Güç her şey değildir

Donald Trump bir kez daha konuştu. Bir kez daha uluslararası hukuku, anayasal sınırları ve devlet fikrini hiçe sayan bir dil kullandı.

Gündemde Grönland var.
Bir ülke.
Bir halk.
Bir egemenlik alanı.
Ama Trump için bu, satın alınabilecek bir şey.
“Alırım” diyor.
“Parayla çözerim” diyor.

“Orada yaşayan herkese de para veririm” diye ekliyor.

Bu sözler diplomatik bir çıkış değildir. Bu sözler, devlet fikrine doğrudan bir saldırıdır.

Anayasa hukuku bu noktada çok nettir. Bir devletin varlığından söz edebilmek için üç temel unsur gerekir: toprak, millet ve egemenlik. Toprak, pazarlık konusu yapılacak bir taşınmaz değildir. Millet, tek tek parayla ikna edilecek bir kalabalık değildir. Egemenlik ise bir sözleşmeyle ya da çekle devredilecek bir hak değildir. Grönland tartışması bu yüzden sıradan bir dış politika başlığı değildir. Burada tartışılan enerji ya da güvenlik değil, devlet olmanın kendisidir.

Trump’ın “herkese para veririm” söylemi bir refah vaadi değil, açıkça bir sus payıdır. Mesaj nettir: “Egemenliğinizden vazgeçin, bedelini ödeyelim.”

Bu anlayışta insan artık yurttaş değildir; hak sahibi değildir; siyasal özne değildir. Satın alınabilir bir nesneye indirgenmiştir.

Nobel Ödüllü Daron Acemoğlu’nun belirttiği üzere, “kurallara dayalı düzen” önemli ölçüde aşınmıştır. Trump sonrası bir döneme ulaşmamız halinde, daha adil bir küresel düzenin yeniden inşası kaçınılmaz hale gelecektir. Sorun, Trump’ın şahsında değil, onu sınırlayamayan sistemin kendisindedir. Joseph E. Stiglitz’in de ifade ettiği gibi, Trump’ın temsil ettiği güç anlayışının ne tutarlı bir ideolojisi ne de ilkesel bir temeli bulunmaktadır. Bu anlayışa göre, güç sahibi olanın haklı olduğu varsayılmakta ve diğer tüm hususlar göz ardı edilmektedir.

Financial Times yazarı Simon Kuper’in ifadesiyle Trump, modern bir devleti yöneten bir liderden çok, Demir Çağı’ndaki kabile reislerini andırmaktadır. Sadece karşılık veremeyecek ülkelere yönelmesi tesadüf değildir. İran, Venezuela, Grönland… Onun dünyasında insanı harekete geçiren en büyük motivasyon zenginleşmektir; hukuk, devlet ve egemenlik ise bu hedefin önündeki engellerdir.

Peki aynı anda Amerika Birleşik Devletleri’nin içinde ne oluyor? Bugün ABD’de sorun sadece dış politikadaki tehditkâr dil değildir. Devlet, giderek daha sert bir biçimde kendi toplumunun karşısında konumlanmaktadır. Sokakta, sınırda, üniversite kampüslerinde… Trump’ın politikaları Amerikan kamuoyunda açıkça faşizan olarak tanımlanmaktadır. Göçmenler hedef haline getirilmiş durumdadır. Üstelik bu insanlar arasında, hukuken Amerika’da kalma ve hatta vatandaşlığa geçme hakkı kazanmış olanlar da vardır. Buna rağmen öldürülenler, gözaltına alınanlar ve hapse gönderilenler olmaktadır.

Daha da çarpıcı olan, bu insanları korumaya çalışan Amerikalıların da gözaltına alınmasıdır. Yani artık yalnızca “öteki” değil, ötekiyi savunan da cezalandırılmaktadır. Bu tablo, hukukun değil korkunun esas alındığı bir yönetim anlayışını göstermektedir. Trump’ın hem iç politikada hem de dış politikada aynı anda bu denli agresifleşmesi tesadüf değildir. Bu bilinçli bir korku siyaseti, bilinçli bir güç gösterisidir. İtaat rızayla değil, sindirmeyle sağlanmak istenmektedir.

Bu korku yalnızca Amerika’ya özgü de değildir. İran’da ve Afganistan’da farklı biçimlerde karşımıza çıkan devlet şiddeti de aynı mantıkla işlemektedir. Güvenlik gerekçesiyle hukuk askıya alınmakta, toplumlar korkuyla yönetilmektedir. Bunun adı açıktır: devlet terörizmi. Yöntemler değişse de amaç aynıdır.

Trump dünyayı yeniden kurmuyor. Dünyanın ne kadar savunmasız kaldığını ifşa ediyor. Toprak satılabilir sanılıyor. Millet susturulabilir sanılıyor. Egemenlik parayla devredilebilir sanılıyor.

Anayasa hukuku ve tarihsel kayıtlar, bir halkın asla satılık olamayacağını açıkça ortaya koymaktadır.