Berlin’deki sahnede bir yönetmen konuşuyordu ama aslında yalnız değildi. Sahnenin arkasında Gazze’nin yıkıntıları, İran’daki baskı görüntüleri, Rojava’daki savaş ve Türkiye’de yıllardır süren davaların gölgesi vardı. Emin Alper, Berlinale’de Gümüş Ayı’yı alırken yalnızca bir ödül konuşması yapmadı; bir çağın politik gerilimini sahneye taşıdı.
Alper’in sözleri tartışma yarattı. Kimileri sanatın politik olmaması gerektiğini savundu, kimileri ise bu konuşmayı bir vicdan çağrısı olarak gördü. O ise çok daha basit bir noktaya işaret ediyordu: Dünyanın bu kadar politikleştiği bir dönemde apolitik kalmak artık mümkün değil.
Gerçekten de dünya eskisi gibi değil. Soğuk savaş sonrası yılların “politikadan uzak” rahatlığı çoktan geride kaldı. Bugün Amerika’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Türkiye’ye kadar her toplum sert bir kutuplaşmanın içinde. Bu nedenle sinema, ister istemez yalnızca bir sanat alanı olmaktan çıkıp aynı zamanda bir tanıklık alanına dönüşüyor.
Alper’in Berlinale’de yaptığı konuşmanın arkasında da tam olarak bu düşünce var: Sessizlik bazen tarafsızlık değil, görmezden gelme anlamına geliyor. Ama asıl mesele, yönetmenin ödül aldığı filmde başlıyor.
BİLGE KÖYÜ'NÜN HAYALETİ
Emin Alper’in yeni filmi “Kurtuluş”, 2009 yılında Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge Köyü’nde yaşanan ve 44 kişinin öldürüldüğü katliamdan esinleniyor. Bir nişan gecesinde gerçekleşen saldırı, Türkiye’nin yakın tarihindeki en sarsıcı toplu cinayetlerden biri olarak hafızalara kazındı.
Olayın ardından açılan davada çok sayıda sanık yargılandı; bazıları ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarına çarptırıldı. Katliam yalnızca bir aile husumeti olarak değil, bölgedeki aşiret ilişkileri, koruculuk sistemi ve silahlanmanın yarattığı güç dengeleri üzerinden de tartışıldı. İnsan hakları raporları ve gazetecilik dosyaları, olayın arkasında uzun yıllara yayılan bir gerilim olduğunu ortaya koyuyordu.
Ama zaman geçti. O katliam, Türkiye’nin hızlı gündemi içinde yavaş yavaş unutuldu. Alper’in filmi tam da bu unutmayı hedef alıyor. “Kurtuluş”, Bilge Köyü’nü birebir anlatmıyor. Filmdeki köyler, aşiretler ve karakterler kurmaca. Ancak hikâyenin merkezinde tanıdık bir gerçek var: korkunun iktidara dönüşmesi. Bir köy cemaatinin, korku ve tehdit duygusuyla giderek radikalleşmesi ve sonunda şiddeti meşru görmeye başlaması.
KÖTÜLÜĞÜN ANATOMİSİ
Alper’in sinemasında kötülük hiçbir zaman tek bir karaktere indirgenmez. “Kurtuluş” da aynı yolu izliyor. Filmdeki karakterler doğuştan kötü insanlar değil; aksine çoğu zaman kendi haklılıklarına inanıyorlar. İşte yönetmenin asıl sorusu burada başlıyor: Bir insan nasıl bu kadar radikalleşebilir?
Alper’e göre cevap ne yalnızca din ne etnik kimlik ne de kültür. Asıl belirleyici olan siyasi koşullar, korku ve iktidar ilişkileri.
Köydeki insanlar topraklarını, mallarını ve statülerini kaybetme korkusuyla hareket ediyor. Geleneksel otorite yapısı iç çatışmalarla sarsılıyor. Silahlar devreye giriyor. Ve bir noktada şiddet, neredeyse kaçınılmaz bir seçenek haline geliyor.
Bu hikâye yalnızca bir köyün hikâyesi değil. Bu tür radikalleşme süreçleri dünyanın pek çok yerinde görülebilir. Bu nedenle film uluslararası eleştirmenler tarafından yalnızca Türkiye’ye değil, aynı zamanda popülist liderlerin yükseldiği yeni dünya düzenine dair bir uyarı olarak yorumlandı.
HATIRLAMAK NEDEN ÖNEMLİ?
Belki de filmin en güçlü tarafı burada ortaya çıkıyor. Türkiye, unutmayı çok hızlı öğrenmiş bir ülke. Katliamlar, darbeler, faili meçhuller, toplu acılar… Hepsi bir süre konuşuluyor, sonra gündemin hızına karışıp kayboluyor.
Bilge Köyü de böyle oldu. Alper’in filmi bu nedenle yalnızca bir korku filmi değil; aynı zamanda bir hafıza filmi. Hatırlamanın politik bir eylem olduğunu hatırlatan bir film. Ve belki de en rahatsız edici soruyu soran bir film.
“YA ONLARIN YERİNDE BİZ OLSAYDIK?”
Çünkü film boyunca izlediğimiz insanlar bize tamamen yabancı değiller. Onların korkuları, öfkeleri ve savunma refleksleri aslında hepimizin içinde var olan duygular. Bu yüzden “Kurtuluş”, yalnızca bir köyde yaşanan trajediyi değil; insanın nasıl kolayca radikalleşebileceğini anlatıyor.
Film 6 Mart Cuma günü vizyona giriyor. Emin Alper’in bugüne kadar çektiği en kalabalık prodüksiyonlu yapım olan Kurtuluş, yönetmenin sinemasındaki estetik ve politik çizginin yeni bir halkası. Tepenin Ardı, Abluka ve Kurak Günler’den sonra Alper, bu filmle bir kez daha seyirciyi yalnızca izleyici koltuğuna değil; aynı zamanda tanık ve sanık sandalyesine de oturtuyor. Çünkü mesele yalnızca suç işlemek değil; o suç işlenirken sessiz kalmak.
Emin Alper’in sineması başından beri iktidarın, savaşın ve otoriter düzenlerin insan ruhunda yarattığı kırılmaları anlatıyor; Kurtuluş ise bu büyük anlatının içinde, küçük gibi görünen ama çok şey söyleyen güçlü bir halka.
Alper, korku, iktidar ve insanın karanlık tarafını yerel bir hikâyeden yola çıkarak evrensel bir dile taşıyan sinemasıyla, bu filmde yalnızca Türkiye sinemasının önemli bir yönetmeni olmadığını; dünyayı, insan doğasını ve şiddetin köklerini anlatabilen gerçek bir dünya yönetmeni olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Filmin oyuncu kadrosunda yer alan Caner Cindoruk, Feyyaz Duman, Berkay Ateş ve Naz Göktan da bu ağır atmosferi güçlü biçimde taşıyor. Özellikle Caner Cindoruk, karakterinin ruh hâlindeki kırılmaları ve dönüşümleri büyük bir ustalıkla yansıtıyor. Bir aktörün karakterin iç dünyasındaki gelgitleri bu kadar incelikle oynayabilmesi, filmin etkisini daha da derinleştiriyor. Naz Göktan ise erkek egemen bir dünyada var olmaya çalışan bir kadının dönüşümünü büyük bir dikkatle kuruyor; karakterinin sertleşmesini ve içsel kırılmalarını izlemek hayranlık uyandırıyor.
Filmin geçtiği Mardin’deki köy ise neredeyse başlı başına bir karakter gibi. Labirent gibi sokakları, taş evleri ve tepeden ovaya bakan yapısıyla bu yalnızlaşmış coğrafya, filmin atmosferini belirleyen temel unsurlardan biri oluyor. Mekân kullanımı ve sinema dili, karakterlerin sıkışmışlığını ve giderek artan gerilimi güçlü biçimde yansıtıyor.
Filmin karanlık atmosferini tamamlayan müzikler Hollandalı besteci Christiaan Verbeek’e ait; görüntü yönetmenleri Ahmet Sesigürgil ve Barış Aygen ise coğrafyayı filmin sessiz ama güçlü bir karakterine dönüştürüyor. Filmin kurgusunda Özcan Vardar, ritmi ustalıkla kurarak gerilimin giderek yoğunlaşan yapısını görünür kılıyor. Tüm bu unsurlar, Emin Alper’in kurduğu karanlık ve tekinsiz dünyayı adım adım büyüterek seyirciyi hikâyenin içine çekiyor.
Kurtuluş, yalnızca bir hikâye anlatmıyor. Bir topluluğun korku ve iktidar arasında nasıl dönüşebileceğini gösterirken, seyirciye de zor bir soruyu bırakıyor:
Kötülük gerçekten ne zaman başlar? Belki de birinin suç işlemesiyle değil, başkalarının sessiz kalmasıyla.
Hep düşünmüşümdür: Bu kadar hikâyesi olan bir ülkede neden bu kadar vasat hikâyeler anlatılır? Oysa bu toprakların hafızası katliamlarla, bastırılmış acılarla ve üzeri örtülmüş gerçeklerle dolu. Belki de tam da bu yüzden anlatılması gereken hikâyelerden özellikle kaçınılır. Çünkü anlatılan her gerçek, inkâr edilen bir tarihi yeniden görünür kılar. Emin Alper “Kurak Günler”de Sivas katliamının gölgesini hatırlatan bir göndermede bulunmuştu. Alper, Sivas Katliamı’nı bire bir anlatmaz; fakat toplumun nasıl kolayca linç psikolojisine sürüklenebildiğini göstererek o tür trajedilerin arkasındaki zihniyeti görünür kılar.
“Kurtuluş”ta ise bir köyde yaşanan ve kadınların, çocukların da hedef olduğu bir toplu katliamın izini sürüyor. Bu hikâyeleri anlatmak yalnızca sanatın meselesi değil; aynı zamanda politik bir sorumluluk. Çünkü bu ülkede birçok acı unutularak değil, unutturularak kayboldu. Anlatılmalı ki bu suçlar bir daha yaşanmasın. Anlatılmalı ki karanlıkta kalan gerçekler görünür olsun. Anlatılmalı ki failler saklanamasın, sorumlular hesap versin. Çünkü yüzleşilmeyen hiçbir tarih gerçekten geçmişte kalmaz.
“Kurtuluş”u izlemeliyiz; çünkü film seyirciyi yüzleşmeye çağırıyor.