Oscar bu yıl kusursuzdu. Ve yabancı basına bakılırsa, tam da bu yüzden sorunluydu. The Guardian töreni “hiçbir şey hissettirmeyen bir gece” olarak tanımladı. The New York Times ise gecenin “fazla kontrollü” olduğunu yazdı. Varietyve The Hollywood Reporter aynı noktada birleşti: Her şey olması gerektiği gibiydi ama hiçbir şey olmadı. Çünkü mesele artık hata yapmak değil, risk almamak.
Dünya yanarken sahnede düzgün bir akış izledik. Gazze vardı, İran vardı, savaş vardı; ama Oscar sahnesinde bunların hiçbiri gerçek ağırlığıyla yoktu. Evet, “Free Palestine” dendi. Evet, savaş karşıtı cümleler kuruldu. Ama yabancı basının altını çizdiği gibi bunlar bir duruş değil, birer “an”dı. Geçici, ölçülü, steril.
Los Angeles Times ve BBC bu yüzden törenin politik tonunu “yumuşatılmış” olarak tarif etti. Yani herkes konuştu ama kimse fazla ileri gitmedi. Oscar artık bir denge sanatı: Ne tamamen susmak ne de gerçekten konuşmak. Bu ikisinin tam ortasında, kimseyi rahatsız etmeyecek bir çizgide durmak. Ama o çizgi bazen en tehlikelisi. Çünkü sahnede söylenenlerden çok, söylenemeyenler kalıyor geriye.
Reuters’ın aktardığı bir haber bunu fazlasıyla görünür kıldı: Filistinli bir oyuncu, seyahat kısıtlamaları nedeniyle törene katılamadı. Bu, gecenin en politik anıydı ama sahnede değil, yokluğunda. Bir yanda barış çağrıları yapılırken, diğer yanda o çağrının öznesi sahnede yoksa, orada bir çelişki değil, doğrudan bir boşluk vardır. Ve o boşluk, alkışlardan daha yüksek ses çıkarır.
İranlı yönetmen Jafar Panahi’nin “ülkemde bunlar olurken Oscar anlamsız” sözleri de bu yüzden bu kadar yankı buldu. Çünkü o cümle, gecenin eksik kalan tek şeyini tamamlıyordu: gerçeklik. Işıklar sonuna kadar açıktı ama vicdan kısmı biraz kısılmıştı. Ve belki de bu yüzden, bu kadar parlak bir gece bu kadar silik kaldı.
VİTRİNDE BALE, GERÇEKTE KAÇIŞ VE İKİYÜZLÜLÜK
Oscar gecesinde Timothée Chalamet’ye karşı sahnede beliren o balerin figürü ise gecenin en çok konuşulan değil, en çok eleştirilmesi gereken anlarından biriydi. Sahnede beliren isim Misty Copeland’dı. Amerikan Balesi Tiyatrosu’nun en güçlü yüzlerinden biri, klasik baleyi ana akım sahnelere taşıyan bir figür. Ama tam da bu yüzden o sahne daha problemliydi. Çünkü bu bir estetik tercih değil, açık bir “cevap verme” anıydı. Ama o cevap da, tıpkı gecenin geneli gibi, yarım ve yüzeyseldi.
Chalamet’nin opera ve baleye dair sözleri elbette tartışmalıydı. Kibirliydi. Hatta akıldışı denebilecek kadar indirgemeciydi. Ama mesele şu: Bu sözleri söyleyen sadece bir oyuncu muydu? Yoksa bu cümleler, yıllardır popüler kültürü merkeze alıp “yüksek sanat”ı marjinalleştiren bir sistemin ürünü müydü?
Hollywood dediğimiz yapı, dünyanın en büyük kültürel propaganda aygıtlarından biri olarak yıllardır tam da bunu yapıyor. Opera, bale, klasik müzik… Bunlar zaten uzun süredir bu sistemin merkezinde değil. Şimdi aynı sistemin, sahneye Misty Copeland gibi güçlü bir ismi çıkararak “bakın, biz yüksek sanatı unutmuyoruz” demesi, kusura bakılmasın ama bir tür vitrinden ibaret.
Bu yüzden o sahne bir jest değil, doğrudan bir fiyaskoydu. Çünkü sorumluluk bireyselleştirildi. Sanki mesele sadece Chalamet’nin sözleriymiş gibi. Oysa bu sözler, tam da o sahneyi kuran kültürün içinden çıktı.
Zaten gecenin kendisi de başlı başına sürprizsizdi. Yabancı basının da defalarca yazdığı gibi, kazananlar haftalar öncesinden belliydi. Tek gerçek merak şuydu: Chalamet bu açıklamalarının ardından ödül alacak mı? Gecenin tek dramatik hattı buydu. Ne politik konuşmalar ne ödül sürprizleri; hiçbiri bu kadar merak edilmedi.
Chalamet’nin başrolünde olduğu ve dokuz dalda aday gösterilen film ise geceden eli boş döndü. Bu, ister istemez şu soruyu doğurdu: Bu bir tesadüf müydü? Chalamet’nin performansı birçok eleştirmene göre ödülü hak edecek düzeydeydi. Ama o sözler… yalnızca yanlış değil, aynı zamanda büyük bir kopuşun göstergesiydi. Sanat tarihine, emeğe, birikime karşı neredeyse umursamaz bir kopuş.
Ve Oscar gibi kurumlar bazen tam da böyle anlarda bir mesafe koymayı tercih eder.
Ama yine de asıl soru ortada duruyor: Sorumlu gerçekten sadece Timothée Chalamet mi? Yoksa onu o noktaya getiren, o cümleyi kurabilecek özgüveni veren, hatta o cümleyi normalleştiren kültür mü?
Oscar gecesi bu soruya cevap vermedi. Vermek yerine, sahneye bir balerin çıkarıp meseleyi kapattı. Ama mesele kapanmadı. Çünkü sorun bir oyuncunun kibri değil. Sorun, o kibrin üretildiği yer. Ve o yer hâlâ ışıl ışıl...
Gecede “Savaş Üstüne Savaş” “En İyi Film” ödülünü aldı. Ama savaşların mimarı olan ülke söz konusu olduğunda, o ödülü veren sahneden tek kelime çıkmıyor. İşte tam da bu yüzden, verilen ödülün bir anlamı kalmıyor. Eğer savaş anlatılıyor ama o savaşın sorumluluğu, politik arka planı, faili konuşulmuyorsa, o anlatı eksik kalır. Ve o eksiklik, sahnede verilen en büyük ödülle bile kapanmaz.
GECENİN SONUNDA GERİYE KALAN
Oscar gecesi bittiğinde geriye kalan şey ödüller değil, salonda biriken çöplerdi. Yabancı basın bu görüntüleri “ışıltının ardındaki gerçeklik” olarak verdi. Parlak elbiselerin, kusursuz sahne akışının ve ölçülmüş cümlelerin ardından ortaya çıkan o dağınıklık, gecenin en dürüst anıydı belki de.
Çünkü sahnede her şey temizdi.
Ama gerçek, her zamanki gibi arkada kaldı.
Dakikalar içinde temizlendi o salon. İzler silindi, görüntü düzeldi. Ama o kısa an, Oscar’ın ne olduğunu hatırlatmaya yetti: kusursuz görünen bir vitrinin arkasında biriken gerçek.
Ve bazen, o gerçek çöplerin içinde daha net görünür.