Güncel

Tutuklu İBB yöneticisi Ramazan Gülten: Maya bana dışarıdaki hayatın devam ettiğini hatırlatıyor

İBB davası kapsamında tutuklu bulunan Ramazan Gülten, cezaevinden kaleme aldığı mektubunda hem yargılamaya ilişkin değerlendirmelerini hem de kızı Maya ile yaşadığı duygusal anları anlattı.

İBB davası tutuklu sanıklarından İBB Genel Sekreter Yardımcısı ve İmar Şehircilik Daire Başkanı Ramazan Gülten, mektubunda, "Cezaevinde geçen günleri saymamaya çalışıyorum ama Maya’nın adımlarını sayıyorum. Geçen günler geride bıraktığımız zamanı, Maya’nın her yeni adımı ise önümüzde duran hayatı anlatıyor. Kaçırdığım ilk adımlarının hüznü elbette içimde kalacak. Ama önümüzde birlikte atacağımız binlerce adım var. Bir gün açık görüş salonunun sınırları içinde değil; sokakta, parkta, deniz kenarında, istediğimiz yere doğru yan yana yürüyeceğiz. O gün geldiğinde Maya belki bugünkü yürüyüşlerimizi hatırlamayacak. Ama eşimle ben hiç unutmayacağız" diye yazdı.

Gülten'in BirGün'de yayımlanan mektubunun tamamı şöyle:

"Nazım’ın 'Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler' şiiri, mahpusluğun ilk günlerinin başucu şiiridir. Büyük şair, direncin, umudun ve zamana karşı duruşun formülünü vermiştir adeta.

Ben de şiirdeki öğütlere uygun yaşamaya çalışıyorum. Bu yüzden cezaevinde geçen günleri saymıyorum. Önümüzdeki aydınlık günleri düşleyerek geçiriyorum zamanı; okumaya, çalışmaya gayret ediyorum. Ancak İBB davasında birinci dalga tutukluları geçtiğimiz günlerde 500. günü devirdiler. Bu mektup için ben de hesapladım: Tutukluluğumun 487. günü olmuş.

Mahkeme devam ediyor. Tutuklu sanıkların savunma yaptığı birinci celse, iki tutuklunun eksik savunması ve Ekrem Başkan’ın ise savunma yapamamasıyla tamamlandı. Tutuksuz sanıkların savunma yaptığı ikinci celse gece saat birlere kadar sürüyor. Kelimenin tam anlamıyla sabahlara kadar yargılanıyoruz.

Bu yargılanma tecrübesinin düşündürdüklerinden birkaç başlığı sizlerle de paylaşmak isterim.

Devletin vatandaşa karşı yükümlülüklerini yerine getirmekle görevli çalışanlara, memurlara ve bu hizmetlerin düzenlenmesi, önceliklendirilmesi ve denetlenmesiyle görevli bürokrasiye karşı tarihsel bir tepki olduğu söylenebilir.

Devlet geleneğimize Tanzimat’la giren memurluk ve bürokrasi, hem merkezde hem de taşrada işleyişi düzenleyen yeniliklerin taşıyıcıları oldular. Eski düzenin kalıntılarının gösterdiği direnç ve yetkilerinin ötesine geçerek halka eziyet eden mensuplarının katkısıyla bürokrasiye karşı zaman içinde bir tepki oluştu. Seksenli yıllardaki 'Benim memurum işini bilir' anlayışının yarattığı dejenerasyonla bugüne kadar geldik. Ancak her dönemde memuriyet ve bürokrasi, ülkedeki ve dünyadaki yeniliklerin de taşıyıcısı olmuştur.

Tüm olumsuz örneklere ve sapmalara rağmen halkına hizmet etmeye çalışan, onun mutluluğu için çaba gösteren ve bu olumsuz bakışı mevzuata ve kamu yararına bağlılığıyla yıkan memur Teomanların varlığını biliyoruz.

Mahkemede karşılaştığımız ise örneğin bir inşaat projesinin hayata geçirilmesinde uyulması gereken kuralların 'bürokratik zorluk' olarak değerlendirilmesi ve bu süreçlere farklı bir anlam yüklenmesidir.

Bütün belediyelerde karşılaştığım bir durumdur: İlgili kişiler, 'Belediye ruhsatımızı, iskânımızı vermiyor' diyerek kendi sorumluluklarını bir kuruma yükler ve muhataplarının karşısına kurumsal bir zorluk çıkarırlar.

İnşaat ruhsatı; mimari, statik, elektrik, mekanik ve peyzaj gibi bir dizi projeden, bu projelerin müelliflerinden, yapı denetimi, şantiye şefliği ve müteahhitlik gibi statülerden oluşan çok katmanlı bir belgedir. Bunlardan herhangi birinin eksikliğinde belge düzenlenmez. Ancak gecikmenin sorumlusu her zaman belediyeymiş gibi anlatılır.

İskân süreci de benzer şekilde, birbirine bağlı ve koşullu işlemlerden oluşur. Bu işlemleri tamamlamak ilgililerin sorumluluğundadır. Kullanıcıların sıkıştırması karşısında başvurulan ilk bahane ise 'Belediyeye başvurduk, iskânımızı vermiyor' olur. Vatandaş bir hışımla belediyeye gidip hesap sorduğunda, çoğu zaman ilgililerin kendi sorumluluklarını yerine getirmediği ortaya çıkar.

Bu bahanenin arkasındaki dayanak, memur ve bürokrasi karşıtlığı ile seksenli yılların yarattığı dejenerasyondur.

Vatandaşlara gerçeği nasıl anlattıysak, mahkeme huzurunda da gerçekleri belgeleriyle ortaya koymaya devam edeceğiz.

Kamuoyuna da çokça yansıdı; iddianame, beyanlar üzerine kurulu bir anlatıma sahip. Bu beyanlara karşı bizler de resmî/gerçek bilirkişi raporlarına, kanun ve yönetmeliklere, resmî evraklara dayanan savunmalarımızı yaptık, beyanlarımızı verdik.

Burada benim için asıl mesele, bir beyanı muteber kılanın ne olduğudur. Vatandaşa söylenen ve inanması kolay olan 'Belediye vermiyor' söyleminde olduğu gibi; 'Duydum.', 'Bana öyle söylendi.', 'Öyle olduğunu varsaydım' şeklindeki ifadeler de iddianamede dayanak olarak karşımıza çıkıyor. Oysa biz savunmalarımızda somut bilgi ve belgelere dayanarak bu beyanlara ilişkin değerlendirmelerimizi ortaya koyuyoruz.

Sonuçta tartıştığımız şey yalnızca beyanların kendisi değil, bu beyanların hangi somut bilgi ve belgelerle desteklendiğidir.

Sadece İBB dosyasında beş tutuklu şehir plancısı var. Diğer belediye operasyonları ve Tayfun Kahraman’la birlikte 10’dan fazla şehir plancısı tutuklu.

Kentlerin sağlıklı, düzenli ve risklere karşı dayanıklı gelişmesini önceleyen; kentsel imkânları dengeli, akılcı ve bilimsel biçimde düzenleyen şehir planlama mesleğinin temelinde kamu yararı vardır.

Kaçak yapılaşmayla mücadele etmek, imar planına uygun projelerin hazırlanmasını ve yapıların bu projelere uygun biçimde hayata geçirilmesini sağlamak, şehir planlama ve imar süreçlerinin temel sorumlulukları arasındadır. Bu süreçlerde görev alan meslek insanlarının yaptıkları değerlendirmelerin; planlama ilkeleri, ilgili mevzuat, kamu yararı ve somut bilgi ve belgeler çerçevesinde ele alınmasının önemli olduğuna inanıyorum.

Mesleğinin gereklerini ve mevzuatı titizlikle uygulayan bütün şehir plancılarına ve imarcılara selamlarımı iletiyorum.

İçeriden dışarıya yazdığım ilk mektubumda sevgili eşim için 'İyi bir düellocudur' demiştim. Tek başına geçirdiği riskli hamilelik sürecini büyük bir cesaretle tamamladı. Mayamız dünyaya geldi; ailemize yeni bir düellocu katıldı.

O günden beri eşim, benim eksik kaldığım her yerde Maya’ya hem kendi sevgisini verdi hem de benim sevgimi taşıdı. Onun ilklerine benim yerime de tanıklık etti; gördüklerini, hissettiklerini bana anlatarak beni kızımızın büyüyen dünyasının içinde tutmaya çalıştı. Ben içeride kaçırdığım zamanın hüznünü yaşarken, o dışarıda hem Maya’yı büyüttü hem de benim babalığımı eksiltmemek için uğraştı.

Savunmamı yaparken kızımızın birçok ilkini kaçırdığımı, hiç değilse yaş gününü ve ilk adımlarını kaçırmak istemediğimi söylemiştim. Tutukluluğun devamı kararıyla onları da kaçırdım.

Şimdi kızımla açık görüş salonunda oradan oraya yürüyor, saklambaç oynuyoruz. Cezaevinin verdiği taze meyveleri bile ikram edemediğim kızımla, kantinden sipariş ettiğimiz kuru üzümü inatla, iştahla yiyoruz.

Onun ilk adımlarını göremedim ama şimdi attığı her adımı seyrediyorum. Küçücük ayaklarıyla açık görüş salonunun bir ucundan ötekine yürürken, bana dışarıdaki hayatın devam ettiğini hatırlatıyor Maya. Büyüyor, öğreniyor, düşüyor, kalkıyor ve yeniden yürüyor.

Belki de direncin en yalın hâli bu: Düştüğün yerden kalkıp yeniden yürümek.

Cezaevinde geçen günleri saymamaya çalışıyorum ama Maya’nın adımlarını sayıyorum. Geçen günler geride bıraktığımız zamanı, Maya’nın her yeni adımı ise önümüzde duran hayatı anlatıyor.

Kaçırdığım ilk adımlarının hüznü elbette içimde kalacak. Ama önümüzde birlikte atacağımız binlerce adım var. Bir gün açık görüş salonunun sınırları içinde değil; sokakta, parkta, deniz kenarında, istediğimiz yere doğru yan yana yürüyeceğiz.

O gün geldiğinde Maya belki bugünkü yürüyüşlerimizi hatırlamayacak.

Ama eşimle ben hiç unutmayacağız."