Şiddetin normalleştiği yerde hiç kimse güvende değil

Amerika Birleşik Devletleri'nde yıllardır pek çok okul saldırısı yaşandı. Bu nedenle okullarda güvenlik önlemleri giderek artırıldı. Yine de görüyoruz ki, yalnızca güvenlik tedbirlerini artırmak her zaman yeterli olmuyor. Çünkü mesele sadece binaya metal dedektör koymak ya da kapıya güvenlik görevlisi yerleştirmek değil. Mesele, şiddeti doğuran zemini de doğru okumak.

Arınma Gecesi (The Purge) film serisi tam da bunu düşündürüyor. Devletin bir geceliğine şiddeti serbest bıraktığı bu kurgu, aslında medeniyet ile kaos arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu gösteriyor. Hukuk geri çekildiğinde, sınırlar kaldırıldığında ve temel düzen fikri çöktüğünde geriye yalnızca korku, saldırı ve yıkım kalıyor. Bu yüzden temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması meselesi yalnızca yasaklama üzerinden değil, toplumun güvenliğini ve ortak yaşamı koruma yükümlülüğü üzerinden de düşünülmeli.

Türkiye'de yaşanan son olay da bu tartışmayı çok daha yakıcı hale getirdi. Okullar, hem öğrencilerin hem öğretmenlerin en güvende hissetmesi gereken yerlerdir. Bir çocuğun bilgiyle, bir öğretmenin emekle var olduğu alanın korkuyla anılması, bir toplum için çok ağır bir tablodur. Bugün asıl sormamız gereken soru şudur: İnsanların kendini en güvende hissetmesi gereken yerde neden artık güvende hissedemiyoruz?

Bu soruya yalnızca “daha fazla güvenlik” diyerek cevap veremeyiz. Çünkü sorun daha geniştir. Şiddetin gündelik hayatta normalleşmesi, sertliğin bir güç göstergesi gibi sunulması ve özellikle çocukların çok erken yaşlarda bu iklimin içine çekilmesi artık görmezden gelinemeyecek bir noktaya ulaştı. Son dönemde yapılan kamuoyu tartışmalarında da meselenin sadece güvenlik değil; eğitim, değerler ve toplumsal yapı meselesi olduğu vurgulanıyor. Dijital medya ve oyun platformlarına ilişkin ebeveyn denetiminin ve yaşa uygun içerik sınıflandırmasının artırılması yönündeki resmi çağrılar da bu kaygının kurumsal düzeyde paylaşıldığını gösteriyor.

Burada popüler kültürün etkisini de konuşmak gerekiyor. Son yıllarda mafya, yeraltı dünyası ve silahlı hesaplaşmalar etrafında şekillenen yapımlar çok yoğun ilgi görüyor. Bu dizilerde kullanılan dil, replikler ve güç anlayışı gündelik hayatın içine kadar giriyor. Elbette tek başına bir dizi ya da bir oyun suçun doğrudan sebebi değildir. Ancak şiddetin sürekli estetikleştirildiği, karizmaya dönüştürüldüğü ve tekrar tekrar parlatıldığı bir kültürel iklimin toplumu etkilediğini inkâr etmek de mümkün değildir. Sorun tam olarak burada başlıyor: Şiddet, eleştirilen bir sapma olmaktan çıkıp izlenen, taklit edilen ve bazen hayranlık duyulan bir gösteriye dönüşüyor.

Bir diğer mesele de çocukluğun değişen doğasıdır. Önceki kuşaklar sokağa çıkıyor, arkadaşlarıyla oynuyor, doğrudan sosyal temas kuruyordu. Bugünün çocukları ise çok daha fazla ekranla, çok daha az gerçek temasla büyüyor. Bu yalnızca fiziksel hareketsizliğe yol açmıyor. Aynı zamanda yalnızlaşmayı, duyarsızlaşmayı ve sosyal bağların zayıflamasını da beraberinde getiriyor. Uzun süreli ekran maruziyeti, kontrolsüz dijital içerik tüketimi ve denetimsiz oyun alışkanlıkları çocukların eğitim hayatını, dikkat kapasitesini ve duygusal gelişimini de derinden etkiliyor. Dijitalleşmenin çocuklar üzerindeki riskleri ve oyun bağımlılığına ilişkin akademik çalışmalar da bu alanın yalnızca bireysel tercih değil, kamusal bir mesele olarak ele alınması gerektiğine işaret ediyor.

Kahramanmaraş'ta yaşanan saldırı ise bu meselenin artık soyut bir tartışma olmadığını, çok somut ve çok acı bir gerçekliğe dönüştüğünü gösterdi. Güncel haberlere göre 14 yaşındaki İsa Aras Mersinli, babasına ait silahlarla okuluna saldırı düzenledi. Olayda 8 öğrenci ve matematik öğretmeni Ayla Kara hayatını kaybetti; saldırgan da yaşamını yitirdi. Sonraki açıklamalarda toplam ölü sayısının 10'a yükseldiği ve çok sayıda yaralının bulunduğu bildirildi. Soruşturma kapsamında saldırının önceden planlandığına dair bulgular paylaşıldı; saldırganın babasının da gözaltına alındığı aktarıldı.

Bu tablo bize çok açık bir gerçeği hatırlatıyor: Bir çocuğun eline silahın nasıl geçtiği kadar, o çocuğun zihninde şiddetin nasıl yer ettiği de önemlidir. Sadece okul kapılarını korumak yetmez. Evleri, ekranları, dili, rol modelleri, eğitimi ve toplumsal değerleri de yeniden düşünmek gerekir. Çünkü okul saldırıları yalnızca bir güvenlik zafiyeti değildir. Aynı zamanda toplumun çocuklarını nasıl bir kültürel iklim içinde büyüttüğünün de acı bir göstergesidir.

Bu saldırıların ardından konu Meclis'in de gündemine taşındı. Geçmişte soruşturma ya da inceleme taleplerine mesafeli duran AKP ve MHP'nin, bu kez diğer partilerle ortak bir zeminde hareket etme yönünde tutum alması, yaşanan tablonun ciddiyetinin artık herkes tarafından görüldüğünü gösteriyor. Herkes farkında ki burada konuşulan şey sıradan bir güvenlik açığı değil, doğrudan çocukların yaşam hakkı ve toplumun geleceğidir.

Gündemden düşmemesi gereken bir diğer mesele ise Milli Eğitim Bakanlığı'nın sorumluluğudur. Çünkü okullar, bakanlığın koruması ve denetimi altında güvenli alanlar olması gerekirken, saldırı ve katliam korkusunun konuşulduğu yerlere dönüşmüştür. Bu noktada sorulması gereken soru nettir: Okulların güvenliğini sağlamakla yükümlü olan Milli Eğitim Bakanlığı, ortaya çıkan bu ağır tablonun siyasi ve idari sorumluluğunu üstlenecek midir? Yoksa hiçbir şey olmamış gibi görevine devam mı edecektir?