atmosferi filmde nostaljik bir süs olarak kullanılmıyor. Aksine, dönemin erkeklik anlayışı, rekabet kültürü ve “kendini kanıtlama” takıntısı, Marty’nin iç dünyasını biçimlendiren baskıcı bir arka plan oluşturuyor. New York’tan Tokyo’ya uzanan yolculuk, coğrafi bir ilerlemeden çok, karakterin içsel yabancılaşmasının haritası gibi işliyor.
Bu yönüyle Marty Supreme, klasik Amerikan rüyası anlatılarını tersyüz ediyor. “Çalışırsan başarırsın” vaadini sorgularken, başarıya ulaşmanın insanı neye dönüştürdüğünü soruyor.
CHALAMET'İN OYUNCULUĞU: GÖSTERİ DEĞİL YORGUNLUK
Timothée Chalamet’in bu rolü kariyerinin zirvelerinden biri olarak görmesi boşuna değil. Ortada büyük bir oyunculuk şovu yok; aksine içe doğru çöken, giderek ağırlaşan bir performans var. Fiziksel dönüşüm, masa tenisi sahnelerindeki disiplin kadar; sessizlikler, bakışlar ve duraksamalar da filmin taşıyıcı unsurları.
Chalamet, Marty’yi sevimli kılmaya çalışmıyor. Yıldız cazibesini geri çekiyor, parlamayı reddediyor. Bu cesur tercih, seyirciyle kurulan ilişkiyi konforlu olmaktan çıkarıp daha dürüst bir yere taşıyor. Tam da bu nedenle performans “iyi oynanmış” değil, adeta taşınmış gibi duruyor.
MASA TENİSİ SAHNELERİ: ESTETİK DEĞİL BASKI
Filmde masa tenisi sahneleri, klasik spor filmlerindeki koreografik coşkudan özellikle kaçınıyor. Kamera çoğu zaman topu değil; Marty’nin yüzünü, terleyen ellerini, raketin masaya çarpışını takip ediyor. Dar kadrajlar, hızlı kesmeler ve klostrofobik planlar, oyunu bir eğlence alanı olmaktan çıkarıp bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürüyor.
Masa burada bir spor alanı değil; kaçışı olmayan bir ring.
Marty Supreme, temposunu büyük dramatik anlarla değil, biriken gerilimle ayakta tutuyor. Film boyunca gerçek bir “rahatlama” anı yok. Kazanılan maçlar bile ferahlık değil, yeni bir yük gibi hissettiriyor. Seyirci, Marty’yle birlikte sürekli tetikte kalıyor; çünkü karakterin hayatında sığınılacak güvenli bir alan yok.
EĞER MARTY YOKSUL OLMASAYDI
Marty’nin hikâyesi yalnızca kişisel bir tutkunun değil, ekonomik dışlanmışlığın hikâyesi. Masa tenisi onun için bir hayal değil; kaçış, var olma ve kendini kanıtlama alanı. Peki sistem Marty’yi erken fark etseydi, maddi zorluklar bu kadar belirleyici olmasaydı ne olurdu?
Film, başarının “çalışana geldiği” masalını tekrar etmek yerine çok daha rahatsız edici bir gerçeği gösteriyor: Kapitalizm yeteneği beslemez; ona yatırım yapmaya değer olup olmadığına karar verir.
Spor, tıpkı sanat gibi, kamusal bir hak değil; piyasa değerine indirgenmiş bir alandır. Koçlara, salonlara, ekipmana, zamana ve sağlığa erişimi olmayanlar için yetenek tek başına bir anlam taşımaz. Bu yüzden Marty’nin her maçı, yalnızca sportif değil; sınıfsal bir çatışmadır.
Marty’nin hırsı bir karakter kusuru değil; sistemin ürettiği bir zorunluluktur. Başka seçeneği olmadığı için masa tenisine tutunur. Film bu nedenle başarıyı bir ödül değil, hayatta kalmanın yan ürünü olarak gösterir.
ELEŞTİRMENLER, ÖDÜLLER VE OSCAR YARIŞI
Bu rahatsız edici dürüstlük, eleştirmenlerin de ortaklaştığı bir nokta oldu. Film, “konfor alanını reddeden” bir spor filmi olarak tanımlandı. Chalamet’in performansı ise kariyerinin en riskli ve en belirleyici işi olarak öne çıktı.
Bu karşılık, ödül sezonunda da somutlaştı. Timothée Chalamet, 2026 Critics Choice Awards’ta “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazanarak bu performansın yalnızca iddialı değil, belirleyici bir iş olduğunu tescilledi. Bu ödül, onu Oscar yarışında da en güçlü adaylardan biri hâline getirdi.
Eğer Oscar gelirse, bu yalnızca bir oyunculuk ödülü olmayacak; başarı anlatılarını sorgulayan bir filmin ana damarına verilmiş bir onay olacak.
Marty Supreme, “en iyisi olmak” fikrini alkışlamıyor.
Onu masaya yatırıyor.
Ve seyirciden şu soruyla salondan çıkmasını istiyor:
Gerçekten ne pahasına?
Çünkü her kazanan, kaç kişinin kaybettiğini gizler.