Devletlerin başka ülkelerin seçim süreçlerine doğrudan ya da dolaylı biçimde müdahil olması, uluslararası ilişkilerde sıkça tartışılan bir olgudur. Bu tür girişimler çoğu zaman demokrasi, istikrar ya da halkın iradesine destek gibi normatif söylemlerle meşrulaştırılmaya çalışılır. Ancak bu söylemlerin arka planında çoğunlukla devletlerin kendi stratejik, ekonomik ve jeopolitik çıkarları yer alır. Bir devletin belirli bir adayı açık ya da örtülü biçimde desteklemesi de yalnızca ideolojik yakınlıkla açıklanamaz. Asıl mesele, desteklenen aktörün iktidara gelmesi halinde ortaya çıkabilecek siyasal uyum, bölgesel etki kapasitesi ve çıkar birlikteliğidir. Bu nedenle seçim süreçlerine yönelik dış etki girişimleri, uluslararası sistemdeki güç mücadelesinin bir uzantısı olarak değerlendirilmelidir.
Bu çerçevede büyük güçlerin Orta ve Doğu Avrupa’ya yönelik ilgisi, özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde daha görünür hale gelmiştir. Macaristan bu ilginin merkezindeki ülkelerden biridir. Bunun nedeni yalnızca ülkenin jeopolitik konumu değil, aynı zamanda Viktor Orbán’ın uzun yıllar içinde Macaristan’da kurduğu siyasal modeldir. Orbán, yaklaşık on altı yıllık iktidarı boyunca ülkede “liberal olmayan demokrasi” adını verdiği bir düzen inşa etmiştir. Bu model, liberal demokrasilere alternatif olma iddiasıyla öne çıkmıştır. Liberal dünya görüşü hukuk devletini, siyasette çoğulculuğu, azınlık haklarını, kadın özgürlüğünü, iklim ve çevre korumacılığını esas alırken, ekonomide de piyasanın belirleyici gücünü ön plana çıkarmıştır. Ancak bu yapı zamanla özellikle gelir dağılımı bakımından ciddi eleştiriler almış, orta sınıfları zorlayan ve dar gelirli kesimleri dışarıda bırakan sonuçlar üretmiştir. Buna karşılık Çin ve bazı Asya ülkeleri gibi insan hakları, sosyal haklar ve işçi hakları konusunda daha sınırlı bir yaklaşım benimseyen ülkelerin ekonomik başarıları, liberal demokrasilere alternatif model arayışlarını güçlendirmiştir.
Orbán’ın savunduğu model tam da bu tartışmalı zeminde ortaya çıkmıştır. Bu modelde seçimler vardır, ancak seçimle iktidara gelen parti zamanla ülkede adım adım otoriter bir yapı kurmaktadır. Temel hak ve özgürlükler, vatandaşların maddi ve manevi güvenlik taleplerinin gerisine itilebilmekte, ulusal egemenlik ve güvenlik söz konusu olduğunda özgürlükler ikinci plana düşebilmektedir. Devletin kendi çıkarları her şeyin önüne geçirilmekte, uluslararası hukuk, adalet, anlaşmalar ve mutabakatlar gerektiğinde etkisizleştirilebilmektedir. Üstelik ulusal çıkarın ne olduğuna da çoğu zaman liderin kendisi karar vermektedir. Böyle bir düzende lider, kendisine bağlı bir milli elit yaratarak ülkenin ekonomik ve siyasi kontrolünü elinde toplamakta, parlamento, anayasa mahkemesi, basın, ulusal yargı, üniversiteler ve diğer temel kurumlar ise zamanla ikinci plana itilmekte ve işlevsizleştirilmektedir.
Macaristan’ın küresel model değişikliğinde önemli görülmesinin temel nedeni de budur. Çünkü burada yalnızca bir hükümet biçimi değil, liberal demokrasiye alternatif olduğu iddia edilen bir siyasal düzen kurulmuştur. Bu model daha sonra Avrupa’da da yankı bulmuştur. Bazı Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde hükümet düzeyinde karşılık bulmuş, bazı Batı Avrupa ülkelerinde ise radikal sağ partilerin kitleselleşmesinin önünü açmıştır. Macaristan’ın Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen Rusya, Çin ve Türkiye ile stratejik ilişkiler geliştirmesi de bu modelin etkisini artırmıştır. Böylece Macaristan, yalnızca kendi iç siyasal yapısıyla değil, Batı dünyası içinde farklı yönelimlerin mümkün olduğunu göstermesi bakımından da önem kazanmıştır.
Bu modelin dünya çapında görünürlük kazanmasında Donald Trump’ın yeniden başkan seçilmesi ayrı bir dönüm noktası yaratmıştır. Trump ile Orbán arasındaki ideolojik yakınlık, Macaristan’daki rejimin yalnızca yerel bir istisna değil, Batı içindeki daha geniş bir siyasal eğilimin örneği olarak algılanmasına yol açmıştır. Trump’ı iktidara taşıyan MAGA hareketinin konferanslarını Budapeşte’de düzenlemesi ve Orbán modeline yönelik övgüler, Macaristan’ın artık yalnızca bir ülke değil, belli bir siyasal anlayışın vitrini haline geldiğini göstermektedir. BBC News’un 9 Nisan’da aktardığı bilgiye göre, Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı JD Vance, pazar günü seçimlerin yapılacağı Macaristan’ı ziyaret etmiş ve Viktor Orbán’a destek verdiklerini belirtmiştir. Bir devletin başka bir devletin seçim sürecinde belirli bir adaya açık destek vermesi, klasik anlamda doğrudan müdahale olarak tanımlanmasa da, uluslararası ilişkiler literatüründe dolaylı etki ya da yumuşak müdahale kapsamında ele alınır. Bu nedenle ABD’nin Orbán’a yönelik açık desteği, yalnızca diplomatik bir jest olarak değil, aynı zamanda Macaristan’ın siyasal yönelimine etki etmeye dönük bir pozisyon alış olarak okunabilir.
Amerika Birleşik Devletleri açısından Macaristan’ın önemi yalnızca ikili ilişkilerden ibaret değildir. Macaristan, NATO üyesi olması, Avrupa Birliği içindeki karar süreçlerinde belirli bir ağırlığa sahip bulunması ve Orta Avrupa’daki stratejik konumu nedeniyle Washington için dikkatle takip edilen bir ülkedir.
ABD bakımından Budapeşte’de kendisine daha yakın bir yönetimin bulunması, hem Avrupa güvenliği hem de Batı ittifakı içindeki siyasi uyum açısından önem taşımaktadır. Ancak Macaristan’ın önemi sadece güvenlik boyutuyla sınırlı değildir. Orbán’ın ülkede kurduğu model, ABD’de ve Avrupa’da liberal düzene eleştirel yaklaşan çevreler açısından da dikkat çekici bir örnek olarak görülmektedir. Bu nedenle Macaristan’daki iktidarın yönü, ABD açısından sadece iç siyasi bir mesele değil, aynı zamanda bölgesel güç dengeleri, Batı’nın ideolojik geleceği ve yeni sağ siyasal yönelimlerin Avrupa’daki karşılığı ile bağlantılı bir konudur.
Rusya açısından bakıldığında Macaristan’ın önemi, öncelikle enerji ve mevcut devletlerarası ilişkiler üzerinden ortaya çıkmaktadır. Macaristan, Rusya ile ilişkilerini tamamen kesmiş bir ülke değildir. Avrupa Komisyonu’nun enerji verilerine göre Avrupa Birliği, 2022’den sonra Rus enerji bağımlılığını ciddi biçimde azaltmış olsa da, Rus petrolü ithal eden çok sınırlı sayıda üye devlet kalmıştır. Macaristan bu ülkeler arasında yer almaktadır. Ayrıca Macaristan’daki Paks II nükleer santral projesi, Rosatom Grubu’na bağlı şirketlerle bağlantılı biçimde ilerlemektedir. Bu nedenle Rusya ile Macaristan arasındaki ilişki, özellikle enerji arzı ve nükleer altyapı bakımından somut bir işbirliği zemini taşımaktadır. Macaristan’ın Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen Rusya ile belli alanlarda ilişki yürütmeye devam etmesi, ülkeyi Moskova bakımından dikkatle izlenen bir aktör haline getirmektedir. Bu çerçevede Macaristan, Rusya açısından ideolojik iddialarla değil, enerji, altyapı ve Avrupa içindeki diplomatik konumu bakımından önem taşımaktadır.
Macaristan özelinde değerlendirildiğinde, ülkenin sahip olduğu ekonomik ve stratejik unsurlar bu ilgiyi daha da anlaşılır kılmaktadır. Orta Avrupa’da yer alan Macaristan, Avrupa iç pazarına entegre yapısı, enerji geçiş hatları üzerindeki konumu ve sanayi üretim kapasitesiyle dikkat çekmektedir. Özellikle otomotiv sanayisi, yabancı yatırımlar ve enerji altyapısı, ülkeyi dış aktörler açısından önemli hale getirmektedir. Ayrıca Tuna Nehri üzerinden sağlanan ulaşım ve lojistik imkânları da Macaristan’ın jeopolitik değerini artırmaktadır. Dolayısıyla Macaristan, yalnızca kendi ulusal sınırları içinde değerlendirilmesi gereken bir devlet değil, aynı zamanda Avrupa’nın siyasi, ekonomik ve güvenlik dengeleri içinde anlam kazanan stratejik bir alandır.
Bugün Macaristan’daki seçimlerin önemi yalnızca hangi partinin kazanacağı sorusundan ibaret değildir. Asıl temel soru, seçimlerle ortaya çıkan ama zamanla demokratik alanı daraltan rejimlerden yine seçim yoluyla çıkmanın mümkün olup olmadığıdır. Orbán’ın kurduğu sistemle ilgili en büyük tartışma da burada düğümlenmektedir. Çünkü bu tür rejimlerde seçimler yapılmaya devam etse bile, iktidardaki parti zamanla devletin tüm kaynaklarını kullanarak kendisini devlet partisine dönüştürebilmekte, medya üzerindeki hâkimiyet sayesinde tek tip söylemi ülkenin her köşesine taşıyabilmekte, ekonomik kaynaklar ve yeni elitler üzerinden güçlü bir propaganda ağı kurabilmekte, siyasallaşan yargı aracılığıyla da muhalefetin taleplerini etkisiz hale getirebilmektedir. Bu nedenle bazılarına göre bu tür rejimlerden seçimle geri dönüş son derece zordur.
Buna rağmen Macaristan’daki son gelişmeler, bu tartışmayı daha da önemli hale getirmiştir. Çünkü Viktor Orbán’ın uzun süredir sürdürdüğü iktidara karşı bu kez çok daha ciddi bir siyasal meydan okuma ortaya çıkmıştır. Peter Magyar liderliğindeki Tisza Partisi’nin yükselişi, Macaristan’daki seçimleri yalnızca ülke içi bir iktidar mücadelesi olmaktan çıkarmış, aynı zamanda otoriterleşmiş rejimlerin demokratik yollarla geriye çevrilip çevrilemeyeceğini gösteren küresel bir teste dönüştürmüştür. Bu nedenle Macaristan’da yaşananlar sadece Budapeşte’yi değil, daha geniş anlamda Avrupa’nın siyasal yönünü ve liberal demokrasi sonrası döneme ilişkin tartışmaları da ilgilendirmektedir.
Sonuç olarak Rusya ile Amerika Birleşik Devletleri’nin Macaristan’a yönelik ilgisi, tek başına bir lider tercihine indirgenemez. Burada asıl mesele, Macaristan’ın Avrupa içindeki konumu, enerji politikalarındaki yeri, NATO ve Avrupa Birliği bağlamındaki işlevi, bölgesel güç dengeleri üzerindeki etkisi ve daha da önemlisi liberal demokrasiye alternatif olduğu iddia edilen bir siyasal modelin merkezi haline gelmiş olmasıdır. Bu nedenle bir devletin Macaristan’daki belirli aktörlere yakın durması, yalnızca ideolojik bir tercih değil, aynı zamanda ekonomik çıkar, güvenlik hesabı, jeopolitik konumlanma ve küresel siyasal model arayışlarıyla ilgili bir meseledir. Tam da bu yüzden Macaristan’daki seçimler, yalnızca bir ülkenin sandık sonucu olarak değil, çağımızın güç mücadelesi, rejim tartışması ve egemenlik sorunu bağlamında okunmalıdır.