Madımak: Zamanaşımına sığmayan bir adalet borcu

2 Temmuz 1993'te Madımak Oteli'nde yaşanan katliam, Türkiye'nin en ağır insan hakları ihlallerinden biri olduğu kadar, hukuk devleti ilkesinin de en önemli sınavlarından biridir. 33 aydın, sanatçı, yazar ve 2 otel çalışanı, saatler boyunca devam eden organize saldırının ardından yaşamlarını yitirdi. Saldırının hedefi, Pir Sultan Abdal Şenlikleri'ne katılanlarla sınırlı değildi. Laik yaşam anlayışı, düşünce ve ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, çoğulculuk ve farklı kimliklerin bir arada yaşama iradesi doğrudan hedef alındı.

Bugün katliamın üzerinden 33 yıl geçti. 33 insanın katledilmesinin ardından geçen 33 yıl yalnızca geçen zamana değil, adaletin ne kadar zamandır sağlanamadığına da işaret ediyor.

Ceza hukukunda zamanaşımı, devletin cezalandırma yetkisinin belirli bir sürenin ardından sona ermesini ifade eder. Amacı, hukuki güvenliğin sağlanmasıdır. Delillerin zamanla zayıflaması, toplumsal barışın yeniden kurulması ve bireyin süresiz bir cezalandırma tehdidi altında bırakılmaması gibi gerekçelere dayanır.

Ancak zamanaşımı, devletin kendi yükümlülüklerini yerine getirmemesinin hukuki sonucu haline gelemez.

Bir soruşturma yıllarca etkili yürütülmemişse, sanıklar yakalanamamışsa ya da kamu makamları gerekli özeni göstermemişse bunun sonucu mağdurların adalet beklentisinin ortadan kalkması olamaz. Devletin ihmali, failler lehine sonuç doğuramaz. Aksi halde zamanaşımı, hukuki güvenliği sağlayan bir kurum olmaktan çıkarak cezasızlığı meşrulaştıran bir araca dönüşür.

İnsan hakları hukukunda yaşam hakkı, devletin yalnızca öldürmeme yükümlülüğünü ifade etmez. Devlet aynı zamanda yaşamı korumak, etkili soruşturma yürütmek, sorumluları belirlemek, yargılamak ve benzer ihlallerin tekrarını önlemekle yükümlüdür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yerleşik içtihadına göre etkili soruşturma yükümlülüğü, yaşam hakkının usul boyutunun ayrılmaz bir parçasıdır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sivas/Madımak bağlamında Türkiye hakkında verdiği kararlarında, yaşam hakkı kapsamında etkili soruşturma yükümlülüğünün gereği gibi yerine getirilmediğine işaret etti. Mahkeme, yalnızca maddi ihlali değil, soruşturmanın etkinliği, kamu makamlarının özeni ve faillerin hesap verebilirliği bakımından da ihlal tespiti yaptı. Bu yaklaşım, Madımak dosyasının geçmişe ilişkin bir ceza yargılamasıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda güncel bir insan hakları hukuku konusu olduğunu gösterir.

Madımak Katliamı bakımından 33 yıldır süren tartışmanın merkezinde de bu yükümlülük yer alıyor. Bu nedenle tartışmanın özü yalnızca zamanaşımı değildir.

Burada yanıt aranması gereken temel soru şudur: Devlet, yaşam hakkını koruma ve etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünü gereği gibi yerine getirmiş midir? Yerine getirilmemişse, geçen zaman devletin sorumluluğunu ortadan kaldırabilir mi?

İnsan hakları hukukunda cezasızlık, bir suçun failinin cezalandırılmaması olgusundan daha geniş bir anlam taşır. Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Cezasızlıkla Mücadele İlkeleri’ne göre cezasızlık; hakikatin ortaya çıkarılmaması, etkili soruşturma yürütülmemesi, sorumluların hesap vermemesi ve mağdurların adalete erişiminin engellenmesi sonucunu doğuran yapısal bir sorundur. Bu nedenle ağır insan hakları ihlallerinde zamanaşımı tartışmaları, cezasızlığın önlenmesi ve devletin hesap verebilirlik yükümlülüğü çerçevesinde değerlendirilmelidir. Madımak davasının Türkiye'deki hukuki ve toplumsal önemini belirleyen de tam olarak budur.

Tartışılan, geçmişte işlenmiş ağır bir suçun nasıl nitelendirileceği kadar, hukuk devletinin bu ihlal karşısındaki tutumudur. Çünkü hukuk devleti, ağır hak ihlalleri karşısında gösterdiği refleks kadar güçlüdür.

Madımak Katliamı bakımından en önemli hukuki tartışmalardan biri de katliamın insanlığa karşı işlenen suç olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğidir.

Uluslararası ceza hukukunda insanlığa karşı suçlar, sivillere yönelik yaygın veya sistematik bir saldırının parçası olarak işlenen öldürme, yok etme, işkence, sürgün, zulüm ve benzeri ağır fiilleri ifade eder. Bugün en kapsamlı tanım, Roma Statüsü'nün 7. maddesinde yer alır. Bu suçların ayırt edici özelliği, belirli bir sivil topluluğa yönelen örgütlü veya sistematik saldırının parçası olmalarıdır.

Madımak Katliamı'nda hedef alınan kişiler, Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas'ta bulunan sanatçılar, yazarlar, düşünce insanları ve aydınlar, günler öncesinden yükselen nefret söylemlerinin ardından örgütlü bir kalabalığın saldırısına maruz bırakıldı.

Saatler boyunca devam eden saldırı sırasında kamu makamlarının yaşam hakkını korumakta yetersiz kalması, güvenlik güçlerinin etkili müdahalede bulunamaması ve olayların önlenememesi, devletin pozitif yükümlülükleri bakımından ciddi hukuki tartışmalara yol açmıştır. Devlet, öngörülebilir riskleri önlememesi veya gerekli koruyucu tedbirleri almaması halinde de sorumluluk taşır.

Bu nedenlerle Madımak, sıradan bir toplu öldürme vakası olarak değerlendirilemez. Kimlik temelli nefretin, ayrımcılığın ve örgütlü şiddetin kesiştiği ağır bir insan hakları ihlalidir.

Uluslararası hukuk, insanlığa karşı suçlar bakımından zamanaşımını kabul etmez. Bunun nedeni, bu suçların yalnızca bireylere yönelen saldırılar olmaması, insan onurunu, uluslararası kamu düzenini ve uluslararası toplumun koruduğu temel değerleri ihlal etmesidir.

Madımak dosyası, yalnızca geçmişte yaşanmış ağır bir insan hakları ihlaline ilişkin ceza yargılaması süreci değildir.

Aynı zamanda Türkiye'de hukuk devletinin ve ceza adalet sisteminin ağır insan hakları ihlalleri karşısındaki kapasitesini gösteren yapısal bir örnektir.

Bu nedenle Madımak dosyası, yalnızca bireysel ceza sorumluluğu bakımına indirgenemez. Devletin pozitif yükümlülükleri, cezasızlıkla mücadele ve etkili başvuru hakkı çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Anayasa'nın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti'ni bir hukuk devleti olarak tanımlar. Hukuk devleti ilkesi, yalnızca kanunların varlığıyla değil, bu kanunların eşit, öngörülebilir ve adalet üreten biçimde uygulanmasıyla anlam kazanır. Anayasa'nın 17. maddesi yaşam hakkını güvence altına alırken, 36. maddesi adil yargılanma ve hak arama özgürlüğünü düzenler. 90. madde ise temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin iç hukuk karşısındaki üstünlüğünü kabul eder.

Bu anayasal çerçeve, devletin ağır insan hakları ihlallerinde etkili soruşturma yürütme ve sorumluları yargı önüne çıkarma yükümlülüğünü açıkça ortaya koyar.

Cezasızlık aynı zamanda geleceğe dönük de bir hukuk politikası üretir.

Ağır insan hakları ihlallerinde sorumluluk mekanizmalarının işletilmemesi, benzer ihlallerin tekrar etme riskini artırır ve ayrımcılıkla mücadele kapasitesini zayıflatır.

Madımak Katliamı'na ilişkin hukuki tartışma güncelliğini korumaktadır.

Geçen 33 yıl, katliamın hukuki ve siyasal önemini azaltmamış; cezasızlıkla mücadele ve hukuk devleti bakımından taşıdığı önemi daha görünür kılmıştır.

Sonuç olarak Madımak Katliamı dosyasına, geçmişte kalmış bir ceza yargılaması olarak bakılamaz. Madımak dosyası, hukuk devletinin ağır insan hakları ihlalleri karşısındaki sorumluluğunu değerlendirmeye devam eden güncel bir referans olma niteliğini korumaktadır.

Anayasa Mahkemesi'nin 2014 yılında verdiği kararlarında, yaşam hakkı kapsamındaki ağır ihlallerde devletin etkili soruşturma yürütme yükümlülüğünün zamanaşımı gerekçesiyle ortadan kaldırılamayacağı vurgulanmıştır.

Mahkeme, devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediği durumlarda zamanaşımının adalete erişimi engelleyici biçimde uygulanamayacağını ortaya koymuştur.

Madımak Katliamı, hukukun zaman karşısındaki direncinin de sınandığı bir dosyadır. Çünkü hukuk, takvim yapraklarına teslim olduğu gün adalet olmaktan uzaklaşır. Bazı dosyalarda zamanaşımı gerçekleşmez. Gerçekleşen, adaletin zaman bahanesiyle yok sayılması ve cezasızlığın derinleşmesidir.