Güncel

Mahpushane nüfusunda patlama yaşandı! İşte AKP Türkiye'sinin resmi...

2000 affıyla 40 bin civarına düşen mahpushane nüfusu, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 'Cumhuriyet tarihinin altın yılları' olarak nitelediği son 25 yılda yaklaşık 11 kat artışla 433 bine yükseldi. Cezaevlerinde doluluk oranı yüzde 142'ye ulaşmış durumda, kapasitenin üzerinde 129 bin tutuklu bulunuyor. Cezaevlerinde artık 'nöbetleşe uyuma' dönemi yaşanıyor. İşte detaylar...

2000 affıyla 40 bin civarına düşen mahpushane nüfusu, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 'Cumhuriyet tarihinin altın yılları' olarak nitelediği son 25 yılda yaklaşık 11 kat artışla 433 bine yükseldi. Cezaevlerinde doluluk oranı yüzde 142'ye ulaşmış durumda, kapasitenin üzerinde 129 bin tutuklu bulinuyor. 2005'te çıkarılan denetimli serbestlikten yararlananların sayısının da 600 bine yaklaştığı Türkiye, Avrupa'da en fazla mahpus sayısına sahip ülke... Deniz Göktaş, Sinem Dedetaş gibi daha hüküm giymemiş isimler bile gün ışığının dahi zor göründüğü kuyu tipi olarak bilinen cezaevlerinde tutuluyor. Avukat Melis Gebeş, cezaevlerindeki hak ihlallerini ANKA'ya anlattı. YENİ Partili Sezgin Tanrıkulu da, "İnsanlar cezaevinde nöbetleşe uyuyor. Çöp kutusunun yanında yatanlar var... Her gün bir operasyon haberiyle uyanıyoruz. Sanki AKP iktidara yeni gelmiş gibi... Bu iktidar 25 yıldır var. Bu kadar çete nereden çıktı? Bu kadar suç nasıl oluştu? Bu uyuşturucular nereden geliyor?" sorularını yöneltti.

Ağustos 2026’da açıklanan resmi verilere göre Türkiye’deki 402 hapishanede toplam 433 bin 520 kişi cezaevlerinde tutuklu bulunuyor. Buna göre, cezaevlerindeki doluluk oranının yüzde 142’ye ulaşmış durumda. Cezaevlerine ilişkin tespit ve verileri ANKA’ya değerlendiren Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Savunuculuk Koordinatörü avukat Melis Gebeş, bu durumun mahpuslar açısından ciddi hak ihlallerine yol açtığına dikkat çekti. “Son 10 yıldır neredeyse hapishanelere bağımsız gözetim faaliyeti gerçekleştirilemiyor. Hapishaneler dışarıya kapalı yapılar olmayı sürdürüyor. Bu nedenle de hak ihlali riskinin yüksek olduğu yerler” diyen Gebeş mektup ve yakınları aracılığıyla derneğe ulaşan şikayetleri ve tespitlerini ANKA’ya aktardı. Ciddi bir hak ihlali meselesinin de kuyu tipi cezaevleri olduğuna dikkat çeken Gebeş, "Bu hapishaneler ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahpuslar, yani ağır suçlar işleyen mahpuslar için tasarlanmış. Ne Sinem Dedetaş’a ne Deniz Göktaş'a isnat edilen suç esasında o kadar ağır bir suç değil. Ve haklarında henüz bir hüküm de yok bildiğiniz gibi, yargılama öncesi bir tutuklamadan bahsediyoruz. Henüz suçlulukları bile kanıtlanmamışken bu derece ağır koşullarda tutulmaları kabul edilebilir değil." ifadelerini kullandı.

20 yıldır Türkiye genelinde cezaevlerinin ve tutukluların durumuna ilişkin izleme, değerlendirme ve savunuculuk çalışmaları yürüten Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Savunuculuk Koordinatörü avukat Melis Gebeş, Türkiye’deki cezaevlerinin ilişkin resmi verileri ve dernek olarak yaptıkları tespitleri değerlendirdi.

Türkiye’de Hapishanelerin Genel Durumu ve Kapasite Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün (CTE) 3 Ağustos 2026 tarihinde yayınladığı resmi verilere göre, Türkiye’de 433 bin 520 kişi cezaevlerinde tutuklu bulunuyor. Türkiye’deki 402 hapishanenin ise toplam 304 bin 278 kişilik kapasitesi bulunuyor. Buna göre kapasitenin üzerinde 129 bin tutuklu bunuyor. Bu verilere göre cezaevlerindeki doluluk oranının yüzde 142’ye ulaşmış durumda.

Verilere ilişkin, “Türkiye bu rakamlara baktığımızda Avrupa Konseyi üye devletleri arasında yaklaşık son 10 yıldır en yüksek mahpus sayısına sahip ülke olma konumunu sürdürüyor. Dünya geneline baktığımızda da hapsetme oranı en yüksek ilk 10 ülke arasında yer alıyor Türkiye” diyen Gebeş, cezaevlerindeki kalabalıklaşma ve kapasite aşımının yalnızca fiziki yetersizlik anlamına gelmediğine, bu durumun mahpuslar açısından ciddi hak ihlallerine yol açtığına dikkat çekti. Gebeş, “Aşırı kalabalıklaşma sadece mahpusların yatacak yer bulamaması anlamına gelmiyor esasında. Hem hapishanedeki barınma ve hijyen koşullarının kötüleştiğini görüyoruz. Aynı zamanda sağlık hizmetlerine erişim, sosyal aktivitelere erişim gibi durumlarda da mahpuslar çok ciddi engellerle karşılaşabiliyorlar kapasite sorunu nedeniyle. Yani kapasite sorunu, aşırı kalabalıklaşma aslında hapishanelerde neredeyse her hak alanını etkileyen yapısal bir sorun alanı diyebiliriz. Bu sadece fiziki bir sorun değil aslında bir hak sorunu." şeklinde konuştu.

Kendilerine mektup veya yakınları aracılığıyla ulaşan mahpusların şikayetlerinde, sağlık hakkına erişim, İdare ve Gözlem Kurulu kararları ve yoksulluk sorunlarının öne çıktığını belirten Gebeş cezaevlerindeki kalabalıklaşma ve kapasite aşımının var olan sorunları derinleştirdiğini ifade etti. Gebeş şöyle konuştu:

SAĞLIK HAKKINA ERİŞİM... ”SEVKLER ÇOĞU ZAMAN GECİKİYOR, KİMİ ZAMAN HİÇ YAPILMADIĞI VAKALARLA DA KARŞILAŞABİLİYORUZ; NEDENİ DE YİNE KAPASİTE VE GÜVENLİK GEREKÇELERİ OLUYOR”

"Sağlık hakkına erişim ciddi bir sorun. Sevkler zamanında gerçekleştirilemiyor, çoğu zaman gecikiyor. Hatta kimi zaman sevklerin hiç yapılamadığına dair vakalarla da karşılaşabiliyoruz. Özellikle kronik hastalığı bulunan, düzenli tedavi ihtiyacı olan ya da ağır hasta mahpuslar açısından bu artık yaşam hakkını tehdit eden, geri dönülemez sonuçlara yol açabilecek riskleri de beraberinde getiriyor. Bu sevklerin gerçekleştirilememesinin nedeni de genelde yine kapasite ve güvenlik gerekçeleri oluyor. ‘Kapasite yetersiz’, ‘Yeterli jandarma elemanımız yok’ diyerek sevk geciktirilebiliyor. Ya da bazen ring araçlarının içerisinde de mahpusların hak ihlaline uğradığını görebiliyoruz. Özellikle bu sıcak havalarda o kapalı araçlar içerisinde yine uzun süreler tutulması kişinin var olan sağlık durumunun da kötüleşmesine yol açıyor.

“HASTANE RAPORU OLSA BİLE ATK KARARI NEDENİYLE ÇOK AĞIR HASTA OLSA BİLE SAĞLIK HAKKINA ERİŞEMEYEBİLİYOR”

İnfaz kanununda ağır hasta mahpuslar açısından bir infaz ertelemesi sistemi öngörülmüş; kişi infazını erteleyip hastalığı süresini dışarıda geçirebiliyor. Ancak bunun için de bir Adli Tıp Kurumu (ATK) raporu kararı gerekiyor. Kişilerin diğer hastanelerden aldıkları raporlar olsa bile, ATK'nın ‘evet bu kişinin infazı ertelenebilir’ diye karar vermesi gerekiyor. Ancak biz uygulamada ATK'nın her zaman bu kararı vermediğini görebiliyoruz. Yine güvenlik gerekçeleriyle kişi çok ağır hasta olsa bile ne hastane sevki gerçekleşebiliyor ne infazda ertelenebiliyor. Dolayısıyla sağlık hakkına erişemiyor tedavi alamıyor. Kim zaman artık en son aşamada tedaviye ulaştığını görüyoruz. Bu yüzden biz infaz kanununun 16’ıncı maddesinin de değiştirilmesi gerektiğini ve bu ATK'nın tekel rolünün ortadan kaldırılması gerektiğini söylüyoruz. Mahpusların başka hastanelerden aldığı sağlık raporları da infaz arttırılması için yeterli ve geçerli olabilmeli.

İDARE VE GÖZLEM KURULU... “MAHPUSLAR HAKKINDAKİ HER TÜRLÜ KONUDA KURULUN KARARI GEREKİYOR; SOMUT VE NESNEL GEREKÇELERE DAYANMAYAN KARARLARLA İNFAZ SÜRESİ UZATILABİLİYOR”

Şu an mahpuslar hakkında neredeyse her türlü konuda İdare ve Gözlem Kurulu kararı gerekiyor. Bu kurullar mahpusların davranışlarına göre belirli puanlar veriyorlar ve bu şekilde iyi halde olup olmadıklarını belirliyorlar. Örneğin kapalı hapishaneden açık hapishaneye ayrılma, denetimli serbestlikten yararlanma, şartlı tahliye imkanından yararlanma gibi durumlarda İdare ve Gözlem Kurulu'nun mahpusun iyi hali olduğuna karar vermesi gerekiyor. Buradaki temel sorun şu, bu kurularda hapishanede görev yapan hapishane müdürü ya da diğer personel gibi kişiler görev yapıyor. O yüzden bu kurulların kararlarının ne derece tarafsız olduğu konusunda ciddi soru işaretleri var. Ki uygulamada da biz çoğu zaman idare ve gözlem kurullarının kararlarının somut ve nesnel ölçütlere dayanmadan verildiğine dair şikayetler alıyoruz. Örneğin mahpusun kütüphaneden kaç kitap aldığı bu puanlama sisteminde önemli bir unsur. Fakat kütüphaneden kitap alma durumu idare tarafından engellenmiş olabiliyor. Yani mahpusun sorumlu olmadığı bir idare kararı nedeniyle kendisinin aleyhine bir karar verilmesi söz konusu olabiliyor.

Somut ve nesnel gerekçelere dayanmayan kararlarla 30 yıllık mahpusların bile infaz süresinin uzatıldığını, tahliyelerinin ertelendiğini görebiliyoruz. Aslında İdare ve Gözlem Kurulu bu herhangi bir yargı organı değil fakat mahkemenin hükmettiği, kanunla öngörülmüş ceza süresinin üzerinde bir infaz süresine fiilen karar vermiş oluyor. Mahpusun kendisine karşı olumsuz davranışta bulunduğunu düşünebiliyor subjektif bir şekilde ve sırf cezalandırma amaçlı düşük puan vermesi de mümkün olabilir. Bu kurulların bağımsız ve tarafsız olması gerekiyor, ki uluslararası alanda da bu Türkiye hakkında Birleşmiş Milletler nezdinde eleştirilen bir konu.

Bir yandan mahpusların kendi ailelerine yakın yerlerdeki hapishanelere nakledilmeleri yönündeki talepleri genellikle güvenlik ve kapasite gibi gerekçelerle reddediliyor. Öte yandan mahpusların yine kapasite ve güvenlik gibi gerekçelerle ailelerinden çok uzak yerlerdeki hapishanelere zorla sevk edildiklerini görüyoruz. Mahpusun görüşçü sayısı da iyi halli olup olmadığına karar verirken değerlendirmeye alınan bir konu. İdare ve Gözlem Kurulu mahpusun görüş sayısının düşük olduğuna karar verebiliyor. Halbuki mahpus ailesinden uzak başka bir hapishaneye zorla sevk edilmiş oluyor, (aileler) yol ulaşım masrafları, zaman nedeniyle aslında görüşe gidemiyorlar. Burada da yine aslında idarenin aldığı bir kararın doğurduğu bir sonuç var. Ama bunun faturası mahpusa çıkartılıyor"

HAPİSHANEDE YOKSULLUK SORUNU... ”ÇOĞU MAHPUS TEMEL İHTİYAÇLARINI GİDERMEKTE ZORLUK ÇEKİYOR”

Diğer bir sorunun da hapishanelerdeki yoksulluk durumu olduğuna dikkat çeken Gebeş bu konuda da şunları söyledi:

"Dışarıdan baktığınızda belki hapishanelerde mahpusların tüm ihtiyaçlarının devlet tarafından karşılandığını düşünebiliyoruz ancak gerçekte durum böyle değil. Hapishanede bir yoksulluk sorunu var. Özellikle ekonomik krizin devam ettiği son 4-5 yıldır diyebiliriz. Kantin fiyatlarından şikayet ediyorlar. Mahpuslar pek çok temel ihtiyacını kendi imkanlarıyla hapishane kantinlerinden temin ediyorlar. Bunun içerisine temiz içme suyu dahil, hijyen ürünleri, temizlik malzemeleri dahil. Dolayısıyla mahpusun temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için belli bir ekonomik imkana sahip olması gerekiyor. Yine kapasite nedeniyle, mahpuslara hapishanede yemek veriliyor ancak bu yetersiz kalıyor ve kantinden beslenme ihtiyaçlarını ek gıda alarak gidermeye çalışıyorlar. Bu ekonomik kriz ortamında kantin fiyatları da hızlı bir şekilde artıyor ve çoğu mahpus bu fiyatları karşılayarak temel ihtiyaçlarını gidermekte zorluk çekiyor. İstihdama erişim olanakları her zaman herkes için geçerli olmayabiliyor. Ücretler de çoğu zaman kantindeki fiyatları karşılamaya yetmiyor. Bu nedenle mahpuslar aslında dışarıdan bir ekonomik desteğe bağımlı hale geliyorlar. Mahpusların yakını veya ailesi de ekonomik olarak böyle bir imkana sahip değilse bu aslında mahpusların içeride temel ihtiyaçların dahi karşılayamadığı anlamına geliyor. Bunun içerisinde aynı zamanda iletişim masrafları da dahil. Pek çok mahpusun ekonomik durumu elektronik görüşme ücretlerini karşılamaya da el vermiyor"

“YENİ HAPİSHANELER AÇMAK DA TAHLİYEYE DÖNÜK İNFAZ DÜZENLEMELERİ KALABALIKLAŞMA VE KAPASİTE SORUNUNA KALICI ÇÖZÜM GETİRMİYOR"

Yeni hapishaneler açmanın kalabalıklaşma sorununu çözmediğini belirten Gebeş, "Yeni hapishaneler açıldığında kapasitenin belirli bir süre arttığını görüyoruz. Ancak mahpus nüfusu bu kapasite artışından daha hızlı bir şekilde artıyor. Dolayısıyla kısa süre içerisinde tekrar hapishanelerin dolduğunu ve aşırı kalabalıklaşma sorununun devam ettiğini görüyoruz" dedi.

Gebeş şöyle devam etti:

"Kim zaman bu aşırı kalabalıklaşma sorununa dair çeşitli infaz düzenlemeleri çıkartılabiliyor, yasal düzenlemeler yapılabiliyor. Ancak bu yasal düzenlemelerin de genellikle tahliyeye dönük düzenlemeler olduğunu görüyoruz. Tahliye sonrasında mahpusların toplumsal hayata katılımı, istihdam imkanlarına erişimi gibi konularda herhangi bir destek sağlanmıyor. Bu nedenle pek çok kişi suç döngüsünün içinde kalmaya devam ediyor ve tekrar hapishaneye geri dönüyor. Dolayısıyla bu tahliyeye yönelik infaz düzenlemeleri, aşırı kalabalıklaşma sorununu kalıcı bir çözüm getirmiyor. Çok geçici, kısa bir süre kapasitenin hafiflediğini görüyoruz. Ama destek mekanizmaları olmadan, yeniden hapishanelerdeki doluluk oranı aynı seviyelere ulaşabiliyor.

“SORUNUN TEMELİNDE CEZA ADALETİ SİSTEMİNİN SON YILLARDA HAPSETME ODAKLI İLERLEMESİ YATIYOR”

Türkiye'deki ceza adaleti sisteminin daha çok hapsetme odaklı bir yaklaşımla son yıllarda ilerlemesi aslında bu sorunun temelinde yatıyor. Mevzuatta, tutuklama tedbiri aslında istisnai bir tedbir olarak düzenlenmiş durumda. Ancak buna rağmen uygulamada gerek yargılama öncesinde, gerek yargılama sırasında tutuklama tedbirine neredeyse artık otomatik olarak başvurulduğunu görüyoruz maalesef. Bu nedenle mahpus nüfusu sürekli olarak artış göstermeye devam ediyor. Aslında mevzuatımızda baktığınızda hapsedilmeye alternatif yaptırımlar da öngörülmüş durumda. Örneğin denetimli serbestlik gibi. Ancak uygulamada bu hapsedilmeye alternatif tedbirlere çok başvurulmuyor. Bunun biraz daha sistematikleştirilmesi, hapsetme ve güvenlik odaklı yaklaşımın terk edilmesi gerekiyor ki ceza adaleti sisteminde aşırı kalabalıklaşmaya bir çözüm bulabilelim.

Son 10 yıldır neredeyse hapishanelere bağımsız gözetim faaliyeti gerçekleştirilemiyor. Hapishanelere bağımsız sivil toplum kuruluşu olarak girmemiz mümkün değil. Bu demokratik toplum ilkelerine uygun bir durum değil. Avukat görüşleri de avukat görüş odasında gerçekleşiyor. Yani bizim bir sivil toplum temsilcisi olarak, insan hakları örgütü temsilcisi olarak hapishanelere girip içeride gözlem yapıp bunu raporlamamız esasında uzun yıllardır mümkün değil. Ve hapishaneler dışarıya kapalı yapılar olmayı sürdürüyorlar. Bu nedenle de esasında hak ihlali riskinin yüksek olduğu yerler.

“İNSAN HAKKI İHLALİ VAKASI OLDUĞUNDA İLGİLİ MEKANİZMALARA BAŞVURUYORUZ, MAALESEF HER ZAMAN GERİ DÖNÜŞ ALAMIYORUZ”

Mahpuslar bize temel olarak kendileri mektuplar aracılığıyla ulaşıp iletişim kurabiliyorlar. Aynı zamanda danışma hattımıza da mahpuslardan ve mahpus yakınlarından başvurular alabiliyoruz. Aynı zamanda avukat ziyaretleri gerçekleştiriyoruz hapishanelere. Bu ziyaretlerde de mahpuslarla yaptığımız görüşmelerden bilgi toplayabiliyoruz. Bu kanallarla aldığımız şikayetler doğrultusunda idari insan hakları başvuruları yapıyoruz ilgili mekanizmalara. Adalet Bakanlığı’na bağlı Ceza ve Tefkif Evleri Genel Müdürlüğüne başvuruyoruz. İl ve ilçe insan hakları kurullarına başvuruyoruz. Yine CİMER başvuru yaptığımız kurullar arasında yer alıyor. İnsan hakkı ihlali vakası olduğunda başvuruyoruz. Maalesef her zaman geri dönüş alamıyoruz. Geri dönüş aldığımız vakalar aslında daha çok ciddi vakalar oluyor. Mesela sağlık sorunları olan mahpuslar söz konusu olduğunda taleplerimizi daha olumlu ve dönüş alabiliyoruz. Her durumda maalesef yaptığımız başvuruların hepsine dönüş alamıyoruz.

“FARKLI HAPİSHANELERDEN AYNI SORUNLARA DAİR ŞİKAYETLER ALMAMIZ MÜNFERİT DEĞİL YAPISAL SORUNLARLA KARŞI KARŞIYA OLDUĞUMUZU GÖSTERİYOR”

Farklı hapishanelerden aynı sorunlara dair şikayetler alıyoruz. Bu da sorunların münferit olmadığını ve yapısal sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Burada da yine bahsettiğim gibi hapishanelerin kapalı olan yapısı gereği bağımsız denetime açık olması gerekiyor. Sivil toplum ile devlet arasındaki ilişkinin belki yeniden düzenlenmesi gerekiyor ve hapishane koşullarının insan hakları standartları ve insan onuru doğrultusunda iyileştirilmesi gerekiyor esasında. Herhangi bir yasal düzenleme yapılmadan, tüm hapishanelerin bu sorununu çözecek kalıcı bir çözüm üretmeden, buna dair bir politika geliştirmeden bu şikayetleri biz almaya devam edeceğiz.

Bizim yürüttüğümüz faaliyetlerin arasında stratejik davalama faaliyeti de bulunuyor. Her olaya dava açacak imkanımız ve kapasitemiz yok. Daha çok yapısal sorunlara bir çözüm getirebiliyorsak ona ilişkin dava açabiliyoruz. Örneğin sevk ve nakil sorunu yapısal bir sorun, tüm mahpusları bütün Türkiye genelinde etkiliyor. Ona ilişkin yürüttüğümüz bir davamız var. Henüz bütün davalarımız açık devam ediyor."

Gebeş "kuyu tipi" olarak bilinen hapishanelerin de önemli bir hak ihlali meselesi olduğuna dikkat çekti. "Mahpusların kuyu tipi olarak andığı hapishaneler esasında S tipi, Y tipi ve yüksek güvenlikli olarak adlandırdığımız hapishaneler" diyen Gebeş mimarisi ve koşulları nedeniyle bu hapishanelerin mahkumlar tarafından "kuyu tipi" olarak adlandırıldığını söyledi.

‘KUYU TİPİ’...”MAHPUSLAR GÜNÜN 22 SAATİNİ ODADA TEK BAŞINA GEÇİRDİKLERİNİ BİLDİRİYOR; GÜNEŞ IŞIĞINA DOĞRUDAN TEMAS HİÇ SAĞLANMAYABİLİYOR”

Gebeş "kuyu tipi" hapishanelere ilişkin şu aktarımlarda bulundu:

"Mahpusların kuyu tipi olarak andığı hapishaneler esasında S tipi, Y tipi ve yüksek güvenlikli olarak adlandırdığımız hapishaneler. Bu hapishaneler Türkiye'de 2021 yılından itibaren faaliyete geçmeye başladı. Bugün, 22 yüksek güvenlikli, 12 Y tipi, 7 de S tipi hapishane bulunuyor. Bu hapishaneler çoğunlukla tek ve 3 kişilik hücrelerden oluşuyor ve mahpusların tek başına vakit geçirmeye itildiği bir infaz rejiminin uygulandığını söyleyebiliriz. Bize ulaşan mahpuslar, günün yaklaşık 22 saatini odalarında tek başına geçirdiklerini bildirebiliyorlar. Geri kalan 1-2 saatlik zamanda havalandırmaya çıkma imkanları oluyor; bunu da bir ikame eşliğinde yapabiliyorlar. Havalandırmaya çıktıklarında ise bu alan aslında yüksek duvarlarla çevrili bir avlu. Dolayısıyla günün saatine bağlı olarak güneş ışığına doğrudan temas hiç sağlanmayabiliyor. Bu hücrelerde de esasında dar bir alandan söz ediyoruz. Hücrelerin camları da oldukça küçük ve mahpuslar camlarda sık dokunmuş tel elekler olduğunu söylüyor. Bu elekler de yine güneş ışığının doğrudan içeriye girişini engelliyor. Ayrıca temiz hava sirkülasyonunu ve doğal havaya ulaşımı da mahpuslar açısından imkansız hale getiriyor. Bu nedenle hem tek başına tutulma, hem güneş ışığına ve temiz havaya erişimin olmaması nedeniyle bu hapishanelerin mahpuslar bir kuyuya benzetiyor. Adeta bir kuyunun dibinde bulunuyoruz diye aktarımlarda bulunuyorlar bize."

"BU HAPİSHANELERDE MAHPUSLARA TECRİT KOŞULLARI UYGULANIYOR"

Uzun süreli tecritin mutlak surette yasak olduğunu belirten Gebeş, kuyu tipi hapishanelerin ise uluslararası standartlara göre tecrit anlamına geldiğini ifade etti. Gebeş, "Uluslararası standartlara baktığımızda bir mahpusun hapishanede başka bir insanla temas etmeden 22 saatin üzerinde vakit geçirmesini tecrit olarak tanımlıyor. Ve uzun süreli tecrit de aslında mutlak surette yasak. Fakat bu hapishanelerdeki infaz rejiminin kendisinden kaynaklı ister istemez tecrit koşulları mahpuslara uygulanıyor. Dolayısıyla uluslararası standartlara da aykırı olan bu hapishanelerin CİSST olarak biz kapatılması gerektiğini savunuyoruz. Çünkü içeride insan onuruna uygun koşullar maalesef sağlanmıyor." şeklinde konuştu.

Henüz yargılanması dahi yapılmamış maphusların da ağırlaştırılmış müebbet hükümlüleri için tasarlanmış olan bu hapishanelerde tutulduğuna dikkat çeken Gebeş, "Cezaya çarptırılmamış mahpuslar da kuyu tipi hapishanelerde tutulmaları durumunda adeta bu cezaya çarptırılmış gibi aynı tutulma koşullarına maruz bırakılıyorlar. Bu hapishaneler ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahpuslar, yani ağır suçlar işleyen mahpuslar için tasarlanmış. Ne Sinem Dedetaş’a ne Deniz Göktaş'a isnat edilen suç esasında o kadar ağır bir suç değil. Ve haklarında henüz bir hüküm de yok bildiğiniz gibi, yargılama öncesi bir tutuklamadan bahsediyoruz. Henüz suçlulukları bile kanıtlanmamışken bu derece ağır koşullarda tutulmaları kabul edilebilir değil." ifadelerini kullandı.

TANRIKULU: "İNSANLAR CEZAEVİNDE NÖBETLEŞE UYUYOR, YERDE, ÇÖP KUTUSUNUN YANINDA YATIYOR"

Yıllardır sık sık cezaevi ziyareti gerçekleştiren, tutuklu ve hükümlülerin kaldığı koşullarla ilgili gözlem ve görüşmeler yapan YENİ Parti Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, son durumlu ilgili ANKA'ya değerlendirmede bulundu. "Cezaevi sayısının arttırılması çözüm değil. Mesele infaz sistemin adil bir hale getirilmesi, tutuklamanın bir cezaya dönüşmemesi, infaz ve gözlem kurularının adil kararlar vermesi (gerekli)" dedi.

Tanrıkulu şunları söyledi:

"(Mahpushane nüfusu 25 yılda) Neredeyse yüzde 1000 artmış. 40 binden 400 bine çıkmış. Böyle büyük bir artış var gerçekten. Kapasite 302 bin. Yani kapasitenin üstünde yüzde 140'lık bir artış var. Şimdi işte cezaevinden geliyorum ben. 20 kişilik 25 kişilik koğuşlarda 60 kişi kalıyor. İnsanlar buradaki cezaevinde Marmara Cezaevi'nde nöbetteşe uyuyorlar. Yerde yatıyorlar. Çöp kutusunun yanında yatıyorlar. Tuvaletin önünde yatıyorlar. İnsanlar geceleri tuvalete gitme ihtiyaçlarında birbirlerinin üzerlerinden atlayarak geçmek zorunda kalıyorlar. Böyle berbat koşullar var...

"UYUŞTURUCU, ÇETELEŞME, GASP... AKP TOPLUMUN SOSYOLOJİSİNİ BOZDU"

Suç oranlarının bu kadar çok artmış olması; uyuşturucu, çeteleşme, gasp gibi gerçekten toplumu tehdit eden suçların artmış olması da Adalet ve Kalkınma Partisi'nin aynı zamanda toplumun sosyolojisini nasıl bozduğunu ortaya koyuyor. Yani bu kadar çok insan içeride olması bir başarı değil. Mesele bu suçların işlenmeyeceği bir toplum düzeni yaratmak. Onu maalesef yaratamadı.

"BAHİS, ÇETE, KUMAR, DOLANDIRICILIK... BU İKTİDARIN TOPLUMU HANGİ NOKTAYA GETİRDİĞİNİN GÖSTERGESİ"

O nedenle bakın her gün bir operasyon haberiyle uyanıyoruz. Her gün. Sanki Adalet ve Kalkınma Partisi geçen iktidara gelmiş, iktidarın yeni bir bakanı var. O bakan geçmiş iktidarlar döneminde üzerine gidilmeyen olayların üzerine gidiliyor. Bu iktidar 25 yıldır var. Bu kadar çete nereden çıktı? Bu kadar suç nasıl oluştu? Bu kadar çok uyuşturucu (kullanan) insan nereden yetişti? Bu uyuşturucular nereden geliyor? Bahis, çete, her şey, kumar, dolandırıcılık, bütün suç tipleri yani hiç görmediğimiz suç tipleri bu iktidar döneminde oluştu. Bu da iktidarın toplumu hangi noktaya getirdiğinin çok açık göstergesi"

Sezgin Tanrıkulu, cezaevlerindeki koşulların Türk hukuk sistemine, evrensel ilkelere uygun olup olmadığı yönündeki soruya ise "Kesinlikle değil. Yani denetime açık cezaevleri. Denetim maalesef sık yapılmıyor. Biraz önce ifade etmeye çalıştım. Burada insani olmayan koşullarda insanlar cezaevinde tutuluyorlar. Hiçbirisi ne Türkiye'deki standartlara, bizim kendi standartlarımıza ne de dünyadaki standartlara uygun değil" yanıtını verdi.

"KUYU TİPİ CEZAEVLERİ İNSANDA AĞIR TAHRİBATA YOL AÇAR... ÖZELLİKLE TUTUKLULUK AŞAMASINDA BU CEZAEVLERİ YARGISIZ İNFAZ"

Tanrıkulu, aralarında Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş, komedyen Deniz Göktaş, Cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun avukatı Mehmet Pehlivan gibi isimleri kuyu tipi olarak nitelenen Çorlu Karatepe Cezaevi'ne konmasıyla ilgili soruya ise şu yanıtı verdi:

"Şunu ifade etmeliyim bakın, hükmü kesinleşmiş oranlar bakımından dahi kuyu tipi cezaevi sonuçta insan onurunu darmadağın eden, onu ayaklar altına alan bir fiziki yapı aynı zamanda, öyle bir mimariye sahip. Bütün insan hakları kurumları o cezaevinin mimarisinin ve fiziki koşullarının ağır insan tahribatına yol açacağını, kötü muamele olduğunu, işkence olduğunu ve insanı karamsarlığa iten başka bir yok oluşa götüreceğini ifade ettiler. Yani hükmü kesinleşmiş ağır suçlar bakımından bile olmaması gereken bir cezaevi. Sinem Dedetaş, Üsküdar Belediye Başkanımız, kendisi şüpheli, hakkındaki iddiaların hiçbir tanesinin dayanağı yok. Dolayısıyla henüz tutuklu kendisi, hükümlü de değil. Hükümler için, en ağır hükümler için yapılmış bir cezaevine, ki onların da kalmaması lazım o cezaevine belediye başkanımızın, diğer başkanların, gazetecilerin konulması gerçekten başka bir cezadır. Yargısız infazdır. Kabul edilemez hiçbir biçimde...

Bütün bunlara rağmen cezaevinde bulunan siyasetçiler, dostlarımız, avukatlar, aktivistler hiçbir şekilde umutsuz değiller. Umutlarını ve mücadele azimlerini koruyorlar. Biz de onların bu azimlerinden ve bu umutlarından güç alarak bu düzenin değişmesi için üzerimize düşen her mücadeleyi her alanda yerine getireceğiz"