Saraçhane’de yargılanan aslında halkın iradesidir

Saraçhane'de bir yıldır yaşananlara sadece bir miting ya da bir siyasi tepki olarak bakılamaz. Burada çok daha büyük bir mesele var. Burada tartışılan şey, halkın oyunun gerçekten bir anlamı olup olmadığıdır. Seçilmiş bir ismin, yargı ve idari kararlarla siyaset dışına itilip itilemeyeceğidir.

Tutuklanarak görevden alınan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınmasının birinci yılında, Saraçhane'de yine büyük bir miting düzenlendi. İBB Başkanlığı'nın bulunduğu meydanda yapılan “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” mitinglerinin 99'uncusuna sendikalar, emek ve meslek örgütleri, siyasi partiler ve çok sayıda yurttaş katıldı. Bu bile tek başına çok şey anlatıyor. Çünkü bir yıl boyunca aynı meydanda aynı tepkinin sürmesi, sıradan bir siyasi olay değildir. Bu, açık bir irade krizidir.

Ekrem İmamoğlu 23 Mart 2025'te tutuklandı. Aynı gün görevden uzaklaştırıldı. Burada asıl soru şudur. Karşımızda sadece bir dava mı var, yoksa milyonların oyuyla seçilmiş bir isim siyaset dışına mı itiliyor. Hukuken de siyaseten de mesele budur. Bir kişiye dava açılabilir. Ama halkın seçtiği bir ismi etkisiz hâle getirmek başka bir şeydir. Hukuk devleti de tam burada önem kazanır. Çünkü hukuk devleti sadece işlem yapan devlet değildir. Aynı zamanda halkın iradesine saygı duyan devlettir.

Bu yüzden Saraçhane'de yükselen tepki sadece duygusal bir tepki değildir. Aynı zamanda meşru ve demokratik bir tepkidir. Çünkü bu ülkenin Anayasası, yurttaşa barışçıl şekilde toplanma ve gösteri yapma hakkı veriyor. İnsanlar bir meydanda toplanıyor, sesini çıkarıyor ve barışçıl şekilde itiraz ediyorsa, bu hak doğaldır. Devletin görevi de bunu bastırmak değil, korumaktır.

Geçen yıl Saraçhane'de otobüsün üstünde Murat Karayalçın, Hikmet Çetin, Altan Öymen ve Özgür Özel vardı. O karede partinin hafızası, geçmişi ve tecrübesi görünüyordu. Altan Öymen de o meşhur yün kasketini sallayarak halkı selamlıyor, adeta CHP'nin hafızasını meydanda görünür hâle getiriyordu. Bu yıl ise aynı otobüsün üstünde Murat Karayalçın'la birlikte Dilek İmamoğlu, Ekrem İmamoğlu'nun oğlu, Mansur Yavaş, Özgür Özel ve eşi, DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu vardı. Burada değişen sadece isimler değildi. Mücadelenin anlamı değişti. Geçen yıl daha çok partinin geçmişi görünüyordu. Bu yıl ise baskının ailelerin hayatına kadar indiği bir tablo vardı. Saraçhane artık sadece bir siyasi direniş alanı değil; aynı zamanda siyasetin bedelini ailece taşıyanların meydanı.

Bu tablonun içinde bir hüzün de var. Geçen yıl o otobüsün üstünde bulunan Altan Öymen artık hayatta değil. Bu yüzden bu yıl o karede yer alamadı. Hikmet Çetin ise sağlık sorunları nedeniyle hastanede doktorların gözetiminde yaşamını sürdürüyor. Yani bir yılda sadece siyasi tablo değişmedi. İsimler eksildi. Mücadelenin yükü de büyüdü.

Bir yıl içinde 99 miting yapıldı. Bu çok önemli çünkü bunun anlık bir tepki olmadığını gösteriyor. Burada açıkça halkın kendi iradesine sahip çıkma kararlılığıdır. Her defasında yükselen “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganı da bunu anlatıyor. Burada insanlar sadece Ekrem İmamoğlu'na destek vermiyor. Kendi oyuna, kendi iradesine ve kendi geleceğine sahip çıkıyor.

Bazıları bu sürece darbe diyor. Bazıları ise hükümete çoğunluğun nerede olduğunun gösterilmeye çalışıldığını söylüyor. “Darbe” kelimesi hukuki olarak teknik bir ifade olmayabilir. Ama bu sözün neden kullanıldığı da açıktır. Çünkü ortada seçilmiş iradenin zayıflatıldığına dair güçlü bir kanaat var. Daha açık söylemek gerekirse, seçilmiş temsilin aşındığı, seçmen iradesinin baskı altına alındığı ve yargı süreçlerinin siyasal alanı belirleyen bir araca dönüştüğü yönündeki düşünce giderek güç kazanıyor.

CHP Sözcüsü Zeynel Emre de tam bunu söyledi. “Bu dava Türk demokrasi tarihi açısından en önemli davalardan biridir” derken meseleyi büyütmüyordu. Aksine, yaşananları doğru tanımlıyordu. Çünkü mesele artık sadece bir belediye başkanı meselesi değildir. Mesele, iktidar alternatifi olan bir siyasi hattın önünün kesilmek istenip istenmediği meselesidir. Mesele, bu ülkede seçme ve seçilme hakkının gerçekten korunup korunmadığı meselesidir. Mesele, yerel seçimde ortaya çıkan sonucun tanınıp tanınmayacağı meselesidir.

Zeynel Emre yurttaşları Saraçhane'ye çağırırken Türkiye'nin tek bir kişiye teslim edilemeyecek kadar büyük bir devlet olduğunu söyledi. Bir kişinin siyasi geleceği uğruna ülkenin milyarlarca dolarlık kayıp yaşadığını, toplumun yoksullaştığını, insanların mağdur edildiğini anlattı. İmamoğlu'nun gözaltına alınmasının ardından Türk lirasının yüzde 12,7 değer kaybettiğini de ifade etti. Bu da bize şunu gösteriyor. Hukuk devleti zarar görünce sadece siyaset zarar görmez. Ekonomi de zarar görür. Güven de zarar görür. Toplum da zarar görür.

Saraçhane'nin en ağır taraflarından biri de gençlerin yaşadıkları oldu. Gençler biber gazına, sert polis müdahalesine ve türlü baskılara maruz kaldı. Çoğu gözaltına alındı. Çoğu hapse girdi. Bu yıl da biber gazı ve sopalar yine gündeme geldi. Oysa anayasal hakkını kullanan insanlara gazla ve copla karşılık vermek, bir hukuk devleti tavrı olamaz. Bu, insanları korumak değil, korkutmak demektir.

Sonuç çok açık. Saraçhane'de savunulan sadece Ekrem İmamoğlu değildir. Saraçhane'de savunulan, halkın oyunun hiçe sayılmaması gerektiğidir. Saraçhane'de savunulan, seçilmişlerin yargı süreçleriyle siyaset dışına itilmesinin normal görülmemesi gerektiğidir. Saraçhane'de savunulan, demokrasinin kendisidir.

Saraçhane bugün sadece bir meydan değildir. Saraçhane, halkın iradesine sahip çıktığı yerdir. Ve orada savunulan şey, bir kişi değil, milletin iradesidir