"Hiç Kimsenin Gölgesi" romanıyla okuru psikolojik bir yolculuğa çıkaran Figen Ormancı, İpek Kocaman'a verdiği röportajda Carl Gustav Jung'un gölge benlik kuramından ilham aldığını ve romanın merkezindeki karakterlerin iç dünyasını değerlendirdi:

142421142-22

Klasik aile dramalarından farklı olarak insanın gölge benlikleriyle yüzleştiren, Figen Ormancı’nın Toros Yayınları’ndan çıkan yeni romanı Hiç Kimsenin Gölgesi hakkında konuştuk. Okurlarını iki farklı kadının rehberliğinde geçmişle bugün arasında dolaştıran roman, kadın karakterlerinin güçlü yapısı ve çok katmanlı anlatım tekniğiyle okurlarını sinematografik bir yolculuğa davet ediyor.

Romanda aynı hikâyeyi farklı kadınların gözünden okuyoruz. Sizce bir insanın gerçek hikâyesi kendi anlattığı mı, yoksa başkalarının onun hakkında anlattığı mıdır?

-İnsanın gerçek hikayesi ne kendi anlattığı ne de başkalarının anlattığıdır. Gerçek hikâye bebeklikten itibaren duygu ve düşünceleri etkileyen, onlara şekil veren bilinçdışı yaşantılardır. Bilinç dışı buzdağının altında kalan bölümüdür. Hiç kimse, kendisi ya da çevresindekiler için tam olarak neyin gerçek olduğunu bilemez. Gerçeklik algısı bilinç düzeyinde yaşadığın ve anlamlandırmaya çalıştığın göreceli bir tanımından ibarettir. Gerçek çözülmesi ve ulaşılması güç katmanlar altında şekillenir.

“Hiç kimsenin gölgesi” metaforu romanda çok katmanlı bir anlam taşıyor. Bu metafor sizin için neyi temsil ediyor? Bir kimlik kaybını, bağımlılığı ya da bunların ötesinde başka bir şeyi mi?

-Bu metafor aslında ünlü psikolog Carl Gustav Jung tarafından açıklanmaya çalışılan güçlü bir kavramdır. Her insanın bir personası ve bir de gölge benliği vardır. Bu gölge benlik insanın karanlık ve görülmeyen kötücül yönlerini barındırır. İnsan bu gölge benlik ile karşılaşmak onu kabul etmek istemez. Ancak başkalarının gölge benliğini tanımak ve anlamak konusunda oldukça iştahlıdır.

İşte bu gölge kişinin çoğu zaman kaçmak istediği ve yansıttığı bir projektör gibidir. Bu romanda Suzan, herkesin gölgesini kendi bakış açısından görmekte ve onu bertaraf etmeye çalışırken üzerine çöken en karanlık gölgenin kendine ait olduğu gerçeğiyle yüzleşmeyi reddetmekte.

Kitabı okurken “Herkesin hayatında en az bir Suzan vardır,” dedim. Sizce onu bu kadar tanıdık ve sarsıcı kılan şey nedir?

Sosyal bir varlık olan insan için ilk önce bakım verenler, sonrasında konu komşu akraba ilişikleri, okul ve iş hayatı içinde yaşanan olumlu ya da olumsuz etkileşimler bilinç dışında şekillenerek karakter oluşumunu sağlar. Bu kadara katmanlı ilişkiler zincirinde mizaç da çok önemli bir kavramdır. Mizaç doğuştan gelir ve kolay kolay değişmez. Bazı insanlar mizacı gereği olumsuz olaylardan ders çıkarma eğilimdeyken bazıları da yaşadığı tüm olumsuz deneyimleri başkalarında yaşatarak aslında yalnız olmadıklarını hissetmek ve kötünün rolünü üstlenerek kendisine yapılan haksızlıkların o güçlü tarafı olmayı arzular.

Ne yazık ki bu gerçek çok sayıda yaşanmış hayat hikâyelerinde karşımıza çıkar. İnsanlık tarihi kadar eski olan bu kötücül, hayattan öç alma duygusu insanın tamda bu karanlık gölge benliği ile sık sık karşımıza çıkar. Bu nedenle hemen her ailede ve toplumda Suzan ve onun gibiler rastlamak hiç de şaşırtıcı değildir.

214412124-10

Romanın sonunda büyük bir yüzleşme yaşanıyor; aynı anda hem bir kayıp hem de gerçekleri görmek gibi duygularla karşılaşıyoruz. Sizin için baskın olan duygu hangisiydi: adalet, hesaplaşma, özgürleşme ya da yas?

Bu yüzleşme aslında gölge benliğin ifşa olduğu andı. Kendi gölgesi ile yüzleşmeye cesaret edemeyen Suzan’ın onu reddediş çabasının çaresizce kabullenişiydi. Ancak bu kabulleniş romanın son bölümlerinde de görüldüğü gibi yine sahte bir benlik üzerinden bir yansıtma ile gerçekleşti.

Romanın sonunda adaleti sağlamak için debelenen Aslının da gölge benliğiyle karşılamaktan duyduğu korku insanın sadece başkaları ile değil kendisiyle de verdiği savaşın yansımasıydı.

Antalya'da İdyros Antik Kenti'ne büyük ihanet hazırlığı! İş makinelerini sahaya indirdiler
Antalya'da İdyros Antik Kenti'ne büyük ihanet hazırlığı! İş makinelerini sahaya indirdiler
İçeriği Görüntüle

Baskın olan duygu romanın sonunda bütün karakterlerin varoluş ve aidiyet konusunda verdikleri mücadeleden bir ders çıkarma çabasına girmeleri. Bu romanda suçlu, masum ya da mağduru keskin bir yargı ile bulmak çok da olası değil.

Romanın merkezinde yer alan Handan karakterini ise çoğu zaman fiziksel varlığından çok başkalarının gözünden tanıyoruz. Bu tercih, onu bir karakterden çok bir simgeye ya da bir yansımaya dönüştürme isteğinden mi kaynaklanıyordu?

Evet, Handan karakteri de aslında bir simge. Onun kendi dünyasında kurduğu bir nevi sosyal kulüp var. O kulübe de sadece ona uygun entelektüel, maddi ve kültürel anlamada uygun bulduğu kişileri alıyor.

Ferruh bey ve Handan aynı kulübün üyesi olmasına rağmen Suzan gibi kriterlerin pek çoğuna uymayan bir kişiliği kabullenmek imkânsız. Handan burada snop ve kendini üstünlük vasıflarıyla sıfatlandırmış, sınıf farklılıklarını abartılı bir şekilde benimsemiş özel olduğuna inanan insanların simgesi. Temsil ettiği grubun iç üyeleri için diğerleri dış gruba ait insanlar.

Bu yaklaşım toplumda pek çok ortamda iç grup ve dış grup olarak ayrışmanın kaçınılmaz gerçeği. Romanda Suzan’ının bu gruba kabul edilme çabasının yanı sıra gücü ele geçirme ihtimali oluştuğunda kendi içi grubunu oluşturma konusundaki girişimleri biraz da Handan’ın, yani gücün timsalinin rolünü kapma arzusu. Evet Handan bir güç simgesi ve onun tarafından kabul görmek bu güce ortak olmak anlamına geliyor.

Romanı yazarken sizi daha çok ilgilendiren şey Suzan’ın Handan’a duyduğu öfke miydi, yoksa Handan’ın hayatına duyduğu özlem mi?

Romanı yazarken aslında hayatı boyunca olmak istediği insanla karşılaşıp onun tarafından reddedilmiş olmanın verdiği karşı konulmaz hırsın felakette dönüşen sonuçlarını okuyucu ile paylaşamaya çalıştım.
Suzan’ın Handan’a duyduğu öfkenin altında yoğun ve gizli bir hayranlık yatıyor.

Suzan’ın hikâyesi bana bir dönüşümden çok bir çözülme hikâyesi gibi geldi. Sizce onun benliğindeki ilk çatlak ne zaman oluştu?

Suzan hayatı boyunca gölge kimliği ile hiç yüzleşmesine gerek kalmadan her türlü zorluğun ve travmanın altından kalkmayı başarmış. Ahlaki olguların dışında davransa bile kendini her zaman haklı olduğuna ikna etmeyi başarmış bir kadın.

İşte haklı olduğunu kendine ve hiç kimseye inandıramadığı noktada yine gölgesi ile yüzleşmek yerine dönüşerek kendinden kaçmayı seçiyor. Benlik algısı bir türlü oturmadığı için yıllardır göstermiş olduğu Persona zarar gördüğünde dönüşmeyi tercih ediyor. Bu tercih bilinç düzeyinde verilen bir karar değil yıllardır yıpranmış ve unutulmuş gerçek Suzan’ın benliğinin zamanla yok olmasının neticesi.

Bu romanda çözülme aslında Aslı’nın günlüğü bulması ile başlıyor ancak en değerli varlığı olan Tuna’nın onun iç dünyasındaki karanlık taraflarını öğrenmiş olma ihtimali dönüşüm sonucu kaybolan benliğin inkârı ile son buluyor.

Aslı, roman boyunca sessiz kalmak ile yüzleşmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalıyor. Sizce onun en büyük dönüşümü Suzan'ın gerçeğini keşfetmesi mi, yoksa kendi sesini bulması mı?

Aslı, romanın başlarında sadece kendisi ile olumlu bir iletişim kurmayı reddeden, oğluna aşırı düşkün bir kayınvalide ile karşı karşıya olduğunu sanıyor. Ondan hoşlanmıyor ve bunu açıkça belli ediyordu. Ancak ilerleyen olaylar Aslı için farklı duygularla gelişiyor. Suzan’ın hayatına giren insanları hatta oğlunu bile acımasızca kandırdığını görmek onun sınırlarının nerelere uzanacağı konusunda endişelendiriyor.

Sevdiği adamı ve güzel giden yaşatışını bozmamak için olayların üstünü kapattığını düşünse de içinde bir yerlerde cesaretsiz ve korkakça davrandığını fısıldayan bir ses yankılanıp duruyor.

Aslı’nın en büyük dönüşümü nihayet korkularına yenilmeyip kendi sesinin peşinden gitmeyi başarmış olması.

İnsan en çok nefret ettiği kişiye mi benzer, yoksa en çok hayranlık duyduğu kişiye mi? Bu ikilik romanı yazarken sizin de düşündüğünüz bir mesele miydi?

Güzel bir söz vardır: “Gereksiz yere duyulan nefret gizli hayranlıktır.”

Tabii bu romanda Suzan’ın Handan’a olan öfkesi çok da gereksiz değil. O yüzden her nefret ettiğimiz insana benzemek isteriz gibi bir söylem çok iddialı olur. Ancak hayranlık duyduğunuz kişinin sizi reddetmesi olayın kilit noktasıdır. Ya vazgeçmeniz gerekir ki bu seçenek sağlıklı benlik yapısına uygun bir yoldur. Ancak benlik algısı bozuk ve onay ihtiyacı yüksek olan insanlar garip bir şekilde burada takılı kalır. Bu döngüden günün birinde kurtulup kendilerini hayran oldukları kişiye benimsetmek isteği duyar. Bunu açıkça söylemek yerine çeşitli taktiklerle göze girmeye çalışır ancak işe yaramadığı noktada hayranlık aynı şiddetle nefrete dönüşebilir. Hayranlığın kabul görmediği noktada bu yoğun duygu yerini nefret ile değiştirebilir.

Romanı okurken aklımda hep su soru dolaştı: İnsan neden başkasının hayatını yaşamak ister? Bu soru Suzan’ın hikâyesinin ötesinde sizin de yazarken peşine düştüğünüz bir soru muydu?

-İnsanlar rol model aldıkları başarılı buldukları kişilere özenip onlar gibi yaşamak isteyebilir. Bu çok doğal bir öğrenme ve davranış sürecidir.

Suzan’ın hikayesinde başkalarının hayatını yaşamaktan ziyade kendini kabul ettirme ve sevdirme telaşı var. Ancak bunu sağlıklı yollardan yapmak ve itiraf etmek yerine farklı yöntemlerle yapmaya çalışması onun ruhsal sorunları olan bir insan olmasından kaynaklanıyor. Çocukluğundan beri rol model alacağı bir örnek güvenip sırtını yaslayabileceği birileri olmadığından kendini açıkça ifade etmek yerine savunmacı ve korunaklı bir kişilik geliştiren Suzan için açıkça konuşmak, kabullenmek-saygı duymak gibi kavramlar zafiyet olarak görülüyor. O da bunu yapmak yerine yok etmeyi ya da saldırmayı seçiyor.

Ferruh ile olan evliliği ona istediği hayatı sunabilecekken, diğerleri ile uzlaşmak, kendini kabul ettirmek için geliştirmek yerine herkesi uzaklaştırmayı, insanları Ferruh’un ve Tuna’nın çevresinden püskürtmeyi seçiyor. Onları yalnızlaştırmanın kendi konumunu sağlamlaştıracağını düşünüyor.

Yaşantısına ve başarısına hayran olduğu Handan gibi olmaktan ziyade onun kendisine ihtiyaç duymasını, muhtaç olmasını istiyor. Böylelikle ona kendini kabul ettirmeyi hedefliyor. Ondan daha iyi yönleri olduğunu ispat etmeye çalışırken asıl kilit noktayı gözden kaçırıyor. Kendisini geliştirmek, entelektüel kapasitesini arttırmak, maddi manevi imkânları bu yöne seferber etmek gibi bir derdi yok Handan’ın onu tam olarak neden kendi yaşantılarına uygun bulmadığını değerlendiremiyor. Suzan kendini yeterince eğitimli ve donanımlı buluyor.

Onun bütün takıntısı kardeşine ve aileye layık görmeyen Handan’ın günün birinde ona onay vermesi.