Ankara'da 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenecek NATO Zirvesi öncesi İngiltere'nin önde gelen gazetelerinden Financial Times Türkiye ile ilgili Henry Foy ve John Paul Rathbone imzasıyla kaleme alınan, 'Türkiye'nin savunma sanayii hızla büyüyor; hedefte Avrupa var' başlığıyla bir analiz yayınladı.
Analizde İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanması ve Özgür Özel'in mahkeme kararıyla CHP Genel Başkanlığı'ndan alınmasına Avrupa'nın yeterince tepki vermediği vurgulandı. Bunun nedeni de analizde yer aldı.
Savunma sanayiinin parlayan yıldızları Arca Savunma ve Bayraktar'a dikkat çekilen analizde, Türk savunma sanayiinin Avrupa ve NATO üyelerinin acil ihtiyaç duyduğu insansız hava aracı, güdümlü füzeler ve top mermileri gibi silahları seri üretim yapacak ölçek ve uzmanlığa sahip olduğuna değinildi.
Financial Times'ın analizinde, Avrupa'nın Türkiye'ye bakışın nasıl değiştiği irdelendi.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in, yılın başlarında yaptığı bir konuşmaya atıf yapılarak başlayan analizde Ursula von der Leyen sözleri için "Belki de sadece bir dil sürçmesiydi" denildi.
Ursula von der Leyen, o konuşmasında Avrupa'nın Rusya, Çin ve Türkiye'nin etkisi altına girme riskiyle karşı karşıya olduğunu söylemiş ve bunun "Avrupa için işleri zorlaştıracağını" ifade etmişti.
Analizde Ursula von der Leyen'in sözlerinin büyük bir diplomatik gaf olarak değerlendirildiği belirtildi.

İşte o analizin tamamı...
Von der Leyen, Avrupa'nın en önemli NATO müttefiklerinden ve uzun yıllardır Avrupa Birliği üyeliğine aday olan Türkiye'yi, Avrupa'nın en büyük rakipleri arasında görülen Rusya ve Çin ile aynı cümlede anmıştı. Avrupa Komisyonu Basın Servisi'nin birkaç gün sonra açıklamayı beceriksizce geri çekmesinin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sert bir yanıt verdi:
"Avrupa'nın Türkiye'ye ihtiyacı, Türkiye'nin Avrupa'ya ihtiyacından daha fazladır."
Erdoğan'ın giderek otoriterleşen yönetimi uzun süredir Türkiye'yi zor ve öngörülemez bir müttefik hâline getiriyor. Ancak bugün Ukrayna ve Orta Doğu'daki savaşlar ile ABD'nin Avrupa üzerindeki güvenlik şemsiyesini geri çekebileceği yönündeki endişeler, Avrupa'nın Türkiye'ye bakışını kökten değiştiriyor.
Türkiye artık yalnızca sorun çıkaran bir Avrupalı müttefik olarak değil, aynı zamanda vazgeçilmez stratejik bir ortak olarak görülüyor.
Brüksel'deki NATO karargâhında Türkiye, ABD'den sonra ittifakın en vazgeçilmez ortağı olarak tanımlanıyor. Güneydoğu kanadının temel taşı, Karadeniz'in en önemli deniz güçlerinden biri ve Avrupa'nın acilen ihtiyaç duyduğu insansız hava araçları ile güdümlü füzeler gibi silah sistemlerini seri üretme kapasitesine sahip ülkelerden biri olarak değerlendiriliyor.
Ankara ise artan jeopolitik ağırlığını Avrupa Birliği ile daha yakın ilişkiler kurmak, Avrupa'nın şekillenmekte olan güvenlik mimarisinde resmî bir rol üstlenmek ve hızla büyüyen savunma sanayii için yeni silah anlaşmaları elde etmek amacıyla kullanmak istiyor.
Avrupa orduları Türk yapımı top mermilerine, insansız hava araçlarına ve kara kuvvetlerinin kapasitesine ihtiyaç duyarken, Erdoğan yönetimi de Avrupa pazarına daha kolay erişim, savunma sanayii ihaleleri ve en önemlisi bunlarla birlikte gelecek teknoloji ile finansmana ulaşmayı hedefliyor.
Birçok Avrupalı lider, özellikle ABD Başkanı Donald Trump'ın Avrupa'daki Amerikan askerî varlığını azaltma yönündeki adımları nedeniyle Türkiye'nin bu taleplerine sıcak bakıyor. Geçen yıl Türkiye'nin yaklaşık 10 milyar dolarlık savunma ihracatının yarısından fazlası NATO ülkelerine gerçekleştirildi.
Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb da haziran ayında yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
"Güvenlik açısından Türkiye'nin bize mümkün olduğunca yakın olmasını sağlayacak bir anlayış geliştirmemiz gerekiyor. Dünyada güç göstermek istiyorsak artık daha büyük düşünmeye başlamalıyız."
Bu "büyük düşünme" anlayışı ve artan savunma harcamaları, 7 Temmuz'da Ankara'da başlayacak NATO Zirvesi'nin ana gündemini oluşturacak.
Zirvenin temel hedefi, Avrupa'nın Trump'ı 32 üyeli NATO ittifakına bağlı tutmaya çalışması olacak. Ancak analistlere ve yetkililere göre bunun yanında, ABD'nin geri çekilmesiyle birlikte Türkiye'nin ve savunma sanayiinin Avrupa güvenlik sistemine ne ölçüde entegre edileceği de masadaki en önemli başlıklardan biri olacak.
Zirvenin Türkiye'de düzenlenmesi bile Avrupa'nın bakış açısının ne kadar değiştiğini gösteriyor.
Yaklaşık on yıl önce Erdoğan, 2018 NATO Zirvesi'nin İstanbul'da yapılmasını önermiş ve bu teklifin kabul edileceği düşünülmüştü. Ancak Türkiye'deki demokratik gerilemeye ilişkin kaygılar nedeniyle yaklaşık on iki Avrupa ülkesi bu planı engellemişti.
Bundan yalnızca bir hafta sonra Erdoğan, darbe girişiminin ardından kamu görevlileri ve muhaliflere yönelik kapsamlı tasfiye sürecini başlattı. Birkaç ay sonra ise Türkiye, Rusya'dan S-400 hava savunma sistemi satın almak için müzakerelere başladı.
O dönemde görüşmelere katılan bir NATO diplomatı şunları söylüyor:
"Pek çok Avrupa ülkesi yaşanan gelişmelerle haklı çıktığını düşündü. Erdoğan'a zirve sözü verildikten sonra onu geri almak zorunda kalacakları bir kâbus senaryosundan kurtuldular."
Bugün ise 72 yaşındaki Erdoğan sonunda istediğini elde etmiş durumda.
Gelecek haftaki NATO Zirvesi, Erdoğan'ın 1.150 odalı Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nin görkemli atmosferinde gerçekleştirilecek. Zirvede Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırma taahhütleri açıklanacak; Trump'ın duymak istediği mesajlar verilirken Erdoğan'ın arzuladığı Türk savunma sanayii anlaşmalarının da imzalanması bekleniyor.
Bu süreçte Türkiye ekonomisi ve demokrasisine ilişkin kaygılar ise son dönemdeki gelişmelere bakılırsa kırmızı halının altına süpürülecek gibi görünüyor.

Daha mayıs ayında Ankara'da bir mahkeme, ana muhalefet partisinin lideri Özgür Özel'i görevden uzaklaştırmıştı. Bu karar, Erdoğan'ın siyasi rakiplerine yönelik yargı baskısının son halkası olarak görülüyor. Söz konusu baskı, geçen yıl İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanmasının ardından daha da hız kazanmıştı.
Ancak ne ABD'den ne de Avrupa liderlerinden kayda değer bir tepki geldi.
Bununla birlikte, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile daha yakın ilişkiler kurma, Avrupa güvenlik sistemine daha fazla entegre olma ve bunun sağlayacağı uluslararası meşruiyeti elde etme çabalarının da bir sınırı bulunuyor.
Birçok Avrupa ülkesi, Erdoğan yönetiminin NATO'nun "demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü" ilkeleriyle ne ölçüde bağdaştığı konusunda ciddi endişeler taşıyor.
Yetkililere, diplomatlara ve uzmanlara göre bu kaygı romantik bir demokrasi hassasiyetinden değil, tamamen stratejik çıkar hesaplarından kaynaklanıyor.
İstanPol Enstitüsü Eş Direktörü Seren Selvin Korkmaz bunu şöyle özetliyor:
"Demokrasi ile jeostratejik istikrar birbirinden ayrı konular değildir. Demokratik kurumlar Türkiye'nin stratejik gücünün güvenilirliğini belirler. Uluslararası anlaşmaların kişilere değil kurumlara dayanmasını sağlayan altyapıyı oluştururlar."
Nitekim Türk makamları zirve öncesinde bu tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.
Zirve öncesinde gerçekleştirilen güvenlik operasyonlarında, aralarında çoğu 60'lı ve 70'li yaşlardaki çevre gönüllülerinin de bulunduğu 200'den fazla kişi terör şüphelisi olarak gözaltına alındı.
Bir Batılı yetkili ise meseleyi şu sözlerle özetliyor:
"Asıl soru şu: Türkiye'nin iç siyasi, ekonomik ve toplumsal kırılganlıkları onun jeostratejik önemini ne zaman ve nasıl sınırlandırmaya başlayacak? Gerçekten önemli olan mesele budur."
Ankara'nın yaklaşık 200 kilometre batısında, antik Pers Kral Yolu'nun yakınındaki devasa ve modern bir üretim tesisi bulunuyor. İşte Türkiye'nin savunma sanayiinin neden bu kadar değer kazandığını gösteren en somut örneklerden biri burada faaliyet gösteriyor.
Hafif silah mühimmatı, havan mühimmatı ve topçu mermisi üreten Arca Savunma, kamuoyunun çok fazla tanımadığı ancak Türkiye'nin en büyük savunma şirketlerinden biri hâline gelmiş durumda.
Şirket, eski NATO tedarik yetkilisi İsmail Terlemez tarafından yalnızca altı yıl önce kuruldu ve kısa sürede dikkat çekici bir yükseliş yakaladı.
Siyasi iktidarla yakın ilişkilere sahip olduğu belirtilen Arca Savunma, Anadolu Ajansı verilerine göre geçen yıl Türkiye'nin en büyük savunma ihracatçısı oldu.
Şirketin son dönemde Slovakya, Bulgaristan ve Estonya ile milyarlarca dolarlık savunma anlaşmaları imzaladığı belirtiliyor.
Öte yandan ABD Adalet Bakanlığı, Terlemez'in NATO'daki görevi sırasında patlayıcı tedarik sözleşmeleri kapsamında 115 bin avroyu aşan usulsüz menfaat sağladığı iddiasıyla açılan davayı geçen yıl düşürdü.
Arca Savunma, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'nin "Türkiye'nin savunma sanayi devrimi" olarak nitelendirdiği dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri olarak görülüyor.
Türk savunma şirketleri hızlı hareket ediyor, piyasa taleplerine kısa sürede uyum sağlayabiliyor ve sektör hükümet tarafından ulusal kimliğin temel unsurlarından biri olarak öne çıkarılıyor.
Ankara'da neredeyse her gün dev reklam panolarında füzelerin fırlatıldığı, savaş uçaklarının havalandığı ve topçu sistemlerinin ateşlendiği görüntüler yer alıyor. Bu görüntülerin ardından ise güneş gözlüğü takan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın fotoğrafı ve şu slogan beliriyor:
"Dostlarına güven veren, düşmanlarına korku salan Türkiye."
Savunma sanayiinin ulaştığı nokta, aynı zamanda bir ülkenin NATO standartlarında silah sistemlerinde nasıl yüksek düzeyde dışa bağımsızlık sağlayabileceğinin de örneği olarak gösteriliyor.
Bu dönüşümün temelleri, 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında ABD'nin uyguladığı silah ambargosuyla atıldı. Ambargo, Türkiye'nin dış tedarikçilere bağımlılığını açık biçimde ortaya koydu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan döneminde ise bu süreç hızlandı. Devlet desteği, siyasi iktidara yakın savunma şirketlerine yönlendirilirken, zaman zaman bütçe dışı özel savunma fonları da bu amaçla kullanıldı.
Analistlerin hesaplamalarına göre Türkiye'nin savunma sanayiine aktarılan özel fonun harcamaları 2018 yılında zirveye ulaştı. Harcamalar, gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 0,5'ine, yani yaklaşık 3 milyar dolara denk gelen bir seviyeye çıktı.
Üst düzey bir Türk yetkili, "Geçmişte yaptığımız savunma yatırımlarının meyvelerini topluyoruz." diyor. Aynı yetkili, savunma ihracatının bu yıl yaklaşık yüzde 30 artarak 13 milyar dolara ulaşmasını beklediklerini belirtiyor ve gülümseyerek ekliyor:
"Avrupa'nın bizden öğreneceği çok şey var."
Bugün Avrupa da savunma sanayiini yeniden ayağa kaldırmak ve kritik tedarik zincirlerini güvence altına almak için benzer bir süreçten geçiyor. Türk yetkililere göre savunma sanayiinde kullanılan girdilerin değer bazında yüzde 80'den fazlası artık yurt içinden karşılanıyor.
Üst düzey bir NATO savunma yetkilisi ise Türkiye'nin avantajlarını şöyle özetliyor:
"Türkiye; girişimcilik ruhu, mühendislik kabiliyeti ve sanayi ölçeği bakımından yalnızca Almanya ile kıyaslanabilecek bir ülke. Ama Almanya çok pahalı. Üstelik Türk heyetleri NATO toplantılarına her zaman en hazırlıklı gelen ekip oluyor ve en zor soruları onlar soruyor. Böylesi bir ortağın yanınızda olmasını istersiniz."
ANCAK ÖNÜNDE 3 TEMEL ENGEL BULUNUYOR
Bununla birlikte, Türkiye'nin sahip olduğu askeri kapasite tek başına onu vazgeçilmez bir müttefik yapmaya yetmiyor. Savunma sanayiinin karşı karşıya olduğu sorunlar, birçok NATO ülkesinin Türkiye'ye ilişkin daha geniş çaplı çekincelerini de yansıtıyor.
1. Avrupa pazarına tam erişememek
İlk ve en sembolik sorun, Türkiye'nin Avrupa savunma pazarından kısmen dışlanması.
AB üyesi olmayan ancak NATO üyesi olan Türkiye, Avrupa Birliği'nin ortak bütçesi üzerinden oluşturduğu ve savunma üretimi, inovasyon ile sınır ötesi iş birliğini desteklemek amacıyla hazırladığı 150 milyar avroluk savunma kredi programına dahil edilmedi.
Ankara ise bu engeli Brüksel'i devre dışı bırakarak ikili anlaşmalar yoluyla aşmaya çalışıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın damadı Selçuk Bayraktar'ın yönetimindeki dünyanın önde gelen yapay zekâ destekli İHA üreticilerinden Baykar, İtalyan savunma devi Leonardo ile ortak girişim kurdu. Böylece Avrupa'da faaliyet gösteren bir şirket statüsü kazanarak AB fonlarına erişim imkânı elde etti.

Benzer şekilde Türk mühimmat üreticisi Repkon da Almanya'da üretim tesisi kurmak üzere anlaşma imzaladı.
Türkiye ayrıca geçen yıl İspanya Hava Kuvvetleri'ne Airbus ile ortak üretilecek 30 eğitim uçağını 2,6 milyar avroluk anlaşmayla sattı.
Uzmanlara göre bu ortak üretim modeli, Avrupa silah sistemlerinin Türk savunma platformlarına entegre edilmesiyle başka projelerde de uygulanabilir.
Ankara merkezli savunma analisti Arda Mevlütoğlu, bu konuda büyük fırsatlar bulunduğunu söylüyor:
"İş birliği için ciddi bir potansiyel var. Batılı ülkeler kendi aviyonik ve silah sistemlerini Türk platformlarına kolayca entegre edebilir."
Ancak bu tür ortaklıklar büyük ölçüde ticari çıkarlar üzerine kuruluyor. Türkiye'nin Avrupa güvenlik mimarisindeki rolünü tanımlayan kapsamlı bir siyasi anlaşmanın bulunmaması ise bu iş birliklerinin sınırını belirliyor.
İstanPol Enstitüsü Eş Direktörü Seren Selvin Korkmaz'a göre temel sorun tam da burada yatıyor:
"Avrupa Türkiye'den tam olarak ne istiyor? Bu sorunun net bir cevabı yok. İlişki zorunluluktan devam ediyor ama onu ileri taşıyacak siyasi altyapı bulunmuyor. Böyle devam ederse Türkiye daha önemli hâle gelirken, paradoksal biçimde stratejik karar alma süreçlerinde daha az etkili olabilir."
2. Ekonomik kırılganlık
İkinci sorun ekonomi.
Savunma sanayii büyümeye devam ederken Türkiye ekonomisi hâlâ yüzde 33 seviyesindeki enflasyon, yükselen maliyetler ve değer kazanan Türk lirasının diğer ihracatçı sektörler üzerindeki baskısıyla mücadele ediyor.
Üstelik yatırımcıların hukukun üstünlüğüne ilişkin kaygıları da sürüyor.
Dünya Adalet Projesi'nin 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde Türkiye, 143 ülke arasında 118'inci sırada yer aldı. Bu sıralama, Türkiye'yi Rusya'nın yalnızca bir basamak önüne koyuyor.
Bir NATO savunma yetkilisi bu durumu şöyle değerlendiriyor:
"Türkiye'nin hukuk sistemi yatırımcı açısından risk oluşturuyor. Bu nedenle devlet kontrolündeki büyük holdingler ve siyasi bağlantıları güçlü birkaç özel şirket dışında savunma sektörüne ciddi özel sermaye girmiyor. Bu da sektörün derinleşmesini ve büyümesini sınırlıyor."
3. Güvenilirlik sorunu
Üçüncü sorun ise güvenilirlik. Ankara, savunma sanayiindeki başarıları sık sık ulusal kararlılığın ve dış baskılara direnme kapasitesinin göstergesi olarak sunuyor. Ancak uzmanlara göre zaman zaman yapılan abartılı açıklamalar bunun tersine de yol açabiliyor.
Geçen yıl Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın, Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı KAAN'ın yabancı motorlara bağımlı olduğunu açıklaması kamuoyunda şaşkınlık yaratmıştı.
Bu yıl ise henüz prototip aşamasındaki Yıldırımhan balistik füzesinin 6 bin kilometre menzile sahip olduğu yönündeki açıklamalar tartışma yarattı. Bu rakam, Türkiye'nin mevcut en uzun menzilli füzesinin yaklaşık on katına karşılık geliyor.
Üst düzey bir Avrupalı savunma yetkilisi Türkiye'nin kaydettiği ilerlemeyi teslim ederken şu uyarıyı yapıyor:
"Apache benzeri taarruz helikopterleri geliştiriyorlar, insansız hava araçları ve elektronik harp sistemleri üretiyorlar. Avrupa'nın en hızlı büyüyen savunma sanayilerinden biri hâline geldiler. Ancak bu yeni sistemlerin gerçekten ne kadar başarılı olduğunu zaman gösterecek. Özellikle Yıldırımhan konusunda soru işaretleri var."
Ardından şu soruyu yöneltiyor:
"NATO'nun büyük ülkeleri güvenliklerini gerçekten bu sistemlere emanet edecek mi?"
2016'daki darbe girişiminin ardından Erdoğan, Batı'yı "darbecilerin ve teröristlerin yanında durmakla" suçlamıştı.
Aradan geçen yıllarda ise Türkiye ile NATO ülkeleri arasındaki ilişkiler önemli ölçüde iyileşti.
Türk savunma şirketleri bugün Avrupa ordularının önemli tedarikçileri arasında yer alıyor.
Avrupa'nın Çin'e uzanan "Orta Koridor" ulaşım ve enerji hattını güçlendirme hedefi de Türkiye'nin stratejik önemini daha da artırıyor.
Rusya ile ilişkiler açısından ise Ankara, Kırım'ın Ukrayna'ya ait olduğunu savunmayı sürdürürken Rus enerji kaynaklarına olan bağımlılığını da azaltmış durumda.
Türkiye ise Batı ile ilişkilerine yeniden değer biçiyor.
Bu yıl İran'ın Türkiye yönüne ateşlediği dört balistik füze, NATO'ya ait hava savunma sistemleri tarafından etkisiz hâle getirildi.
Savunma Sanayii Başkanlığı Uluslararası İş Birliği Daire Başkanı Ertaç Koca'ya göre özellikle topçu mühimmatı gibi standart ürünler üreten Türk savunma şirketlerinin Batı'nın teknoloji, finansman ve ortaklıklarına ihtiyacı devam ediyor.
Koca, "Türkiye savunma sanayii açısından en büyük tehdit hiç kuşkusuz Çin." değerlendirmesini yapıyor.
Bunun ötesinde Avrupa, Türkiye ekonomisi için de vazgeçilmez önem taşıyor.
AB üyesi olmayan Birleşik Krallık da dahil olmak üzere Avrupa ülkeleri, Türkiye'nin yıllık yaklaşık 720 milyar avroluk mal ve hizmet ticaretinin yaklaşık yarısını oluşturuyor.
Üst düzey bir Türk yetkili bunu şu sözlerle ifade ediyor:
"Avrupa bizim tek güvenli ve barışçıl sınırımız. Avrupa'nın istikrarına ve güvenliğine büyük önem veriyoruz."
Ancak ilişkilerdeki iyileşme, sorunların tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Savunma alanındaki yakınlaşma da tek başına Türkiye ekonomisinin ihtiyaç duyduğu ticaret ve yatırım akışını garanti etmeye yetmiyor.
Türkiye'nin 2005 yılında başlayan AB üyelik müzakereleri 2018'den bu yana fiilen donmuş durumda.
Herkes, Türkiye ile AB arasında 1995 yılında imzalanan Gümrük Birliği'nin dijital ekonominin ortaya çıkışından önce hazırlanmış olması nedeniyle güncellenmesi gerektiği konusunda hemfikir.
Ancak bunun gerçekleşmesi için Ankara'nın kamu ihalelerinde şeffaflık gibi siyasi açıdan zorlayıcı reformları kabul etmesi gerekiyor. Uzmanlar ise Türkiye'nin buna ne ölçüde istekli olduğu konusunda kuşkulu.
Asıl soru: Türkiye gerçekten hangi tarafta duracak?
Eleştirmenlere göre tam kapsamlı iş birliğinin önündeki en büyük engel, Türkiye'de giderek güçlenen otoriter yönetim anlayışı.
Onlara göre Türkiye tam anlamıyla otoriter bir rejime dönüşürse hükümetin önceliği ortak dış tehditler yerine iç muhalefeti bastırmak olacak. Bunun, Macaristan'ın eski Başbakanı Viktor Orbán dönemindeki sürece benzeyebileceği ifade ediliyor.
Şimdilik hem Avrupa hem de Türkiye, ABD'nin artık Avrupa güvenliğinin tartışmasız garantörü olmadığı yeni uluslararası düzende kendilerine uygun bir denge kurmaya çalışıyor.
İstanbul merkezli düşünce kuruluşu EDAM'ın Direktörü Sinan Ülgen'e göre tam da bu nedenle geçmişten gelen karşılıklı güvensizlik her zamankinden daha kritik.
Ülgen şöyle diyor:
"Avrupa'nın cevabını aradığı soru şu: 'İş ciddiye bindiğinde Türkiye Avrupa Birliği'nin yanında mı duracak, yoksa kenara mı çekilecek?' Türkiye'nin sorduğu soru ise şu: 'Bu çıkmaz, işlevsiz bir NATO'ya ve bizi dışlayan bir Avrupa savunma mimarisine mi yol açacak?'"
Ülgen'e göre en kötü senaryoda her iki tarafın da yıllardır korktuğu tablo gerçeğe dönüşebilir:
"Bu durum Avrupa'yı daha zayıf, Türkiye'yi ise kendi başının çaresine bakmak zorunda kalan bir ülkeye dönüştürebilir. Böyle bir tablo, herkes için tamamen bilinmeyen sular anlamına gelir."




