Kadirizm'den Kadir İnanır'a

Gazeteciliğe yeni başladığım yıllarda zihnimdeki Kadir İnanır, medyanın bana gösterdiği kadardı. Sürekli aynı filmler dönüyor, magazin programları "Kadirizm" diye bir kavram üretiyor, sert bakışları, suskunluğu ve erkekliği üzerinden bir efsane inşa ediliyordu. O anlatının içinde ne sinemaya dair düşünceleri vardı ne de memlekete ilişkin sözleri.

Ben de birçok kişi gibi o imaja inandım.

Ta ki bir film festivalinde karşılaşıncaya kadar.

Sohbet sırasında kendisine, "Neden bağımsız filmlerde yer almıyorsunuz?" diye sordum.

Gülümsedi.

"Teklif gelmedi ki... Gelse neden oynamayayım?"

Yeni yetme bir gazeteciydim. O soruyu sorarken Kadir İnanır hakkında ne kadar az şey bildiğimin farkında değildim.

Sohbet ilerledikçe konu yalnızca oynadığı filmlerden ibaret kalmadı. Türk sinemasının dönüşümünden, yönetmenlerden, Anadolu'dan, edebiyattan, toplumdan söz etti. Her cümlesi, yıllarını yalnızca kamera karşısında geçirmiş bir oyuncunun değil; sinemayı düşünen, okuyan ve yaşadığı ülkeyi anlamaya çalışan bir aydının birikimini yansıtıyordu.

O gün içimden geçen tek şey şuydu: Keşke Kadir İnanır üniversitede ders verseydi.

İletişim fakültelerinin Radyo, Televizyon ve Sinema bölümlerinde öğrenciler yalnızca oyunculuk deneyimini değil, sinemaya bakışını, Yeşilçam'ın çalışma düzenini, yönetmenlerle kurduğu yaratıcı ilişkiyi ve bir sanatçının toplumla kurduğu bağı da ondan dinleyebilseydi. Çünkü o sohbetin sonunda anladım ki, Kadir İnanır yalnızca filmlerden öğrenilecek bir oyuncu değildi; dinlenmesi, tartışılması ve üzerine düşünülmesi gereken gerçek bir sinema hafızasıydı.

En son da Hüseyin Karabey'in yıllara yayılan emeğinin ürünü olan Kuzeyden Gelen Adam belgeselini izledim.

O zaman fark ettim ki, anaakım medyanın çizdiği (Kadirizm )Kadir İnanır ile gerçek Kadir İnanır arasında büyük bir mesafe varmış.

Karabey'in belgeseli yalnızca Kadir İnanır'ın sinemasını değil, sanatçı kimliğinin kamera arkasındaki yönünü de görünür kılıyor.

12 Eylül askeri darbesinin ardından dönemin Devlet Başkanı Kenan Evren'le görüşmeyi reddeden az sayıdaki sanatçılardan biriydi. O yıllarda birçok ünlü isim Çankaya Köşkü'nde Evren'i ziyaret ederken, Kadir İnanır bu daveti kabul etmedi. Aynı dönemde sinema emekçilerinin sansüre karşı düzenlediği yürüyüşlerde en ön saflarda yer aldı; sektör adına hazırlanan açıklamaları okudu, meslektaşlarıyla birlikte ifade özgürlüğünü savundu. Yıldız olmanın sağladığı ayrıcalıkları korumayı değil, gerektiğinde bedel ödemeyi göze alan sanatçılardan biri olmayı seçti.

"Ben bir Türk sinema sanatçısıyım. Bu halkın içinden geldim. Bu halkla yaşadım. Benim tek mücadelem var; halkımı ezdirmemek."

Bu sözleri duyunca, yıllar önce bir film festivalinde yaptığımız o kısa sohbeti yeniden hatırladım. Ben karşımdaki oyuncuya soru sorduğumu sanıyordum. Oysa yıllarını sinemaya, memlekete ve insana dair düşünmeye adamış bir sanatçıyla konuşuyormuşum.

Televizyonlarda bugün yine filmleri dönüyor.

Baldız...

Hayat Köprüsü...

Selvi Boylum Al Yazmalım...

Bir Yudum Sevgi...

Katırcılar...

Yılanların Öcü...

Bu filmlerin merkezinde yalnızca aşk yok.

Emek var.

Yoksulluk var.

Adalet arayışı var.

Göç var.

Töre var.

Ve en önemlisi, halk var.

Hüseyin Karabey bana bir söyleşimizde, Kadir İnanır'ın aslında yalnızca bir oyuncuyu değil, Türkiye'nin yakın tarihini anlattığını söylemişti.

Haklıydı.

Çünkü Kadir İnanır'ın hikâyesiyle bu ülkenin hikâyesi birbirinden ayrı okunamıyor.

Karabey'in belgeselinde beni en çok etkileyen ayrıntılardan biri de İnanır'ın yıllarca büyük bir titizlikle sakladığı kişisel arşiviydi.

Henüz 17 yaşından itibaren fotoğraflarını, notlarını, afişlerini, filmlerini, gazete kupürlerini biriktirmişti.

Bir oyuncu neden bunu yapar?

Sanırım cevabı şu:

Çünkü o yalnızca kendi hayatını değil, ait olduğu sinemanın hafızasını da koruduğunu biliyordu.

Toplumsal meselelerde daha fazla söz aldı.

Barışı savundu.

Hayat arkadaşı Jülide Kural'la birlikte kurduğu yaşam da bu düşünsel yolculuğun önemli duraklarından biri oldu.

Halkın hikâyesini anlatmayı sinemanın temel görevi saydı.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum: Ben Kadir İnanır'ı yıllarca yanlış tanımışım. Yanlış tanımamın tek nedeni de bana anlatılan eksik hikâyeymiş.

Şimdi televizyonlarda yeniden filmleri dönüyor. Belki bir kez daha izlemek gerekir. Bu kez yalnızca Kadir İnanır'ı görmek için değil...

Türkiye'nin son yarım yüzyılını, onun yüzünde yeniden okuyabilmek için…