DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Abdullah Öcalan’ın çalışma, yaşam ve cezaevi koşullarında herhangi bir değişiklik olmadığını belirterek İmralı’da bulunan yapının “villa” olarak nitelendirilmesine tepki gösterdi. Koçyiğit, yapının bir bina veya konut olduğunu ancak kamuoyuna yansıtıldığı şekilde villa olmadığını savundu. Konunun karikatürize edildiğini ve kötü biçimde magazinleştirildiğini söyledi.

DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli ise Milli Güvenlik Kurulu’nun rolüne ilişkin değerlendirmesinde halk iradesinin üzerinde herhangi bir iradeyi kabul etmelerinin mümkün olmadığını belirtti. Temelli, Meclis’in halk iradesinin yansıdığı yer olduğunu ve halkın iradesiyle oluşan Meclis’in kararlarının nasıl uygulanacağının demokrasilerde belli olduğunu ifade etti.

MECLİS’TE KURULACAK KOMİSYONUN İŞLEVİ ÖNE ÇIKARILDI

Sezai Temelli, Meclis’te kurulacak komisyonun üye sayısının netleşip netleşmediği yönündeki soruya, üye sayısından çok komisyonun işlevine odaklanılması gerektiğini söyledi. Temelli, henüz Meclis Başkanı’ndan randevu konusunda kendilerine ulaşan bir bilgi olmadığını belirtti.

Komisyonun yalnızca grubu bulunan siyasi partilerin sınırlı temsiliyeti üzerinden oluşturulmaması gerektiğini ifade eden Temelli, üye sayısının da komisyonun etkinliğini ortadan kaldıracak bir düzeye ulaşmaması gerektiğini söyledi. Komisyonun bir an önce oluşturularak çalışmalarına başlamasını istediklerini belirten Temelli, önlerindeki sürecin önemli olduğunu dile getirdi.

Temelli, hem uygulanacak yasanın hem de beklenen yasaların hayata geçirilmesi açısından kurulacak komisyonun önemli bir rol üstlenmesi gerektiğini ifade etti.

“ÖCALAN’IN KOŞULLARINDA DEĞİŞİKLİK YOK”

İmralı’ya yapılan binanın Abdullah Öcalan tarafından toplantı veya koordinasyon amacıyla kullanılıp kullanılmadığına ilişkin soruyu yanıtlayan Gülistan Kılıç Koçyiğit, Öcalan’ın çalışma, yaşam ve cezaevi koşullarında herhangi bir değişiklik olmadığını belirtti.

Kılıç Koçyiğit, İmralı’daki yapının “villa” şeklinde sunulmasını eleştirerek, mevcut durumda herhangi bir değişiklik bulunmadığını söyledi. Öcalan’ın halen aynı yerde bulunduğunu belirten Koçyiğit, söz konusu yapının bir bina veya konut olduğunu ancak villa olmadığını ifade etti. Konunun karikatürize edildiğini ve kötü biçimde magazinleştirildiğini savundu.

Öcalan’ın koşullarında bir değişiklik olması halinde basın mensuplarının bunu yerinde görebileceğini belirten Koçyiğit, kendilerinin ise koşulların değiştirilmesi gerektiğini açık şekilde ifade ettiklerini söyledi.

Koçyiğit, Öcalan’ın özgür yaşayabileceği, özgür çalışabileceği ve özgür iletişim kurabileceği koşullara sahip olması gerektiğini belirterek, bunun yürütülen sürecin ihtiyaçlarından biri olduğunu ifade etti.

Koçyiğit, Öcalan’ın koşullarının kişiye özel bir “konfor” meselesi olarak ele alınmaması gerektiğini de söyledi. Gelecek yüzyıl, Türkiye’nin demokratik cumhuriyete dönüşmesi ve Kürt sorununun demokratik çözümü açısından Öcalan’ın önemli bir role sahip olduğunu savunan Koçyiğit, sürecin baş müzakerecisi olarak nitelendirdiği Öcalan’ın süreci uygun ve etkin koşullarda yürütebilmesinin tartışıldığını belirtti.

Bu nedenle konunun kişiye özel bir konfor tartışması olmadığını ifade etti.

“YASA YÜRÜRLÜĞE GİRDİKTEN SONRA AVRUPA’DAN ARKADAŞLARIN GELMESİNİ BEKLİYORUZ”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’a yönelik selamının nasıl karşılandığı, Avrupa yapılanmasından bir ekibin Türkiye’ye gelip gelmeyeceği ve mevcut yasa kapsamında cezaevlerinden tahliyelerin başlayıp başlamadığı da DEM Parti Grup Başkanvekillerine soruldu.

Gülistan Kılıç Koçyiğit, 1990’lı yıllarda Avrupa’dan Türkiye’ye gelen bazı kişilerin tutuklandığını hatırlattı. O dönemde Türkiye’ye gelişlerin iyi niyet göstergesi olarak tek taraflı gerçekleştiğini ancak gelen kişilerin önemli bölümünün tutuklandığını ve uzun yıllar cezaevinde kaldığını söyledi.

Bugün gelinen noktada daha ileri bir aşamada olunduğunu belirten Koçyiğit, ellerinde bir çözüm çerçeve yasası bulunduğunu ancak söz konusu yasanın henüz onaylanarak yürürlüğe girmediğini ifade etti.

Yasa yürürlüğe girdikten sonra her zeminden geliş beklediklerini belirten Koçyiğit, Avrupa’dan ve sürgünde bulunan kişilerden Türkiye’ye dönüş beklediklerini söyledi. Elinde silah bulunanların silah bırakıp gelmesinin de sürecin gerekliliklerinden biri olduğunu ifade etti.

CEZAEVLERİNDE TOPLU TAHLİYE OLMADIĞI BELİRTİLDİ

Koçyiğit, infaz süresi dolmasına rağmen cezaevlerinden tahliye edilmeyen kişiler bulunduğunu belirterek, mevcut durumda cezaevlerinden toplu tahliyelerin söz konusu olmadığını söyledi.

AYM önünde sansür eylemi...
AYM önünde sansür eylemi...
İçeriği Görüntüle

İnfazını tamamlamış ve cezasını çekmiş kişilerin dahi cezaevlerinden çıkamadığını belirten Koçyiğit, 32 veya 33 yıl cezaevinde kalmış, infazı tamamlanmış ve normal koşullarda tahliye edilmesi gereken kişilerin İdari Gözlem Kurullarının gerekçeleri nedeniyle tahliyelerinin ertelendiğini savundu.

Bu ertelemelerin 6 ay veya 1 yıl gibi sürelerle gerçekleştiğini belirten Koçyiğit, söz konusu sürelerin 2-3 ayla sınırlı olmadığını söyledi.

İnfaz hukukunda temel bir düzenlemeye ihtiyaç olduğunu ifade eden Koçyiğit, mevcut infaz hukukunun hem eşitsizlik hem de süreler açısından sorunlar barındırdığını savundu. Cezada adalet ve infazda eşitlik ilkesini esas alan bir düzenleme yapılması gerektiğini belirten Koçyiğit, şu aşamada cezaevlerinden toplu çıkışların söz konusu olmadığını ve çözüm çerçeve yasasının da henüz yürürlüğe girmediğini söyledi.

“TOPLUM BU SÜRECİN ARTIK BİR AN ÖNCE NİHAYETE ERMESİNİ İSTİYOR”

Yaz döneminde vatandaşlarla yapılan görüşmelerde süreçle ilgili en fazla hangi taleplerin dile getirildiği sorulan Sezai Temelli, toplumun öncelikli beklentisinin sürecin artık bir an önce sonuçlanması olduğunu söyledi.

Temelli, sürecin sürüncemede kalan, düşük tempolu veya geçmişte olduğu gibi oyalayıcı bir şekilde ilerlemesinin istenmediğini belirterek, artık ilerleme beklendiğini ifade etti.

Meselenin genel olarak siyaset üstü değerlendirildiğini belirten Temelli, konunun Türkiye, bölge ve tarihsel bir mesele olarak ele alındığını söyledi. Çözüm ve ilerleme sağlanması konusunda herkesi sorumluluk almaya çağırdı.

Toplumun ekonomik ve sosyal açıdan çok sayıda sorunu bulunduğunu belirten Temelli, sürecin düşük tempoda ilerlemesinin diğer sorunların gündeme gelmesini engellediğini söyledi. Ekonomi ve eğitim başta olmak üzere birçok alanda ciddi krizler ve sorunlar yaşandığını belirten Temelli, bu sorunların aşılabilmesi için süreç konusunda da ciddi ve gerçekçi bir inisiyatife ihtiyaç olduğunu ifade etti.

MGK TOPLANTISININ ARDINDAN “SÜNME” ELEŞTİRİSİ

Temelli, MGK toplantısının ardından açıklanan kararların toplumdaki beklentiyi karşılamadığını savundu. MGK toplantısına toplumun büyük bir bölümünün önem verdiğini ve toplantının beklendiğini belirten Temelli, toplantının ardından Türkiye’de hiçbir şey değişmemiş gibi bir MGK raporu yayımlandığını söyledi.

Bir sonraki MGK toplantısının 27 Kasım’da yapılacağının açıklandığını belirten Temelli, toplumun sürece baktığında bir uzama gördüğünü ifade etti. Temelli, iki aylık yeni bir uzamayla karşı karşıya olduklarını söyledi.

“TOPLUM SOMUT, GÖZLE GÖRÜLÜR, ELLE TUTULUR ADIMLAR BEKLİYOR”

Gülistan Kılıç Koçyiğit ise toplumda güçlü bir barış ve çözüm isteği bulunduğunu ancak aynı zamanda derin bir güvensizliğin yaşandığını belirtti.

Türkiye’nin doğusundan batısına toplumun süreci desteklediğini ve barış istediğini belirten Koçyiğit, gittikleri kentlerde güvenlik bürokrasisinin yanı sıra asker, polis ve sıradan vatandaşların da barış ve çözüm isteğini dile getirdiğini söyledi.

Bununla birlikte güvensizliğin de aynı ölçüde derin olduğunu belirten Koçyiğit, insanların sürece güvenmediğini ve güven inşa eden bir süreç içerisinde olunmadığını düşündüklerini ifade etti.

Toplumda Abdullah Öcalan’ın koşulları, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın cezaevinde tutulması, kayyum uygulamaları ve hasta tutukluların durumuna ilişkin sorular bulunduğunu belirten Koçyiğit, Kürt sorununun çözümünden söz edilirken Öcalan ile neden hâlâ serbest görüşme yapılmadığının ve koşullarının neden düzeltilmediğinin sorulduğunu söyledi.

Koçyiğit, Kürt sorununun çözülmesi durumunda Demirtaş ve Yüksekdağ’ın neden cezaevinde tutulduğunun da sorulduğunu belirterek, Mardin, Halfeti, Ovacık ve Tunceli’deki kayyumların neden hâlâ iade edilmediği yönündeki soruların toplumda bulunduğunu ifade etti.

Çözüm sürecinden beklentiler bakımından toplumun somut, gözle görülür ve elle tutulur adımlar beklediğini belirten Koçyiğit, bu adımların atılmamasının ciddi bir çelişki oluşturduğunu ve güvensizliği artırdığını söyledi.

“DEMİRTAŞ VE YÜKSEKDAĞ ZATEN CEZAEVİNDE OLMAMASI GEREKEN İNSANLAR”

Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın durumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan Koçyiğit, her iki ismin de cezaevinde olmaması gerektiğini savundu.

Kobani Davası’nın “kumpas” olduğu yönündeki değerlendirmesinin üç AİHM kararıyla teyit edildiğini ileri süren Koçyiğit, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına atıfta bulundu.

Koçyiğit, AİHM’nin siyasi saiklerle tutuklamalar yapıldığı ve AKP hükümetinin siyasi rakiplerini etkisizleştirmek amacıyla süreç yürüttüğü yönünde değerlendirmelerde bulunduğunu savundu. Üç AİHM kararına rağmen Demirtaş ve Yüksekdağ’ın cezaevinde tutulmasını hukuk açısından ciddi bir sorun olarak nitelendirdi.

Bütün haksız ve hukuksuz tutukluların özgürlüğünü istediklerini belirten Koçyiğit, kendilerine oy veren veya vermeyen insanların da Kürt sorununun çözümü ile Demirtaş’ın cezaevinde kalması arasındaki çelişkiyi sorguladığını söyledi.

Koçyiğit, Kürt sorununun demokratik çözümünü Demirtaş ve diğer isimlerin cezaevinde olmaması için istediklerini ifade etti.

Özgürlüğün bir lütuf olmadığını belirten Koçyiğit, Demirtaş, Yüksekdağ ve diğer isimlerin özgürlüklerinin herhangi bir kişi tarafından bahşedilecek bir şey olmadığını söyledi. Bu kişilerin özgürlüklerinden alıkonulduğunu savunan Koçyiğit, meselenin yalnızca bugün yürütülen süreçle ilgili olmadığını, demokratik ve hukuki bir düzenden söz edilecekse söz konusu kişilerin zaten cezaevinde olmaması gerektiğini ifade etti.

“PKK BİR NEDEN DEĞİLDİR, BİR SONUÇTUR”

Kılıç Koçyiğit, daha önce kullandıkları “PKK bir neden değildir, bir sonuçtur” ifadesini hatırlatarak PKK’nın Kürt sorununun, şiddetin de bu sorunun bir sonucu olduğunu söyledi.

Şiddetin sona ermesi ve silahların susmasının ardından Kürt sorununun demokratik çözümü için kök nedenlerin ortadan kaldırılması gerektiğini belirten Koçyiğit, çözüm tartışmasının bu nedenler üzerinden yürütülmesi gerektiğini ifade etti.

İlk aşamada şiddetin sona ermesi ve silahların susmasının sağlanmasının ardından Kürt sorununun kalıcı ve demokratik çözümü için neler yapılabileceğinin tartışılması gerektiğini belirten Koçyiğit, kimliklerin kabul edilmesi ve tanınması, Kürtçenin tanınması ve kabul edilmesi, bu kimlik ve dilin gündelik ve kamusal hayatta yaşanması gerektiğini söyledi.

Koçyiğit ayrıca Kürtlerin anayasal statüsünün tanınması, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşunda kurucu unsur olarak Kürtlerin tanınması ve diğer kimliklerin de tanınması gerektiğini savundu.

Koçyiğit, iktidarın kullandığı “Terörsüz Türkiye” ve “terörsüz bölge” ifadelerini de eleştirdi. Meselenin yalnızca güvenlik, terör ve terörizm başlıklarıyla sınırlandırılmasını kabul etmediklerini belirten Koçyiğit, bu dili reddettiklerini söyledi.

“BU BİR AL-VER SÜRECİ DEĞİL”

Kılıç Koçyiğit, yürütülen sürecin bir “al-ver” veya pazarlık süreci olmadığını belirtti. Türkiye’de yaşayan farklı halkların kendi kimliklerini koruyarak eşit ve özgür biçimde yaşayabileceği yeni bir dönem ve sistemin inşa edilmesinden söz ettiklerini söyledi.

Türkiye’nin ikinci yüzyılında Kürtlerin, Türklerin, Arapların, Çerkeslerin ve diğer halkların kendi kimliklerini koruyarak bir arada, eşit ve özgür şekilde yaşayacağı yeni bir dönemden bahsettiklerini ifade eden Koçyiğit, “1000 yıllık kardeşlik” ve “1000 yıllık tarihsel ittifak” olarak ifade edilen anlayışın güncellenmesinin konuşulduğunu söyledi.

Koçyiğit, “teslim oldu”, “teslim alındı”, “yendi” ve “yenildi” gibi ifadelerin sürece zarar verdiğini belirtti. Barışın kullanılan dile, dilin barışa ve sürece hizmet etmesi gerektiğini söyleyen Koçyiğit, bunun en temel beklentilerinden biri olduğunu ifade etti.

Hükümetin ve hükümete yakın yayın organlarının kullandığı dilin değişmediğini savunan Koçyiğit, iki yılın geride kaldığını, iki yılın ardından bir çözüm çerçeve yasasının çıkarıldığını ancak buna rağmen eski kodlarla devam eden ve eskiyi tekrar eden bir dilin sürdüğünü söyledi.

“BÜTÜN TOPLUMU KUCAKLAYAN BİR DEMOKRATİK CUMHURİYET HAREKETİ BAŞLATMAK İSTİYORUZ”

Kılıç Koçyiğit, Demokratik Cumhuriyet Hareketi’ne ilişkin değerlendirmesinde, yeni dönemde yalnızca bir siyasi partiyle sınırlı bir toplumsal muhalefet veya toplum hareketi yerine, toplumun bütün kesimlerini kapsayan bir hareket başlatmak istediklerini söyledi.

Halkların Demokratik Kongresi’nin 2011 yılında Kürt siyasal hareketi ile Türkiye’nin sol ve sosyalist hareketlerinin stratejik ittifakı olarak tanımlandığını belirten Koçyiğit, Halkların Demokratik Partisi’nin de bu ittifakın siyasi yansıması olduğunu ifade etti.

7 Haziran seçimlerindeki başarının küçümsenmemesi gerektiğini söyleyen Koçyiğit, bunun Türkiye’de demokrasinin kapısını açan bir süreç olduğunu ve o dönemde fırsatın değerlendirilmesi halinde Türkiye’nin bugün çok farklı bir noktada olabileceğini savundu.

Koçyiğit, Demokratik Cumhuriyet Hareketi ile yalnızca bir siyasi partiye sıkışmış toplumsal muhalefetin yerine toplumun bütün kesimlerinin yan yana geleceği bir hareket oluşturmak istediklerini belirtti.

Ekoloji mücadelesi, ekmek ve emek mücadelesi, kadın mücadelesi ve kadın özgürlük mücadelesinin bu hareketin başlıkları arasında yer alacağını söyleyen Koçyiğit, diğer bütün toplumsal mücadele alanlarının da hareket içerisinde bulunacağını ifade etti.

Farklı kesimlerin kendi farklılıklarını koruyarak yan yana duracağı büyük bir hareket oluşturmak istediklerini belirten Koçyiğit, toplumun yalnızca beş yılda bir oy verdiği bir sistem yerine mahallede ve sokakta örgütlenen, toplumu özne ve güç haline getiren bir yapı oluşturmayı hedeflediklerini söyledi.

Bu hareket içerisinde siyasi partinin daha yatay ve toplumla daha fazla bütünleşen bir yapıya dönüşeceğini belirten Koçyiğit, toplumla birlikte yeni bir mücadele hattı oluşturmak istediklerini ifade etti. Siyasetin bunun yalnızca bir ifade biçimi olacağını belirten Koçyiğit, toplumu öne çıkarmayı, örgütlemeyi ve bu yolla sistemi değiştirmeyi, dönüştürmeyi ve demokratikleştirmeyi amaçladıklarını söyledi.

“AKP’DEN ÖNCE DE SİSTEM HİÇ DEMOKRATİK DEĞİLDİ”

Kılıç Koçyiğit, yaşanan sorunların yalnızca AKP karşıtlığı üzerinden ele alınmaması gerektiğini belirterek, sistemin AKP’den önce de demokratik olmadığını savundu.

AKP döneminde sistemin daha katı, daha otoriter ve daha tahkim edilmiş hale geldiğini söyleyen Koçyiğit, Türkiye’de hiçbir zaman demokratik bir sistem bulunmadığını ileri sürdü.

Sistemin çarklarının her zaman toplumun karşısında konumlandığını, devleti güçlendiren, merkezi ve katı hale getiren ve toplumu güçsüz bırakan bir yapı oluşturduğunu savunan Koçyiğit, sendikalardan derneklere ve siyasi partilere kadar toplumun kendisini ifade etme mekanizmalarının sınırlandırıldığını söyledi.

Koçyiğit, bu nedenle sistemin değiştirilmesi ve demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade etti.

“BİZİM DİLİMİZ TOPLUMUN DİLİ”

DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, DEM Parti’nin kullandığı dilin toplumun dili olduğunu belirtti. Bu dilin müzakere ve diyaloğu içerdiğini söyleyen Temelli, sınıf siyaseti veya kimlik siyaseti yapmadıklarını ancak sınıf mücadelelerini kimlikleriyle birlikte yürüttüklerini ifade etti.

Temelli, kimliklerinden vazgeçmeyeceklerini ve bu kimliklerin özgürleşmesi için sınıf mücadelesi verdiklerini belirterek, bu yaklaşımın partilerinin kurucu aklı ve paradigması olduğunu söyledi.

“MGK KARARLARINA BAĞLI BİR HALKIN İRADESİ TECELLİ ETMEZ”

Sezai Temelli, MGK’nın rolüne ilişkin soruya verdiği yanıtta halk iradesinin üzerinde herhangi bir iradeyi kabul etmelerinin mümkün olmadığını söyledi.

Meclis’in halk iradesinin yansıdığı yer olduğunu belirten Temelli, halkın iradesiyle oluşmuş bir Meclis’in kararlarının nasıl uygulanacağının demokrasilerde belli olduğunu ifade etti.

Temelli, MGK kararına bağlı bir halk iradesinin oluşamayacağını savunarak, MGK’nın halk iradesine bağlı olarak kendi rolünü oynayabileceğini söyledi. Mevcut durumda bir ikame yaşandığını belirten Temelli, buna dikkat çektiklerini ve böyle olmaması gerektiğini ifade etti.

SİYASİ ETİK YASASI ÇAĞRISI

Temelli, belediyelerle ilgili gelişmelere de değinerek siyasi etik yasasının önemine dikkat çekti. Halkın iradesiyle seçilen kişilerin siyasi tercihlerini değiştirmesinin seçmene karşı sorumluluk doğurduğunu belirten Temelli, siyasi etik yasasının yalnızca belediyelerde değil, bütün siyasi kurum ve yapılarda geçerli olması gerektiğini söyledi.

Temelli, siyasette yaşanan krizin temel nedenlerinden birinin bu olduğunu savundu. Aynı durumun ekonomi ve siyasi transferler açısından da ortaya çıktığını belirten Temelli, kayyum meselesinde de benzer durumun çok fazla görüldüğünü ifade etti.