Kültür Sanat

Sibel Kırcadere’nin "Kehanetteki Çocuk-Fırtınadaki Çocuk" serisi üzerine bir inceleme

Sibel Kırcadere'nin, ilk gençlik çağındaki çocuklar için kaleme aldığı "Kehanetteki Çocuk" ve "Fırtınadaki Çocuk" fantastik kurgu serisini usta yazar Sayım Çınar inceledi.

Sayım Çınar / BabaOcağı

Yazın dünyamızda ne yazık ki çocuk ve gençlik edebiyatı genellikle didaktik kalıpların gölgesinde kalıyor. Sibel Kırcadere, ilk gençlik çağındaki çocuklar için kaleme aldığı fantastik kurgu serisi "Kehanetteki Çocuk" ve "Fırtınadaki Çocuk" ile bu kalıpları kırarak bizi köklerimizi, Türk mitolojisinin mistik derinliklerini hatırlatıyor. Başkahraman Suzan’ın hikâyesi, sadece bir "eve dönüş" yolculuğu, kimlik, yabancılaşma ve kolektif hafıza üzerine kurulmuş edebi bir arayışa dönüşüyor.

Kırcadere, serinin ilk kitabı olan Kehanetteki Çocuk ile okuru "Cehennem" olarak adlandırılan gri gerçekliğimizden çekip çıkarıyor ve mor baloncukların yükseldiği, yaşlı kayın ağaçlarının fısıldadığı bir yoldan Ortoköy’ün kalbine bırakıyor. Yazarın başarısı, Türk mitolojisini anlatının omurgasına ustaca yerleştirmesinde yatıyor. Şamanik ritüeller, kadim Yada Taşı ve doğayla kurulan metafizik bağ, hikâyeyi kültürel bir keşif yolculuğuna dönüştürüyor. Suzan karakteri, modern dünyanın rasyonalizmi ile kadim dünyanın sezgiselliği arasında adeta bir köprü görevi görüyor. Kendini bildiğinden beri kulağında çınlayan annesinin masallarının gerçeğe dönüştüğü o an, aslında her bireyin içindeki "ait olduğu yeri bulma" arzusunun evrensel bir sembolü.

Serinin devam kitabı olan Fırtınadaki Çocuk, hikayeyi ilk kitaba göre biraz daha felsefi bir düzleme taşıyor. Bu defa, okurlar olarak aidiyetin sadece bir yere varmakla değil, o yer tarafından kabul edilmekle ilgili olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Ortoköy’ü sarsan fırtına, toplumun "öteki" olana duyduğu korkunun bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Suzan’ın "soluk saçlı bir yabancı" olarak günah keçisi ilan edilmesi, aslında yazarın toplumsal önyargılara dair vurduğu zarif ama etkili bir hatırlatma olduğu söylenebilir.
Suzan’ın, bu dışlanmanın da ittirmesiyle Yasaklı Orman’a yaptığı yolculuk, aslında kendi korkularına ve toplumun ona biçtiği "uğursuz" gömleğine karşı bir başkaldırıdır. Kahramanın bu süreçte yaşadığı içsel değişim, genç-yetişkin edebiyatının en nitelikli karakter gelişim örneklerinden birini sunuyor.


Sibel Kırcadere, okurları maceralar arasında dinlendiren bir de detay eklemiş hikayesine. Suzan’a Cehennem’de, yani ait hissetmediği dünyamızda her zaman destek olan Süleyman Amcası’nın limonlu kurabiye kokan kitapçısı, edebiyatın iyileştirici gücüne ve sığınılacak limanlara dair harika bir alan. Diğer yandan, ait hissettiği ama yabancısı olduğu Ortoköy’de Dişçi Althan’ın obsesif düzeni, şifanenin camlarındaki pırıltı ve Ortoköy’ün kendine has gazete kültürü; okurun bu dünyaya sadece zihnen değil, tüm duyularıyla bağlanmasını sağlıyor. Kırcadere, fantastik olanı gündelik olanın sıcaklığıyla harmanlayarak büyülü gerçekçilik tadında bir doku oluşturuyor.

Suzan serisini çağdaşlarından ayıran bir diğer devrimci özellik ise Türkiye’de yapay zeka ile görselleştirilen ilk kitap serisi olmasıdır. Yapay zekanın sunduğu o hafif gerçeküstü, rüya benzeri estetik, Ortoköy’ün masalsı atmosferini somutlaştırırken, edebiyat ve teknolojinin simbiyotik ilişkisine dair de yeni bir tartışma alanı açıyor.

Sibel Kırcadere’nin "Kehanetteki Çocuk" ve "Fırtınadaki Çocuk" serisi, 10-11 yaş grubunu küçümsemeyen, aksine onları felsefi derinliği olan, mitolojik referansları güçlü ve estetik kaygısı yüksek bir metinle buluşturan bir çalışma. Suzan’ın fırtınaları dindirme ve ailesini bir arada tutma çabası, bugün parçalanmış dünyamızda her yaştan okurun kalbine dokunacak bir samimiyete sahip.

Kendi mitolojisinden beslenen, yüzünü ise geleceğin teknolojisine dönen bu seri, Türk fantastik edebiyatında yeni bir sayfa açıyor. Suzan, sadece Ortoköy’ün değil, hepimizin içindeki o "kayıp evi" arayan çocuğun hikâyesi.