Uğultulu Tepeler bu kez kalbe değil göze hitap ediyor

Sinema tarihi boyunca defalarca yeniden yorumlanan Uğultulu Tepeler, bu kez çağdaş pop estetiğinin dikkat çeken yönetmenlerinden Emerald Fennell imzasıyla yeniden perdeye taşındı. Yönetmenin daha önce Promising Young Woman ve Saltburn ile kurduğu stilize ve provokatif sinema dili düşünüldüğünde, Emily Brontë’nin karanlık dünyasıyla kuracağı ilişkinin merak uyandırmaması mümkün değildi.

Başrollerde Catherine olarak Margot Robbie ve Heathcliff rolünde Jacob Elordi yer alıyor. Film, romantik bir yakınlaşma olarak başlayıp giderek yıkıcı bir bağımlılığa dönüşen ilişkiyi merkezine alarak klasik metni modern bir duygusal çerçevede yeniden yorumlamayı amaçlıyor.

Ne var ki ortaya çıkan sonuç, estetik açıdan etkileyici olsa da duygusal ağırlığını taşıyamıyor.

Filmin en güçlü yanı tartışmasız görsel dünyası. Sisli Yorkshire tepeleri, sert doğa dokusu ve gotik atmosfer büyük bir özenle kurulmuş. Kamera, karakterlerin iç dünyasından çok doğanın melankolisine yaslanıyor; her kare neredeyse tablo hissi yaratıyor.

Ancak bu görsel yoğunluk oyunculuklara aynı ölçüde yansımıyor. Robbie’nin Catherine yorumu zaman zaman fazla kontrollü ve bilinçli görünürken, Elordi’nin Heathcliff’i karakterin taşıması gereken içsel şiddeti tam anlamıyla dışa vuramıyor. İkili arasındaki ilişkinin merkezinde olması gereken o kaçınılmaz çekim film boyunca tam anlamıyla kurulmadan kalıyor.

Ayrıca film çoğu zaman beklenmedik biçimde Fifty Shades of Grey ve Twilight gibi popüler romantik anlatıları hatırlatıyor. İlginç olan ise, her iki yapımın da kendi türleri içinde daha tutarlı bir duygusal evren kurabilmiş olması.

Filmin özellikle son bölümlerinde hissedilen ton, modern gotik sinemanın güçlü örneklerinden Nosferatu ile dikkat çekici bir yakınlık kuruyor. Her iki film de aşkı romantik bir ideal olmaktan çok, karanlık bir çekim alanı olarak ele alıyor ancak yine de Nosferatu özellikle oyuncu yönetmeni açısından çok daha başarılı bir yeniden çevrimdi. Nosferatu, atmosferini karakterlerin psikolojisiyle bütünleştirirken Uğultulu Tepeler çoğu zaman atmosferi anlatının önüne yerleştiriyor. Böylece karanlık hissedilen bir duygu olmaktan çıkıp seyredilen bir estetik unsura dönüşüyor.

19. yüzyıl İngiltere’sinde, Yorkshire’ın rüzgârlı coğrafyasında dünyaya gelen Emily Brontë, hayatının büyük bölümünü Haworth’taki aile evinin sınırları içinde geçirdi. İç dünyasına yönelen bir yazar olarak şiirler yazdı, hayal gücünde kurduğu evrenleri kaleme aldı. Okurla buluşan tek romanı Wuthering Heights ise zamanla edebiyat tarihinin en sarsıcı eserlerinden biri hâline gelecekti. Ancak Brontë, eserinin yaratacağı kalıcı etkiyi göremeden, yayımlanışından kısa süre sonra genç yaşta hayatını kaybetti.

Brontë’nin metni aşk hikayesi olarak nam salsa da anlatı, aşkın güç ilişkileri, sınıf farkları ve sahip olma arzusu içinde nasıl dönüşüp bozulduğunun göstergesiydi. Fennell’in yorumu bu sertliği tamamen reddetmese de onu daha estetik ve romantize edilmiş bir yüzeye taşıyor.

Brontë okuru huzursuz etmeyi amaçlarken, film izleyiciyi görsel bir cazibenin içine davet ediyor. Oysa romanın asıl etkisi, tam da bu cazibeyi parçalayabilmesinde yatıyordu. Uğultulu Tepeler’i kalıcı kılan şey büyülemek değil, konfor alanını bozabilmesiydi.

Uğultulu Tepeler’in gotikliği doğadan değil, toplumsal yapılardan doğar. Ev, aile ve miras düzeni romanın gerçek karanlığını oluşturur. Catherine’in özgürlüğü toplumsal beklentiler altında aşınırken, sonraki kuşak aynı kaderi devralır; aşk bir kurtuluş değil, çoğu zaman bir iktidar biçimine dönüşür. Film ise bu tarafları neredeyse görmezden gelerek hikâyeyi daha bireysel bir trajediye indirgiyor.

Bir romanı sinemaya taşımak, onu birebir tekrar etmek değil, yeniden yorumlamaktır. Uğultulu Tepeler’in her uyarlaması hikâyenin başka bir yönünü öne çıkarırken doğal olarak başka bir yönünden vazgeçer. Belki de bu eserin sinema için asıl zorluğu, seyirciyi rahatlatmak yerine huzursuz etmeyi gerektirmesidir.

Hiçbir uyarlamanın kesin bir karşılık bulamaması da tam olarak buradan gelir: Brontë’nin romanı hâlâ tam anlamıyla ele geçirilemeyen bir metindir.

Aşk, nefret, tutku, kıskançlık ve ayrılık… İnsan anlatılarının en eski duyguları. Sinema bu duyguları her kuşakta yeniden üretmeye çalışıyor; ancak onları gerçekten yeni bir biçimde hissettirmek giderek zorlaşıyor.

Fennell’in Uğultulu Tepeleri görsel açıdan büyüleyici, atmosfer olarak güçlü; fakat duygusal anlamda mesafeli bir deneyim sunuyor.