Erkek 60’ında aşık, kadın 40’ında anne

Sinema kadınları sever.

Ama genç oldukları sürece…

Belki biraz sert bir giriş oldu. Fakat yıllardır hem Türkiye’de hem de dünyada sinema ve televizyon sektörüne baktığımızda karşımıza çıkan tabloyu başka türlü tarif etmek kolay değil.

Bir erkek oyuncu 30 yaşında âşıktır, 40 yaşında âşıktır, 50 yaşında âşıktır. 60’ına geldiğinde de karşısına kendisinden yirmi, hatta otuz yaş genç bir kadın oyuncu konulur ve bizden bu aşkı son derece doğal kabul etmemiz beklenir.

Kadın oyuncu içinse takvim başka işler.

30’larının ortasında anne rolleri kapıyı çalmaya başlar. 40’larında romantik başroller azalır. 50’lerinde ise çoğu zaman hikâyenin merkezinden uzaklaştırılıp “birinin annesi”, “birinin teyzesi”, “ailenin büyüğü” olmaya doğru itilir.

Geçtiğimiz dönemde Selin Şekerci üzerinden yürüyen tartışma bunun Türkiye’deki çarpıcı örneklerinden biriydi. 30’larının ortasındaki bir kadın oyuncunun kendisinden çok da uzak olmayan kuşaktaki oyuncuların annesi olarak konumlandırılabilmesi bize artık garip gelmiyor. Çünkü yıllardır buna alıştırıldık.

Peki aynı yaştaki erkek oyuncuya ne oluyor?

Hiçbir şey.

O hâlâ âşık oluyor.

Hâlâ genç kadınların karşısında başrol oynuyor.

Hâlâ hikâyenin merkezinde.

Deniz Çakır’ın birkaç ay önce söylediği söz bu yüzden önemliydi:

“Kadınların raf ömrü var gibi bakılıyor. Erkekler aynı kalıyor, yandaki kadınlar güncelleniyor.”

Çakır daha sonra sözlerinin yanlış anlaşılmaması için bunun kendi düşüncesi olmadığını, tam tersine sektörün kadınlara dayattığı anlayışı eleştirdiğini özellikle vurguladı.

Aslında tek cümlede yıllardır izlediğimiz yüzlerce dizinin ve filmin özetini yaptı.

Erkek aynı kalıyor, yanındaki kadın güncelleniyor.

Kenan İmirzalıoğlu ile Afra Saraçoğlu arasındaki 23 yıllık yaş farkının tartışılması ya da Murat Yıldırım ile Cemre Baysel arasındaki yaklaşık 20 yıllık farkın gündeme gelmesi de tam olarak buradan kaynaklanıyor. Elbette gerçek hayatta insanlar kendilerinden yirmi yaş küçük ya da büyük insanlara âşık olabilir. Mesele bunun olup olmaması değil.

Mesele, bunun neden neredeyse hep aynı yönde olması.

Neden yaşlı olan çoğunlukla erkek?

Neden genç olan çoğunlukla kadın?

Ve neden aynı yaştaki kadın oyuncuya geldiğimizde birdenbire “inandırıcılık” meselesini hatırlıyoruz?

HOLLYWOOD'UN DA SİCİLİ PEK PARLAK DEĞİL

Bu yalnızca Türkiye’ye özgü değil.

Hollywood yıllardır aynı çifte standardın belki de en görünür örneklerini üretiyor.

Maggie Gyllenhaal’ın anlattığı hikâye hâlâ aklımda. Gyllenhaal 37 yaşındayken, 55 yaşındaki bir erkek oyuncunun sevgilisini oynamak için “fazla yaşlı” bulunduğunu açıklamıştı.

Bir düşünün.

Kadın 37.

Erkek 55.

Ama “yaşlı” olan kadın!

Jamie Denbo’nun yaşadığı da farklı değildi. 43 yaşındayken 57 yaşındaki bir erkek oyuncunun eşini oynamak için fazla yaşlı olduğu söylendi. Üstelik senaryoda çiftin 18 yaşında bir kızları bulunuyordu.

Hollywood matematiğinde demek ki 57 yaşındaki erkek hâlâ romantik başrol olabilirken 43 yaşındaki kadın onun eşi olmak için bile yaşlı sayılabiliyor.

Daha da tuhaf örnekler var.

Alexander filminde Angelina Jolie, Colin Farrell’ın annesini oynadı.

Jolie ile Farrell arasındaki yaş farkı ne kadardı?

Yaklaşık bir yıl.

Evet, yanlış okumadınız.

Bir kadın oyuncunun kendisinden yalnızca yaklaşık bir yaş küçük erkek oyuncunun annesini oynaması Hollywood için mümkün olabildi.

Mean Girlste Amy Poehler ile kızı Regina George'u canlandıran Rachel McAdams arasında yalnızca yaklaşık yedi yıllık yaş farkı vardı.

Forrest Gumpta Sally Field, Tom Hanks'in annesiydi. Aralarında yalnızca yaklaşık 10 yaş bulunuyordu.

Emmy Rossum ise The Crowded Roomda kendisinden yalnızca 10 yaş küçük Tom Holland'ın annesi olarak karşımıza çıktı.

Charlize Theron'un anlattığı hikâye de bu zihniyeti açık biçimde gösteriyor. Wonder Woman için kendisine bir rol önerildiğinde önce başkarakterle ilgili bir teklif aldığını düşünmüş, sonra kendisinden Gal Gadot'nun annesini oynamasının istendiğini öğrenmişti.

Aralarındaki yaş farkı yalnızca dokuz yıldı.

Theron bunu, Hollywood’da artık başka bir kategoriye geçirildiğini fark ettiği anlardan biri olarak anlatacaktı.

Bütün bunların karşısına erkek oyuncuları koyduğumuzda ise bambaşka bir sinema dünyası çıkıyor.

60'larında erkek oyuncular romantik başrol oynamaya devam edebiliyor. Saçlarının beyazlaması “karizma”, yüzlerindeki çizgiler “deneyim”, yaşları “olgunluk” olarak tarif ediliyor.

Kadının yüzündeki aynı çizgi ise nedense yaşlanmanın işareti oluyor.

Erkek yaş aldığında karakteri derinleşiyor.

Kadın yaş aldığında rolü küçülüyor.

RAKAMLAR DA AYNI ŞEYİ SÖYLÜYOR

Bu yalnızca oyuncuların kişisel deneyimlerinden çıkarılmış bir sonuç değil.

Geena Davis Institute'un yaş ve cinsiyet temsili üzerine yaptığı araştırmalar, 50 yaş üzerindeki karakterlerin zaten ekranlarda yeterince temsil edilmediğini; bu yaş grubunda kadınların erkeklerden çok daha görünmez olduğunu ortaya koyuyor.

2010-2020 dönemini inceleyen araştırmada 50 yaş üzerindeki sinema karakterlerinin yaklaşık yüzde 80'inin erkek olduğu görülüyor.

Başka bir uluslararası araştırmada ise 50 yaş üzerindeki kadınların bu yaş grubundaki karakterlerin yalnızca yaklaşık dörtte birini oluşturduğu ortaya çıktı.

Üstelik mesele yalnızca ekranda görünmek de değil.

Nasıl göründüğünüz.

Yaşlı erkek güçlü olabilir.

Patron olabilir.

Âşık olabilir.

Maceraya çıkabilir.

Dünyayı kurtarabilir.

Yeni bir hayata başlayabilir.

Yaşlı kadın ise hâlâ çok sık biçimde anne, büyükanne, yalnız kadın, huysuz komşu ya da genç karakterlerin hikâyesine hizmet eden yardımcı figür olarak yazılıyor.

Yani kadın yalnızca ekrandan silinmiyor; hikâyesi de elinden alınıyor.

ASIL MESELE YAŞ DEĞİL, İKTİDAR

Bence tartışmayı yalnızca “yaş ayrımcılığı” başlığı altında ele almak da yeterli değil.

Çünkü burada aynı zamanda erkek egemen bir bakış var.

Sinema tarihinin büyük bölümünde hikâyeleri yazanlar, yönetenler, yapım kararlarını verenler çoğunlukla erkeklerdi. Dolayısıyla kadın karakter de uzun yıllar boyunca erkeğin bakışı içinden tarif edildi.

Genç kadın arzunun nesnesiydi.

Anne şefkatin.

Yaşlı kadın ise çoğu zaman hikâyenin dışındaydı.

Oysa kadınların hayatı 40 yaşında sona ermiyor.

Aşkları bitmiyor.

Cinsellikleri yok olmuyor.

Meslekleri sona ermiyor.

Hayalleri ortadan kalkmıyor.

Hikâyeleri hiç bitmiyor.

Tam tersine çoğu zaman hayatın en güçlü, en karmaşık, en özgür dönemlerinden biri başlıyor.

Ama sinema bunu anlatmak yerine hâlâ kadının yaşını gizlemeye, yüzündeki çizgileri silmeye ve karşısına daha genç bir kadın koymaya çalışıyor.

Belki de mesele kadınların yaşlanması değil.

Sinemanın kadınların yaşlanmasına tahammül edememesi.

Üstelik bu tahammülsüzlüğün ne kadar tuhaf olduğunu görmek için erkek oyunculara bakmak yeterli.

Bir erkek oyuncunun 55 yaşında 35 yaşındaki bir kadınla aşk yaşaması senaryonun doğal akışı kabul ediliyor.

Ama 55 yaşındaki bir kadın oyuncunun karşısına 35 yaşında bir erkek koyduğunuzda filmin konusu bir anda “yaş farkı” oluyor.

İşte sorun tam burada.

Erkeğin yaşı karakterinin bir özelliğidir.

Kadının yaşı ise hikâyenin meselesine dönüşür.

KADINLARIN RAF ÖMRÜ YOK

Deniz Çakır'ın “raf ömrü” sözü bu nedenle çok yerinde.

Çünkü raf ömrü olan şey insandan çok bir üründür.

Ve sinema endüstrisinin kadın oyuncuya yıllarca biraz da böyle baktığını kabul etmek gerekiyor.

Gençken değerlisin.

Güzelsen değerlisin.

Erkek kahramanın yanında iyi görünüyorsan değerlisin.

Sonra bir gün görünmez bir el gelip etiketini değiştiriyor:

“Artık anne oynayabilir.”

Erkek oyuncunun üzerinde ise böyle bir etiket yok.

O yaş almıyor sanki.

Sadece “usta oyuncu” oluyor.

Belki artık sinemanın sorması gereken soru şu:

Kadın oyuncular kaç yaşına kadar başrol oynayabilir değil; biz neden hâlâ kadınların yaşını konuşuyoruz?

Çünkü iyi oyunculuğun yaşı yok.

İyi hikâyenin de.

Bir kadının yüzündeki çizgiler onu hikâyenin dışına atmak için değil, tam tersine anlatacak daha fazla hikâyesi olduğunu göstermek için vardır.

Sinema gerçekten hayatı anlatmak istiyorsa, kadınları yalnızca gençlikleriyle sevmekten vazgeçmek zorunda.

Çünkü kadınların “raf ömrü” yok.

Ama belli ki erkek egemen sinemanın kadınlara bakışının çoktan son kullanma tarihi geldi.

Kenan İmirzalıoğlu’nun kendisinden 23 yaş küçük Afra Saraçoğlu’yla kamera karşısına geçtiği dizinin beklenen ilgiyi görmemesi aslında önemli bir şeyi gösterdi: Erkek yıldızın yanına genç ve popüler bir kadın oyuncu koymak, bir diziyi tek başına izlenir kılmıyor. Özcan Deniz gibi 50’li yaşlarındaki erkek oyuncuların karşısına kendilerinden çok daha genç partnerlerin seçilmesi de yıllardır aynı formülün tekrarlandığını gösteriyor.

Üstelik kadın oyuncular söz konusu olduğunda sürekli “inandırıcılık”tan söz ediliyor. Peki asıl inandırıcı olmayan ne?

55 yaşındaki bir erkek oyuncunun 20’lerindeki gençlerle kavga edip hepsini tek başına dövmesi mi, yoksa 50 yaşındaki bir kadının hâlâ âşık olması mı?

Erkek yaşlandığında senaryo onu gençleştiriyor; yanına genç bir kadın koyuyor. Kadın yaşlandığında ise senaryo onu anne yapıyor.

Belki de asıl inandırıcı olmayan kadınların yaşlanması değil; erkeklerin hiç yaşlanmadığına bizi hâlâ inandırmaya çalışan bu erkek egemen sinema ve televizyon düzeni.