İpek Kocaman'a konuşan Tuba Ayşe Özgür, Kırık Yansımalar'ın merkezinde yer alan eksiklik, hafıza ve çocukluk kavramlarını anlattı. Yazar, kitabını "eksik parçaların birbirine tutunma çabası" olarak tanımladı.

“Kırık Yansımalar” boyunca beden, hafıza ve çocukluk birbirine geçmiş katmanlar hâlinde ilerliyor. Bu kitabın çıkış noktası sizin için ilk hangi duyguydu?

Bu zor bir soru çünkü benim kafamda çok grift bir yapı var. Tüm bunların içine elimi daldırıp parmaklarımla çektiğimde ilk hissettiğim eksiklik oluyor. Hayat boyunca tamamlanmaya çalışılan ama hiçbir zaman bütünüyle tamamlanamayan. Çocukluk, beden ve hafıza benim için bu eksikliğin en görünür halleri demeliyim. Çocukluk, geride kalmış gibi görünse de bedenin içinde yaşamaya devam eder. Beden hafızayla işlerken, hafıza ise sürekli yeniden yazılan bir hikâyeyi oluşturur. “Kırık Yansımalar” bu eksik parçaların birbirlerine tutunarak ayakta kalma çabasıdır diyebilirim.

Öykü ile deneme arasında gidip gelen hibrit bir yapı kuruyorsunuz. Türler arasındaki bu geçiş sizin için bilinçli bir tercih miydi? Yoksa yazarken mi şekillendi?

Zorlu PSM'de korku dolu anlar! Dekor salona taştı, büyük tehlike atlatıldı
Zorlu PSM'de korku dolu anlar! Dekor salona taştı, büyük tehlike atlatıldı
İçeriği Görüntüle

Kurgu yazarak başladım, kurgu dışı yazarak hayatımın ikinci yarısını geçirdim diyebilirim. Başlangıçta bilinçli bir karar değildi ama yazmaya başladıktan sonra bu benim var oluş hikayem oldu. Öyküler bilinçaltımı denemeler ise onları neye çevirdiğimi anlatmaya başladı. Zamanla ikisinin birbirinden ayrılmadığını fark ettim. Bu yüzden Kırık Yansımalar'da türler arasında bir sınır değil, geçirgen bir eşik kurdum. Dolayısıyla bu kitap benim geçmişim, şu anım ve geleceğim.

Nihal Gündüz’ün fotoğraflarıyla metinler arasında güçlü bir bağ kurulmuş. Yazı ile görseller arasındaki ilişkiyi nasıl tasarladınız? Önce metinler mi oluştu, yoksa fotoğraflar mı sizi yönlendirdi? Fotoğrafların metni tamamlamasını mı ya da ona itiraz etmesini, yeni anlam açmasını mı istediniz?

Sevgili Nihal Gündüz ile benim ilk işim onun ilk işi bizi bir araya getirdi. Biz iş hayatında uzun bir süre birlikte büyüdük diyebilirim. Hayata bakışımız, çalışma disiplinimiz ve en önemlisi kendimizi anlatma biçemimiz birbirini tamamlıyordu.
Kitap fikri oluştuğunda, ben yazdıklarımı Nihal’e verdim o da fotoğrafladı. O okuduktan sonra bana getirdiği hiçbir fotoğraf yer değiştirmedi size öyle diyebilirim. Çünkü her bir fotoğraf benim kelimelerimin gözleriydi.

124421142-24

Kitap boyunca yer alan bazı metaforlar var; çiğ balık kokusu, kırık aynalar ve paslı demirler gibi imgeler dikkat çekiyor. Bu semboller sizin yazım dilinizde nasıl bir anlam taşıyor?

Ben imgelerin bilinçaltının dili olduğunu düşünüyorum. Koku, ses, doku beni çok etkiler ve ciddi izler bırakır. Bir kere balık tutmaya gittim ve bir daha asla gitmedim. İlk oltama gelen balığı da ağlayarak denize geri attım. Belki de o çiğ balık kokusu o gün benim için yalnızca bir koku olmaktan çıktı. Bastırılmış olanın, zihinde taşınan sancının ve unutulduğu sanılan şeylerin kokusuna dönüştü.

Yazılanlar hem benden parçalar hem de ben değiller. Bu dengeyi de çıkış noktası olarak baz aldığım düşünden yola çıkarak genişleterek dönüştürerek kurguyla anlatabiliyorum.

“Ayaksız”, “Ölü Çocukluğum” ve “Tuhaf Ağrı” gibi metinlerde yoğun bir tekinsizlik hissi var. Yazarken bilinçaltı ve rüyalardan beslendiğinizi düşünüyor musunuz?

Kesinlikle her ikisinden de besleniyorum. Ama en önemlisi büyülü gerçekçi bakış demeliyim. Bu alan benim hayata bakışımı da oluşturuyor. Kelimelerin anlamlarının dışına taştığı alanları seviyorum. Issız ve soğuk dar koridorlarda canlanan yaşamı. Belki bazılarına göre tepe taklak bakmak ama benim rutinim. Yazarken de karakterlerin bilinçaltlarındaki kırıntılarından gelen sesleri izliyorum. Tekinsizlik dışarıda değil aslında çoğunlukla içten geliyor.

Anlatınızda tekrarlar önemli bir yere sahip. Aynı imgeler, aynı kokular, aynı kırıklar farklı metinlerde yeniden beliriyor. Bu tekrarlar bilinçli bir ritim oluşturmak için mi yoksa okurun sıkışmışlık hissiyle kendiyle yüzleşmesine vesile olmak için mi?

Her ikisi de. Tekrar benim için sadece biçimsel bir tercih değil. İnsan hayatı zaten tekrarlarla örülü. Aynı hataları yapıyoruz, aynı acıların çevresinde dönüyoruz, aynı soruları farklı yaşlarda yeniden soruyoruz. Kitaptaki tekrarlar da hafızanın çalışma biçimini taklit ediyor.

Özellikle “Bir Kare” adlı öyküyü burada açmalıyım. O karakterin içinde olduğu kareye ayağıyla basan küçük çocuk. Basıyor ve gülüyor. Başkasının sınırına dokunmak bu kadar basit mi? Başkasının alanına girmek bu kadar kolay mı? Evet bunu tekrarlamayı seviyorum. Sıkışmışlığın içindeki yüzleşme sorgulayarak açılmalı diye düşünüyorum.

Bu metinler tek bir dönemde mi yazıldı, yoksa farklı zamanlarda yazılmış parçaların sonradan bir araya gelmesiyle mi oluştu?

İki seneye yayılmış bir zaman dilimi diyebilirim. Ama kitabı tasarlarken metinler beni götürdü diyebilirim. Sanki birbirlerinden habersiz yazılmış ama bütünlenmeyi bekliyorlarmış gibiydiler.

Psikoloji ve sosyoloji eğitiminizin beden, travma ve hafıza temalarını ele alış biçiminizi etkilediğini düşünüyor musunuz?

Sartre, Camus ve özellikle Kafka beni çok besledi. Tiyatro döneminde, drama eğitimi de bu dengeyi destekledi. Bu eserlerle haşır neşir olduğunuzda ister istemez psikoloji ve felsefeyle de bağınız güçleniyor. Şimdi yeniden psikoloji ve sosyoloji eğitimi almaya başladım.

Beden yalnızca biyolojik bir varlık değil, hafızanın yaşadığı bir mekân. Travmaların da köklerin de kimliğin de izleri orada. Dolayısıyla da ben heybem derim, heybeme attığım her şey zihnimde hafızamla hemhal olup düşünüme yansıyor diyebilirim.

Kitabınız, kolay okunmak isteyen bir kitap değil; okurun kendi kırıklarıyla yüzleşmesini talep eden bir metin. Bu kitabı bitiren bir okurun zihninde hangi sorunun kalmasını isterdiniz?

Gerçekliğin binbir yüzünün olduğu bu çağda kişinin kendine ait sandığı şeylerin ne kadar gerçek ne kadar kendinin olduğunu sorgulamasını isterim. Hafıza, aile, toplum ve deneyimlerimiz tarafından sürekli şekillendirilmeye çalışılıyor. Hafızamızın bile kaygan, ailemizin kayıp, köklerimizin eksik olduğu bir dönemdeyiz. Ben tüm bunları denizin ucundan tutup havaya kaldırıp altındaki kumları görmek gibi göstermek istiyorum. Tüm bu katmanların altındaki denizin sesini duyurmak istiyorum.

Sadece “var olmak” tek başına “yeterli” bir cevap mı? Ve insan gerçekten kendi yaralarıyla yüzleşebilir mi, yoksa hep eksik bir yansıma mı görür?

Kesin sonlar, kesin cevaplar seven bir yazar değilim açıkçası. Kırık Yansımalar bir cevap eserinden çok bir soru kitabı. Ben okura bütün aynayı vermiyorum. Sadece parçalarını bırakıyorum. İnsan o parçaları birleştirirken kendine mi yaklaşır, kendinden mi uzaklaşır, buna okur karar verecek. Belki de ömür dediğimiz eksik kalanı aramakla geçiyordur.