Türkiye'de ötekileştirme geleneği! Muhalefetin bitmeyen “sınavı”

Türkiye’de siyaset, çoğu zaman iktidar mücadelesinden ibaret değildir.

Asıl mesele şudur: Muhalefete ne kadar tahammül ediliyor?

Çünkü bu ülkede muhalefet, neredeyse her dönemde ya “fazla ileri gitmekle” ya da “fazla konuşmakla” suçlandı. Ötekileştirme ise bu suçlamanın en kullanışlı aracı oldu.

Dönemler değişti, iktidarlar değişti; ama refleks pek değişmedi.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında, Mustafa Kemal Atatürk döneminde, muhalefet meselesi bugünkü anlamıyla ele alınamaz. O yıllarda hedef alınan kişiler değil, Cumhuriyet’e alternatif siyasal düzenlerdi. Hilafet, saltanat ve Cumhuriyet’i geriye çevirme potansiyeli taşıyan yapılar sistem dışına itildi. Şeyh Sait İsyanı sonrası çıkarılan Takrir-i Sükûn ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması bunun örnekleridir.

Bu durum normal bir siyasi hareket değil, kurucu bir istisnaydı. Asıl mesele de burada. Zamanla, bu istisna sanki normal bir şeymiş gibi algılanmaya başlandı.

İsmet İnönü döneminde devletin dili sertleşti. II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde “beka” her şeyin önüne geçti. Ötekileştirme bu kez kimlik ve güvenlik ekseninde ilerledi. Varlık Vergisi ile gayrimüslimler, Doğu politikalarıyla Kürtler, Soğuk Savaş refleksiyle sol çevreler hedefe girdi.

Muhalefet vardı, çok partili hayata geçildi; ama muhalefet devletle yarışamazdı. Bu bir düşmanlık değil, kontrol anlayışıydı. Yine de muhalefetin alanı dardı.

Demokrat Parti döneminde, tablo tersine döndü ama yöntem aynı kaldı. Bu kez ötekiler CHP, üniversiteler, basın ve aydınlardı. Vatan Cephesi, muhalefetin nasıl gayrimeşrulaştırıldığının en açık örneğidir. İsimlerin radyodan okunması, “biz” ve “onlar” ayrımının resmileşmesiydi.

Muhalefet artık rakip değil, engel olarak görülüyordu.

Bu dönem, bize sandıkların demokrasinin tek koşulu olmadığını gösterdi. Yani seçimler olsa bile, demokrasi için yeterli olmayabiliyor.

1960’ların sonu ve 1970’lerde, Süleyman Demirel döneminde, ötekileştirme yalnızca iktidarın dili olmaktan çıktı; topluma yayıldı. Öğrenciler, sendikalar, işçi hareketleri sokakta görünür oldukça “tehdit” sayıldı. Devlet tarafsız kalamadı, siyaset yerini çatışmaya bıraktı. Bu durum 12 Eylül’e zemin hazırladı.

Bülent Ecevit, muhalefetten iktidara gelen ama iktidarda da rahat bırakılmayan bir liderdi. “Ortanın solu” dediği anda kuşkuyla karşılandı. Ordu ve bürokrasi mesafeliydi. İktidardaydı ama tam kabul görmüyordu.

Bu da şunu gösterdi: Türkiye’de iktidar değişebilir, ama devletin muhalefete bakışı kolay değişmez.

12 Eylül sonrası Turgut Özal döneminde baskı biçim değiştirdi. Muhalefet yasaklanmadı; önemsizleştirildi. Sendikalar zayıflatıldı, sol siyaset geri plana itildi. “Siyaset değil ekonomi konuşalım” denildi. Muhalefet vardı ama duyulmuyordu.

1990’larda koalisyonlar döneminde ise siyaset vardı ama yetkisi sınırlıydı. Kürt siyaseti kapatma davalarıyla, İslamcı siyaset 28 Şubat’la, Aleviler ise sürekli “kriz” başlıklarıyla ötekileştirildi. Muhalefet vardı ama vesayet gölgesindeydi.

2000’ler ve sonrasında ötekileştirmenin ölçütü değişti. Artık mesele ideoloji değil, sadakatti. Gazeteciler, akademisyenler, gençler, sekülerler ve Kürtler farklı zamanlarda hedefe kondu. Eleştiri “engel”, muhalefet ise katlanılması gereken bir yük olarak sunuldu.

Bugün bir öğrenci konuştuğunda niyeti sorgulanıyor. Bir gazeteci yazdığında tarafı tartışılıyor. Muhalefet eleştirdiğinde “niye konuşuyor?” deniyor.

Sorun artık ne söylediğin değil. Sorun kimden olup olmadığın.

Türkiye’de ötekileştirme ile muhalefet karşıtlığı tahammülsüzlükten besleniyor.

Oysa demokraside muhalefet; engel değildir, düşman değildir, güvencedir. Muhalefetin nefes alamadığı yerde, iktidar da uzun süre ayakta kalamaz.