Türk aydınının kumaşı

Dün elden ele dolaşan kitapların, bildirilerin yerini DM'den DM'ye dolaşan reels videoları aldı... Attila İlhan’ın işaret ettiği “şatafat merakı”, bugün görünürlük, takipçi sayısı, "doğru" vitrinlerde boy göstermek gibi yeni tür meraklarla sürdürülüyor. Peki ya başka türlüsü mümkün mü?

Attila İlhan 1982 yılında yazdığı "Şatafat Merakı" başlıklı yazısında, "Türk aydınlarının ceddi 'Osmanlı' aydınları, okullarda öğretildiği kadar 'kahraman' değillerdir" tespitini yaparak şunları söylüyordu:

"Tanzimat'ın sivil paşalarından itibaren, Osmanlı aydınları makam, unvan, mansıp, rütbe, nişan mera­kından bir türlü kurtulamaz: Memur müdürlük ister, müdür olur gözü umum müdürlüktedir; 'fırkacıdır', 'mebus' olur, 've­killiğe' heveslenir, 'vekil' olur olmaz gözü başvekilliktedir. Bir hizmet yarışı değil, itibar yarışıdır bu; kanıtı ortada, memurlar müdür, 'fırkacılar' vekil olmuş, fakat devlet batmıştır."

Attila İlhan, Osmanlı aydınlarındaki bu şatafat merakına dair örnekler verir. Paris ve civarına yer­leşen Genç Osmanlılar "rahat rahat muhalefet edebilsin" diye Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu Mustafa Fazıl Paşa 250 bin altını gözden çıkarır. Kimine 2 bin, kimine 3 bin frank maaş bağlanır.

Genç Osmanlılar'ın içtiği su dahi İstanbul'dan getirtilir. Beykoz'da çıkan lezzetli "Karakulak Suyu" haftalık olarak Paris'e ulaştırılır.

Attila İlhan'ın yalancısıyım, o da bu bilgileri Yusuf Akçura'dan aktarmaktadır...

Konfor kimi "Jöntürkler" arasında da devam eder. Damat Mahmut Paşa ve oğulları Prens Sabahaddin ile Lütfullah'ı "finanse etmek" için Fransız zenginleri sendika dahi kurar.

Attila İlhan, bu hastalığın "yanlış kültürlerin taşıyıcıları" olan kimi Cumhuriyet aydınlarına da sirayet ettiğini savunur ve şöyle sorar:

"Oysa Türk aydını başka kumaştan, başka bir adam ol­mamalı mı? Bir şey 'olmayı' değil, ülkeye yarayacak bir şeyler 'yapmayı' önemseyen bir adam?"

* * *

Bir önceki yazıda kültürün manipüle edilebilen, kuşatılabilen hatta "hacklenebilen" bir alan olduğuna dikkat çektik.

Kültür, medeniyet, uygarlık, ahlak, âdâb, usul ve erkân... Tüm bunlar üzerine uzun uzun konuşulabilir ve konuşulması da gerekir fakat yazımızın cüssesini aşar.

50 yıl önce katledilen, 68 kuşağının önderlerinden Harun Karadeniz, "okumuş insan emekçi halka karşı sorumludur" demişti.

Okumanın otomatik bir "sorumluluk" getirmediği, getirse dahi bu tarihsel vazifenin insanlarca öyle kolayca üstlenilemediği ne yazık ki ortada.

Attila İlhan’ın işaret ettiği “şatafat merakı”, bugün görünürlük, takipçi sayısı, "doğru" vitrinlerde boy göstermek gibi yeni tür meraklarla sürdürülüyor.

Dün elden ele dolaşan kitapların, bildirilerin yerini DM'den DM'ye dolaşan reels videoları aldı...

Yine de "bir şey olmayı" değil de "ülkeye yarayacak bir şeyler yapmayı" önemseyenlerin varlığı da malum.

Kültür bugün kuşatıldığımız yer ama aynı zamanda kültür, "karşı anlatı" kurabilme gücüyle de "başka kumaştan" olan o sorumluluk sahibi insanların öne çıkmasını bekliyor...

​Nâzım Hikmet, gayet de hakkını vererek yazdığı Kuvayi Milliye Destanı'nın son dizelerinde, "Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap, Türk halkı bağışlasın bizi" diyordu.

Türk halkından bağışlanma dileyecek yürek... Nerede?

Sinan Acıoğlu
babaocagi.com.tr