İnsanın 'deli' dediği... Tunceli'nin 'veli'leri!

2024 yazının o kavurucu sıcağında, eşim Sibel’le birlikte rotayı memlekete, Tunceli’ye kırdık.
Niyetimiz sadece gezmek ya da bir yerleri “görmek” değildi; o kekik kokusunu genzimizde hissetmek, çöl yangınını andıran toprağın sıcaklığına dokunmak ve dağların insanı nasıl bir huşuyla susturduğuna yeniden şahitlik etmekti.
Çünkü biliriz ki, memlekete her gidiş aslında insanın kendi geçmişine; çocukluğuna, babasına ve o ilk masum seslere yaptığı bir yolculuktu.

Gazetecilikten kalma bir refleksle, şafak henüz sökmeden uyandım.
Uykuyla uyanıklık arasındaki o ince çizgide fazla kalamam; kendimi sokağın serinliğine bıraktım.
Şehir henüz mahmurluğunu üzerinden atmamışken, adımlarım beni kendiliğinden Hıdır abinin çay ocağına çıkardı.
Tabureler yeni diziliyor, demlik ilk buharını veriyordu.

İşte tam orada, sessizliğin ortasında tanıdım onu: Mustafa.

Yanıma sokuldu.
Kelimelere dökülmeyen bir aşinalıkla sigara istedi, verdim.
Çay istedi, söyledim.
Yan yana oturduk ama konuşmadık.
Sigara yanıyor, çay tütüyor, biz ise o derin suskunluğun içinde ağır ağır birikiyorduk.
Bir süre sonra hiçbir şey demeden kalkıp gitti.

Ertesi gün yine aynı saatte, aynı masada buluştuk.
Yine sigara, yine çay ve yine o muazzam sessizlik…
Aramızda tek bir cümle kurulmamıştı ama ruhlarımız çoktan sarılmıştı.
Sanki yıllardır aynı boşluğa bakan, aynı kederle yoğrulmuş iki kadim dost gibiydik.

Döneceğimiz günün sabahında, yorgunluğun ağırlığıyla biraz geç uyandım.
Sokağa girdiğimde tuhaf bir hareketlilik vardı.
Çay ocağındakiler beni görür görmez Mustafa’ya seslendiler:

“Bak, geliyor işte… Gitmemiş, korkma!”

Mustafa, sokağın ortasında bir çocuk telaşıyla bekliyordu.
Beni görünce hiç tereddüt etmeden, öyle bir sarıldı ki; sanki kırk yıllık ayrılık bitmişti.
Sesinde hem bir ferahlama hem de ince bir sitem vardı:

“Gittin sandım… Gelmeyince, gittin sandım.”

Gideceğimi söyledim.
Kolumdan tuttu, birlikte çay ocağına yürüdük.
Tam o esnada, sanki zamanın perdesini aralamış da ötesini görmüş gibi, o sarsıcı cümleyi bıraktı avuçlarıma:

“Git cigerim… Yolun açık olsun. Bir ay sonra geleceksin zaten.”

Gülümsedim.
Çayımızı içtik, son sigaramızı yaktık ve yine o tanıdık sessizlikle vedalaştık.

Tam bir ay sonra babamı kaybettim.

Memlekete bu kez bir vedanın ağırlığıyla döndüm.
Babamı köyümüzün mezarlığına, o ebedi sessizliğe uğurlarken anladım ki; toprak sadece bedeni değil, insanın içindeki o sesi de gömüyormuş.
Bir şeyler eksiliyor, bir şeyler sonsuza dek susuyormuş.

Törenden sonra ayaklarım yine Hıdır abinin oraya sürükledi beni.
Sanki babam hâlâ o masada oturuyormuş gibi…
Mustafa’yı sordum.

“Seninle konuştuğu o son gün rahatsızlandı,” dediler.
“Enfeksiyon kapmış, yoğun bakıma kaldırmışlar.”

Bir daha da dönmemiş.
O sokağa bıraktığı son cümle, bana kurduğu o son hüküm olmuş:

“Cigerim.. Bir ay sonra geleceksin zaten…”

Bizim coğrafyamızda akıl ile kalp yer değiştirir bazen.
Bazılarına “deli” deyip geçerler ama biz o kelimeyi öyle hoyratça kullanmayız.
Bizim inancımızda velilik ile delilik, budalalık ile ermişlik arasında kıldan ince bir köprü vardır.
Dünyanın gürültüsünü değil, kalbin fısıltısını duyan insanlardır onlar.

Babam, memleketin bu “veli”lerini çok severdi.
Seyuşen’i, Baba Bertal’i, General Zeng’i…
Kimsenin ciddiye almadığı o canları baş köşeye oturtur, onlarla şakalaşırdı.
Hatta onları gizlice Elazığ’a hamama götürür, yeni kıyafetler alırmış; bunu yıllar sonra başkalarından öğrendim.
Babam onları hiçbir zaman küçümsemedi; aksine, her birine kutsal bir sırrın taşıyıcısıymış gibi saygıyla yaklaştı.
Belki de bu yüzden, çocukken bana hep şunu söylerdi:
“Herkesin aklı başında olmaz oğlum, ama kalbi başında olanlar vardır.”

Şimdi dönüp bakınca, Mustafa’nın o gün sokağın ortasında bekleyişi gözümün önünden gitmiyor.
Bazı insanlar bu dünyaya başka bir yerden bakıyor gibi geliyor bana.
Onlar görmez, hissederler.
Konuşmaz, sadece bir cümle bırakırlar insanın ruhuna.

Ve o cümle, bir ömür boyu içimizde yankılanmaya devam eder:

“Git cigerim… Bir ay sonra döneceksin zaten…”