Muharrem ayındayız.
Bir lokmanın, bir yudum suyun, bir nefeslik sabrın bile anlam kazandığı günlerdeyiz.
Bu günlerde biraz içime çekiliyorum.
Sesim kısılıyor.
Dünyanın gürültüsü uzaklaşıyor, Kerbela’nın susuzluğu biraz daha yakınıma geliyor.
Tam da böyle bir zamanda Almanya’nın Kiel kentindeki bir Alevi mezarlığında mezar taşlarının kırmızı boyayla işaretlendiğini okuyorum.
Ölülerimizin sessizliğine bile dokunmuşlar.
Toprağa emanet ettiğimiz canların başucuna boya sürmüşler.
Sonra Malatya’da Kemal Kılıçdaroğlu’nun fotoğrafına atılan çarpı çıkıyor karşıma.
Ardından bir pankart…
“Biz yakarsak söndüremezler.”
Bir gün içinde değil belki, ama aynı hafızanın içinde peş peşe düşüyor bunlar önüme.
Ve ben artık haberlere değil, yıllardır içimde taşıdığım yaralara bakmaya başlıyorum.
Bazı insanlar için kırmızı boya yalnızca boyadır.
Bir çarpı yalnızca işarettir.
Ateş yalnızca ateştir.
Keşke benim için de öyle olsaydı.
Alevi bir ailede büyüdüğünüzde bazı şeylere başkaları gibi bakamıyorsunuz.
Kapıya çizilen bir işaret bazen bir mahalleyi hatırlatıyor.
Bir slogan bazen yıllardır unutmaya çalıştığınız bir çığlığı..
Bir alev bazen bir otelin penceresinden yükseliyor gözünüzün önünde.
Madımak’ın üzerinden otuz üç yıl geçti.
Bazıları için uzun bir zaman.
Benim için hâlâ dün gibi.
Çünkü bazı acılar takvimle ölçülmüyor.
Bir haber gördüğünüzde yeniden başlıyor.
Bir fotoğraf gördüğünüzde yeniden canlanıyor.
Bir kelime duyduğunuzda yeniden ayağa kalkıyor.
O gün yanan yalnızca bir otel değildi.
Türküler yandı.
Şiirler yandı.
İnsanlar yandı.
Bu ülkenin vicdanı yandı.
Ve o yangının dumanı hâlâ dağılıp gitmedi.
Bazen bir pankartın üzerine siniyor.
Bazen bir cümlenin içine saklanıyor.
Bazen de bir mezar taşına sürülen kırmızı boyanın içinden çıkıp geliyor.
İnsan yaş aldıkça korkularının azaldığını sanıyor.
Azalmıyor.
Sadece şekil değiştiriyor.
Çocukken kapıların işaretlenmesinden korkuyorsunuz.
Büyüyünce hafızaların işaretlenmesinden…
Çocukken kalabalıklardan korkuyorsunuz.
Büyüyünce sessizlikten…
Çünkü sessizlik bazen en yüksek ses oluyor.
Bu yüzden Kiel’deki mezar taşlarına baktığımda yalnızca vandalizm görmüyorum.
Malatya’daki çarpıya baktığımda yalnızca siyasi öfke görmüyorum.
O pankarta baktığımda yalnızca kötü bir slogan görmüyorum.
Bir hafızanın sürekli yoklandığını görüyorum.
Kabuk bağlamaya yüz tutmuş yaraların yeniden kanatıldığını görüyorum.
İnsanların birbirine benzemek zorunda olmadığını biliyorum.
Aynı partiye oy vermek zorunda değiliz.
Aynı lideri sevmek zorunda değiliz.
Aynı fikirleri paylaşmak zorunda değiliz.
Ama birbirimizin acılarına saygı duymak zorundayız.
Bu ülkenin en çok eksik bıraktığı şey de galiba bu.
Birbirimizin hikâyesini dinlemek…
Birbirimizin yarasına dokunurken biraz yavaşlamak.
Biraz durmak.
Biraz düşünmek.
Muharrem ayındayız.
Kerbela’nın susuzluğu hâlâ yeryüzünde dolaşıyor.
Ben bugün mezar taşlarına sürülen kırmızı boyaya bakarken de, bir fotoğrafın üzerine çizilen çarpıya bakarken de, o pankartın sözlerini okurken de aynı şeyi hissediyorum:
Bazı insanların hafızası mezarlıklar kadar sessizdir.
Ve o sessizliğin içinde hâlâ kül kokusu vardır.