Nazlı Ilıcak, 15 Temmuz'dan bu yana büründüğü on yıllık "sessizliğini" birkaç gün önce bozdu.
Verdiği röportajda, “bugün sükût ediyorum ama sükûtum ikrardan gelmiyor” dedi.
"Keşke geçmişte de sükût etseydi" demeden edemiyor insan...
* * *
FETÖ kumpasları döneminin "şöhretli" gazetecileri için "keşke" ile başlayan bolca söz söylemek mümkün.
Mesela, Nazlı Hanım FETÖ kumpaslarının sürdüğü yıllarda keşke ettiği o sözleri, yazdığı köşe yazılarını sükûtunda saklasaydı da şimdi hatırlamasaydık.
Zekeriya Öz ile kartopu oynamak şöyle dursun, "83 yaşındaki İlhan Selçuk'un evini sabaha karşı basınca elinize ne geçti Zekeriya Bey?" diye sorabilseydi.
Keşke...
Keşke her sabah yeni bir hukuk darbesi yaşanan o yıllarda, "her tutuklananın arkasından 'hukuk darbesi' diye feryat etmeyin" diye millete akıl vermeseydi de bugün FETÖ üzerine tahlillerini ciddiye alıp da okuyabilseydik.
Şimdi pek inandırıcı gelmiyor...
* * *
2002 yılında kaleme aldığı bir köşe yazısında Ilıcak, kişiliğine içkin "sükût" eğilimini "çevreyle uyum sorunu" üzerinden şöyle tanımlıyordu:
"Bence partiler farklı isimler almak yerine, iki ana başlık altında toparlanabilirler. 'Beyaz Türklerin Partisi' ve 'Zencilerin Partisi.' Ben, 'Beyaz Türklerin' arasında yaşayan bir 'Zenci' taraftarı olarak, çevreyle uyum sağlama imkânını bulamıyorum. 'İyisi mi siyaset konuşmayalım' deyip, susmayı tercih ediyorum."
Nazlı Hanım keşke 2002 yılında içine doğan bu "iyisi mi siyaset konuşmayalım" sesine kulak verebilseydi de "Beyaz Türkler arasındaki zenci taraftarı" gibi süslü kategoriler icat ederek kendini kandırmasaydı...
Nazlı Ilıcak için "keşke" ile söylenecek sözler çok uzar...
* * *
Nazlı Hanım'ı daha iyi anlayabilmek için Cemal Süreya'ya başvuralım.
Cemal Süreya, 1988 yılında, "Antikomünizmin Ajda Pekkan'ı" olarak tanımladığı Ilıcak'ın ruh halini anlamak için -tıpkı Nazlı Hanım'ın da bu hafta verdiği röportajda yaptığı gibi- 27 Mayıs 1960'a gidiyordu.
Çünkü "düğüm" oradaydı:
"27 Mayıs 1960’ta on altı yaşında, babası Muammer Çavuşoğlu'nun Demokrat Parti ileri gelenleri arasında Yassıada’ya götürülmesi, daha sonra da mahkûm edilerek Kayseri Cezaevi’ne kapatılması, 'muzip' kızın hayatında temel bir düğüm oluşturdu. (...) Yas gözlüğü köreltti her şeyi. (...) Eşitliği adaletin bir uzantısı gibi gördü. Halk yığınları bir istatistik onun için. Hep yargıladı. Kitaplarının adları da böyle: Salim Başol’u Yargılıyoruz; 27 Mayıs Yargılanıyor."
Cemal Süreya, Nazlı Ilıcak'ın babasının 27 Mayıs'ta uğradığı gadri affedemeyişiyle, "kişisel bir ideoloji" geliştirdiğini ileri sürüyordu. Ilıcak için çare hep "yargı" ve "yargılama" ile ilgiliydi.
"Düğüm" bir kere oluşmuştu:
"İdeolojisi bir yerde iyice kişisel. Her şeyi, düşünmeyi bile, bir ruh hali olarak görür. Tarihe sadece psikolojik açıdan bakar. (...) Yine de yadsıyamayacağımız bir yanı var: Hiç küçülmedi. İşlevi kirli, kendisi temiz kaldı."
Cemal Süreya'nın bu tespitlerinin üzerinden neredeyse 40 yıl geçti.
Nazlı Hanım bu hafta verdiği röportajda, "27 Mayıs’tan beri çizgim bellidir" diyordu. Böylece Cemal Süreya'nın tespitleri de doğrulanmış olmadı mı?
Nazlı Hanım'ın "kişisel" çizgisi, bir nevi babasının da intikamını aldığına inandığı Zekeriya Öz İle kartopu oynarken kendini dışavuruyordu ama o da kendi ifadesiyle, “15 Temmuz 2016’da duvara çarptı."
Sinan Acıoğlu
babaocagi.com.tr