Uluslararası hukukun arka planında İsrail-İran savaşı

Ortadoğu bir kez daha savaşın eşiğinde. İran yönetimi uzun süreli bir yıpratma savaşına (guerre d’usure) hazır olduğunu açıkça ilan etti. Tahran’a göre bu savaş yalnızca bölgesel kalmayacak; Amerikan ekonomisini ve küresel ekonomiyi de ciddi biçimde sarsacaktır. Bu açıklamadan önce ticari gemilere yönelik saldırılar gerçekleşti ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler tehdit edildi. Hatta tehdit edilen ticari gemilerden birinin Bangkok adlı gemi olduğu basına yansıdı. Bu bilgi uluslararası kamuoyuna France 24 tarafından duyuruldu. Körfez’de enerji tesislerinin hedef alınması ise yaşanan gerilimin yalnızca askeri bir çatışma olmadığını, aynı zamanda ekonomik ve stratejik bir savaş olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Bugün yaşanan kriz yalnızca İsrail ile İran arasındaki askeri bir gerilim değildir; enerji güvenliği, doğal kaynaklar, bölgesel nüfuz ve küresel ekonomik dengelerle doğrudan bağlantılıdır.

Amerika Birleşik Devletleri ise bu müdahaleleri çoğu zaman tanıdık gerekçelerle savunmaktadır: rejim değişikliği, nükleer silah üretimini engelleme ve bölgesel güvenliği sağlama. İlk bakışta bu söylemler hukuki ve ahlaki bir meşruiyet çerçevesi sunuyor gibi görünmektedir. Ancak uluslararası hukukun arka planına bakıldığında, resmi söylemlerin ardında gizlenen saiklerin yalnızca güvenlik gerekçeleriyle açıklanamayacağı görülmektedir. Uluslararası sistemde müdahaleler çoğu zaman hukuk, barış ve güvenlik diliyle anlatılır. Fakat bu söylemlerin gerisinde çoğu zaman çok daha somut bir gerçeklik vardır: stratejik çıkarlar, enerji kaynaklarına erişim ve bölgesel güç mücadelesi.

İran örneğinde de tartışma tam olarak bu noktada yoğunlaşmaktadır. Mesele yalnızca nükleer faaliyetler değildir. İran’ın sahip olduğu uranyum zenginliği, enerji kaynakları ve jeopolitik konumu bu gerilimin merkezinde yer almaktadır. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca güvenlik değildir; mesele aynı zamanda kaynaklara erişim, bölgesel nüfuz ve siyasi denetimdir. Uluslararası hukuk dili çoğu zaman bu tür müdahalelerin meşrulaştırılmasında kullanılmaktadır. Ancak hukukun arka planına bakıldığında görülen tablo çoğu zaman çok daha nettir.

Uluslararası hukukta bir devletin başka bir ülkedeki silahlı grupların eylemlerinden sorumlu tutulabilmesi için kontrol meselesi belirleyici hale gelir. Bu noktada özellikle effective control kriteri önem taşımaktadır. Effective control yaklaşımına göre bir devletin sorumlu tutulabilmesi için yalnızca finansman sağlaması, eğitim vermesi ya da askeri destek sunması yeterli değildir. Sorumluluğun doğabilmesi için o devletin söz konusu silahlı grubun belirli operasyonları üzerinde somut ve operasyonel bir kontrol kurduğunun gösterilmesi gerekir. Başka bir ifadeyle yalnızca genel destek değil, belirli actions spécifiques üzerinde gerçek bir yönlendirme aranır.

Bu tartışmanın en önemli örneklerinden biri Nicaragua olayıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Nikaragua’daki Contras grubuna yardım ettiği, onları eğittiği ve desteklediği bilinmektedir. Buna rağmen Uluslararası Adalet Divanı, ABD’nin bu grubun spesifik operasyonlarını doğrudan yönettiğinin kanıtlanamadığını belirtmiş ve bu nedenle effective control kriterinin sağlanmadığı sonucuna varmıştır. Bu karar uluslararası hukukta devlet sorumluluğunun sınırlarını belirleyen en önemli örneklerden biri olarak kabul edilmektedir.

Ancak tartışma burada bitmemektedir. Uluslararası ceza hukuku alanında farklı bir yaklaşım da ortaya çıkmıştır. Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Tadić davasında geliştirilen yaklaşım, silahlı gruplar üzerindeki kontrolün yalnızca dar anlamda değerlendirilmemesi gerektiğini savunur. Bu çerçevede global control, yani genel kontrol kriteri ortaya konmuştur. Bu yaklaşıma göre bir devletin sorumlu tutulabilmesi için her bir operasyonu doğrudan yönetmesi şart değildir. Eğer bir devlet silahlı grupları organize ediyor, finanse ediyor, eğitiyor ve stratejik yönlendirme sağlıyorsa, bu durum söz konusu devletin o yapı üzerinde genel bir kontrol kurduğunu gösterebilir. Bu perspektiften bakıldığında bazı hukukçular, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgesel çatışmalardaki rolünün yalnızca dolaylı destek olarak değil, daha geniş bir global control ilişkisi içinde değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.

Bu noktada bir başka önemli boyut da droit pénal international, yani uluslararası ceza hukukudur. Uluslararası ceza hukuku yalnızca devletleri değil, aynı zamanda bireyleri de doğrudan sorumlu kılar. Soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar gibi ağır ihlaller söz konusu olduğunda sorumluluk yalnızca devlet düzeyinde kalmaz; bu suçları planlayan, emreden ve uygulayan bireyler de uluslararası hukuk önünde sorumlu hale gelir. Bu tür ihlaller aynı zamanda jus cogens olarak bilinen emredici uluslararası hukuk normlarının ihlali anlamına gelebilir. Jus cogens normları uluslararası toplumun tamamı için bağlayıcıdır ve hiçbir istisnaya izin vermez.

Devletin uluslararası sorumluluğunun doğabilmesi için ise üç temel unsurun birlikte bulunması gerekir. Öncelikle uluslararası hukuka aykırı bir fiilin varlığı gerekir; yani fait illicite. İkinci olarak bu fiilin bir zarara yol açması gerekir; yani dommage. Son olarak ise fiil ile zarar arasında açık bir nedensellik bağı bulunmalıdır; yani lien de causalité. Ancak uluslararası siyasetin pratiğinde devletler çoğu zaman tam da bu noktada sorumluluktan kaçmaya çalışır. Müdahale ederler ama doğrudan üstlenmezler. Silahlı grupları desteklerler ama operasyonları yönetmediklerini söylerler. Böylece fait illicite ile dommage arasındaki lien de causalité bulanıklaştırılır.

İsrail–İran savaşı yalnızca iki devlet arasında yaşanan bir askeri gerilim değildir. Bu savaş aynı zamanda uluslararası hukukun nasıl yorumlandığını, devletlerin sorumluluktan nasıl kaçmaya çalıştığını ve büyük güçlerin hukuku nasıl araçsallaştırabildiğini göstermektedir. Üstelik bu gerilim yalnızca İran ve İsrail’i değil, bölgedeki diğer devletleri de doğrudan etkilemektedir. Türkiye açısından bakıldığında İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji akışını tehdit eden hamleleri enerji güvenliği açısından ciddi riskler yaratmaktadır. Aynı zamanda bölgesel nüfuz mücadelesinin sertleşmesi Türkiye’nin Orta Doğu ve Kafkasya’daki stratejik dengelerini de doğrudan etkileyebilecek bir gelişmedir.

Ortaya çıkan tablo oldukça açıktır. Resmi söylem güvenliktir. Ancak uluslararası hukukun arka planına bakıldığında görülen tablo çoğu zaman farklıdır. Müdahaleler hukuk diliyle anlatılır, fakat sahada belirleyici olan çoğu zaman güç siyasetidir. Ortadoğu’da bir kez daha hukuk değil, güç konuşmaktadır.