Bugün Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nden bir usta uğurlandı.
Zihni Göktay...
Hayatının yarım asırdan fazlasını geçirdiği sahneden son kez alkışlarla ayrıldı.
Onu herkes "Lüküs Hayat"ın Rıza'sı olarak hatırlayacak. Oysa Zihni Göktay sadece aynı rolü yıllarca oynayan büyük bir oyuncu değildi. O, her temsilinde yaşadığı ülkenin nabzını sahneye taşıyan gerçek bir tiyatro insanıydı.
"Lüküs Hayat"ı izleyenler bilir...
Metin aynı kalırdı ama Zihni Göktay'ın oyunu hiçbir akşam birbirinin aynısı olmazdı.
Çünkü perde açıldığında gazetedeki manşet de sahnedeydi.
Dövizdeki artış...
Hayat pahalılığı...
İstanbul trafiği...
Köprü ücretleri...
Çarpık kentleşme...
Meclis'te yaşanan tartışmalar...
Tam 28 yıl boyunca aynı karakteri oynadı ama aslında her akşam yeni bir oyun kurdu. Gazetelerde hangi başlık varsa, İstanbul hangi sorunu konuşuyorsa, memleket hangi gündemle yatıp kalkıyorsa, Zihni Göktay onu birkaç cümleyle sahneye taşımayı bildi.
Bazen tek bir bakış...
Bazen tek bir kelime...
Bazen de kahkahaların arasına sıkıştırılmış küçücük bir taşlama...
O küçücük cümle, çoğu zaman uzun siyasi nutuklardan daha etkili olurdu.
Çünkü mizahın gücü tam da burada başlar.
İnsanları güldürürken düşündürmek...
Zihni Göktay bunu onlarca yıl yaptı.
Hiç kimseyi aşağılamadan...
Hakaret etmeden...
Ama haksızlığı da görmezden gelmeden.
Tam da bu nedenle, bugün genç komedyenlerin söyledikleri sözler nedeniyle soruşturmalarla karşı karşıya kaldığı bir dönemde ister istemez şu soruyu düşündüm:
Eğer Zihni Göktay'ın "Lüküs Hayat"ta yıllarca yaptığı o doğaçlamalar bugün kaydedilip milyonlarca kişiye ulaşacak şekilde YouTube'a yüklenseydi, yine sadece alkış mı alırdı?
Yoksa bugün Deniz Göktaş örneğinde olduğu gibi kendisini mahkeme koridorlarında, hatta cezaevi tehdidinin gölgesinde mi bulurdu?
Bu sorunun kesin bir cevabı yok.
Ama bu soru bile Türkiye'de mizahın geçirdiği dönüşümü anlatmaya yetiyor.
Zihni Göktay'ın sanat anlayışı ise kendi içinde tartışmaları da barındırıyordu.
Röportajlarında, "Devletten maaş alan sanatçı, çalıştığı kuruma hakaret etmemeli." diyordu. Bu sözleri nedeniyle eleştirildi.
2014 yılında "Cibali Karakolu" sansür tartışmalarıyla gündeme geldiğinde de birçok tiyatrocu oyuna müdahale edildiğini savunurken, Göktay aynı fikirde değildi. Oyundaki "hayat kadını" karakterinin çıkarılması ve "Gel beni soy. İlla hükümet mi soyacak?" repliğinin kaldırılması sansür tartışmalarını büyütse de, o "Eğer sansür olsaydı, yıllardır 'Lüküs Hayat'ta yaptığım taşlamaları da kaldırırlardı." diyerek farklı bir yerde durdu.
Haklıydı ya da değildi...
Bu, tiyatro tarihinin tartışacağı bir konu.
Ama değişmeyen gerçek şu ki, Zihni Göktay sahneye çıktığında memleketi de yanında götüren oyunculardan biriydi.
Afife Tiyatro Ödülleri'nde Yaşam Boyu Onur Ödülü'nü alırken kürsüde söylediği "Nihayet verdiniz." sözü de bunun en güzel örneklerinden biriydi.
Tek cümle...
Ama içinde hem mizah vardı...
Hem sitem...
Hem de yarım asrı aşan bir emeğin kırgınlığı.
Yıllar önce verdiği bir röportajda, "Biz ne sağcıydık ne solcuyduk; biz tiyatrocuyduk." demişti.
Belki de bu cümle onun sanat anlayışını anlatan en doğru özetti.
İktidarlar değişir.
Gündem değişir.
Ama iyi taşlama kalır.
İyi mizah kalır.
İyi tiyatro kalır.
Bugün Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nden yalnızca büyük bir oyuncuyu uğurlamadık.
Cumhuriyet tiyatrosunun taşlama geleneğini yaşatan en önemli ustalardan birini de uğurladık.
Perde her açıldığında...
Bir oyuncu ezberin dışına çıkıp yaşadığı memleketi sahneye taşıdığında...
Bir replik, seyirciyi güldürürken düşündürdüğünde...
Zihni Göktay yeniden yaşayacak.