Türkiye'de uzun zamandır stand-up denildiğinde akla birkaç isim geliyor. Fakat son yıllarda bir isim, sadece salonları doldurduğu için değil, sahnede kurduğu cesur dil nedeniyle de ayrı bir yerde duruyor: Deniz Göktaş.
1 Haziran'da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda kapalı gişe oynadığı gösterisini birkaç hafta sonra YouTube'da ücretsiz yayınlaması bile başlı başına önemli bir tercih. Çünkü bugün birçok sanatçı içeriklerini erişilmez kılmayı seçerken, Göktaş binlerce kişinin yeniden izlemesine, milyonların ise ilk kez ulaşmasına imkân tanıdı. Bunun karşılığını da çok kısa sürede yüz binlerce izlenmeyle aldı.
Asıl dikkat çekici olan ise izlenme rakamları değil.
Gösterinin altındaki yorumlara baktığınızda insanlar sadece "çok güldük" demiyor. "Cesur", "zeki", "politik", "iyi yazılmış" gibi ifadeler öne çıkıyor. Bu, stand-up'ın yalnızca eğlence olarak değil, düşünmeye davet eden bir sanat biçimi olarak yeniden değer kazandığını gösteriyor.
Ülkemizde politik mizah yapmak kolay değil. Hele ki bunu slogan atmadan, hakarete yaslanmadan, zekâyı merkezine koyarak yapmak çok daha zor. Deniz Göktaş tam da bunu başarıyor. Güncel siyaseti, toplumsal çelişkileri, ekonomik sıkışmışlığı ve gündelik hayatın absürtlüğünü sahneye taşıyor. Seyirciyi sadece güldürmüyor; aynı zamanda "Biz gerçekten böyle mi yaşıyoruz?" sorusunu sorduruyor.
Belki de onu farklı yapan şey, popüler kültürün kurallarına teslim olmaması.
Magazin programlarının vazgeçilmez yüzü değil. Özel hayatıyla gündem olmaya çalışmıyor. Lüks otomobilleriyle, gösterişli yaşamıyla ya da ünlü arkadaş çevresiyle konuşulmuyor. Manken sevgilileri üzerinden bir görünürlük inşa etmiyor. Onun sermayesi sosyal medya sansasyonu değil; metni, gözlemi ve sahnedeki zekâsı.
Bugün birçok isim popüler olmayı sanat üretmenin önüne koyarken, Deniz Göktaş tam tersini yapıyor. Önce yazıyor, düşünüyor, çalışıyor; sonra sahneye çıkıyor. Belki de bu yüzden genç kuşak onun anlattıklarında kendini buluyor.
Türkiye'de mizah denildiğinde son otuz yılda akla daha çok bireysel hikâyeler, şehir hayatının absürtlüğü, aile ilişkileri ve gündelik yaşamın küçük trajikomik anları geldi. Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan ve Ata Demirer kuşağı, bu anlatıyı milyonlara ulaştıran isimler oldu. Sadece stand-up sahnesini değil, sinemayı ve televizyonu da dönüştürdüler; unutulmaz karakterler yarattılar, rekorlar kırdılar. Zamanla yalnızca komedyen değil, popüler kültürün en güçlü figürlerinden biri hâline geldiler. Filmleri olay oldu, reklam yüzü oldular, televizyon ekranlarının ve magazin sayfalarının vazgeçilmez isimleri arasında yer aldılar.
Ancak bu başarı, mizahın yönünü de değiştirdi. Toplumsal taşlama ve politik eleştiri giderek geri plana çekilirken; bireysel gözlemler, ilişkiler ve gündelik hayatın komik ayrıntıları sahnenin merkezine yerleşti. Bir zamanlar Ferhan Şensoy'un, Devekuşu Kabare'nin ve Haldun Taner geleneğinin cesaretle yaptığı toplumsal eleştiri, uzun yıllar boyunca mizahın kenarında kaldı.
Ama Deniz Göktaş'ı onların devamı olarak görmek eksik kalır.
Onu asıl besleyen damar çok daha eski bir gelenek. Ferhan Şensoy'un sivri dili, Devekuşu Kabare'nin cesur taşlamaları, Haldun Taner'in toplum aynası, hatta Aziz Nesin'in halkın içinden yükselen mizah anlayışı...
Çünkü Deniz Göktaş'ın yaptığı şey yalnızca komedi üretmek değil; yaşadığı dönemin fotoğrafını çekmek.
Sahnede anlattığı hikâyeler sadece bireysel ilişkilerden ibaret değil. Siyaset var. Ekonomi var. Adalet duygusu var. Gençlerin umutsuzluğu var. Bürokrasi var. Gündelik hayatın absürtlüğü var. Üstelik bunları slogan atmadan, bağırıp çağırmadan, zekâyı merkezine koyarak anlatıyor
Deniz Göktaş, bugünün Türkiye'sini en iyi okuyan, bunu mizahın diliyle en güçlü şekilde sahneye taşıyan komedyenlerden biri.
İyi komedyen sadece kahkaha attırmaz.
İyi komedyen, yaşadığı çağın hafızasını da tutar.
Ve yıllar sonra dönüp baktığımızda, o dönemin nasıl bir ülke olduğunu bazen sadece kitaplarından değil, en çok da o komedyenlerin anlattıklarından hatırlarız.