Ramazan mektebi

"Kabe'de hacılar" yok o zaman ama çocukların nur yüzlü dedesi Bülbül Hoca var: İsmail Doruk...

Hicri takvim, Miladi takvime göre her 33 yılda bir "tam bir devir" yapıyor. Oruç tutmakla ilgili hatırlayabildiğim en eski tecrübelerim 90'lı yılların başına, 6-7 yaşlarıma ait ve "tam bir devir" sayılabilir.

Çocuklar için "öğlene kadar" tutulan meşhur "tekne orucu" ile geçen birkaç yıldan sonra, Ramazan'ın yine böyle Şubat-Mart aylarına denk gelmesiyle, çocuk yaşımıza rağmen oruç tutmamıza evden izin verilir.

Sosyal medya veya internet henüz hayatımızda yok... Değil internet, Tele 10 ile HBB bile yayına başlamamış. TV'nin tek alternatifi radyo, o da yine TRT Radyo...

Seçenek az, yayınlar kötü diye düşünülmesin, aksine Radyo ve TV'den yayılan ney, rebab ve kudüm sesleri iftar sofralarına ayrı bir huşû katar.

Her birinin hitabı birbirinden nağmeli TRT spikerleri dinlendiren sesleriyle dinleyiciye sunar: "Şimdi hafız, mevlidhan ve musikişinas Kâni Karaca sizlerle... Kâni Karaca'ya Ney'de Niyazi Sayın, Tanbur'da Necdet Yaşar refakat ediyor..."

"Kabe'de hacılar" yok o zaman ama çocukların nur yüzlü dedesi Bülbül Hoca var: İsmail Doruk... Bülbül Hoca, "benim derdim bana yeter, bir dert de sen katma bülbül" dedikçe gözlerimiz buğulanır. 6-7 yaşlarında neyin hüznüdür bilinmez...

Ramazan pidesi, meyan şerbeti ve hurma 11 ay sonra yine sofralara gelir...

Simitçilerden yayılan mahlep kokusu ile evlerden yükselen iftariyeliklerin kokusu tüm şehri kuşatır, Kale'den atılacak iftar topu beklenir. Top atılır, "dur hele ezan da okunsun" diyerek ihtiyat gösterilir.

"Merkezi Ezan Sistemi" yok o zamanlar, tüm şehirde bir "ezan senfonisi" oluşur.

İftar vaktinin akşam ezanı hızlı okunur, "hoca çok hızlı okuyor, iyi acıkmış" diye espriler yapılır.

Dualar edilir, oruçlar açılır...

Teravih planları gündüzden yapılmıştır. Çocuklar, "Akşam Hafız Hamza falanca camide" diye mahaleye yayar... Rahmetli Hafız Hamza Candemir, Gaziantep'in Kâni Karacasıdır. Hafız Hamza varsa teravih gazellerle, kasidelerle kılınır.

"Nerede o eski Ramazanlar" diye mi soruyoruz şimdi? Biz neredeysek oradadır herhalde...

Yitirdiğimiz aile fertlerinin iftar sofralarındaki yokluğu, Bülbül Hoca'nın kasidelerini daha dertli kılıyor orası ayrı...

* * *

Yoksulluk ve çare yollarına dair yüzlerce kitap okumadan önce, daha çocuk yaşlarda "oruç" tutarak, empati geliştirmek ve doğru değerlerle donanmak mümkün müdür?

Fakirlik ve yoksullukla ilgili düşüncelerimizi -çoğu zaman- bir şeyleri satın alma gücündeki yoksunlukla sınırlandırırız. "Açın halinden anlamak" nasihatı yoksulu gözetmeyi öğütler ama "yoksunluk" da yalnızca kursaktan geçecek birkaç lokmanın noksanlığından ibaret değildir. Bu durumda "halden anlamak" daha doğru bir "anlayış" olmayacak mıdır?

Kimi bir lokma ekmekten kimi içecek temiz sudan; kimi haklarından ya da özgürlüklerinden kimi de sevdiğinden yoksundur. Kimi zaman düşük gelirler ve yüksek kiralardan dert yanıyoruz kimi zaman isteyip de alamadığımız bir telefon ya da arabayı dert ediniyoruz.

Bu da bizi halden anlamanın da ötesine, "kendi halinden anlamak" noktasına getiriyor.

Alışkanlıklarla her gün yaptığımız rutinleri Ramazan ayında terk etmeye çabalarken kendimizde bir şeyleri "durdurabildiğimizi" fark ediyoruz: Yalnızca açın halinden anlamıyoruz. Kendimizdeki açlığı ve aç yanımızı da görüyoruz...

Sadece bu bile ister bir çocuk ister de bir yetişkin için yeterince öğretici bir pratik değil midir? Kendisi üzerinde çalışan, kendisinden daha iyi bir insan çıkarmak için çabalayan insan için...

İstifade edebilene Ramazan bir okuldur.

Sinan Acıoğlu
babaocagi.com.tr