Türkiye’de yüksek yargı organları arasındaki yetki tartışması yeni bir kararla yeniden alevlendi. Danıştay 5. Dairesi, “Barış Akademisyenleri” dosyasında Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) ihlal kararlarının bağlayıcı olmadığı yönünde hüküm kurdu. Karar, ikiye karşı üç oyla alındı.
Karar, daha önce Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Can Atalay dosyasında AYM kararını uygulamama yönündeki tutumunun ardından geldi. Böylece yüksek yargı içinde AYM kararlarının bağlayıcılığına ilişkin tartışma yeniden gündeme taşındı.
Danıştay 5. Dairesi kararında, Anayasa’nın 153. maddesinde yalnızca iptal kararlarının bağlayıcılığının açık biçimde düzenlendiği vurgulandı. Kararda şu değerlendirme yer aldı:
“Anayasa'nın 153. maddesinde iptal kararlarına tam beş kez vurgu yapılarak bu kararların bağlayıcı olduğu düzenlemesine yer verilmesine rağmen ihlal kararlarına hiçbir atıfta bulunulmamıştır.
Anayasa Mahkemesi süper temyiz hatta temyiz mahkemesi bile olmadığına göre bu noktadan sonra ilgili mahkeme kendi usul kuralları çerçevesinde yargılama yapacaktır.
Yargı yolundaki bu mahkemeler suçun unsurlarının oluşup oluşmadığına delilleri değerlendirmek suretiyle Anayasa, kanunlar ve vicdani kanaatlerine göre karar vereceklerdir.
İHLAL VE İPTAL FARKLI DENİLDİ
Kararda, AYM’nin bireysel başvurular kapsamında verdiği ihlal kararlarının hukuki niteliğinin iptal kararlarından farklı olduğu savunuldu. Bu nedenle ihlal kararlarının aynı bağlayıcılık etkisine sahip olmadığı ileri sürüldü.
Danıştay, AYM’nin bireysel başvurularda verdiği kararların yalnızca yeniden yargılama yapılmasını sağlayan bir süreç başlattığını belirtti.
Bu kapsamda AYM’nin rolünün dosyayı ilgili mahkemeye göndermekle sınırlı olduğu savunuldu.
Kararı köşesinde değerlendiren T24 yazarı Gökçer Tahincioğlu ise şöyle dedi:
"Yargıtay’dan sonra Danıştay da AYM’nin süper temyiz mahkemesi olmadığını, ihlal kararlarının bağlayıcılığının bulunmadığını ilan etmiş oldu. AYM’nin “yeniden yargılama” kararı sadece yeniden yargılama yapılması anlamına geliyormuş!"
Danıştay 5. Dairesi kararında şu ifadeler kullanıldı:
“Bireysel başvuru yoluyla AYM’nin önüne gelen dosyalarda verdiği yeniden yargılama kararlarından sonra yapacağı iş dosyayı ilgili mahkemeye göndermekle sınırlı olup, temyiz mercileri gibi sonraki sürece ilişkin herhangi bir görev ve yetkisi bulunmamaktadır.”
YARGITAY'IN TARTIŞMALI CAN ATALAY KARARINI ÖRNEK GÖSTERDİ
Danıştay 5. Dairesi kararında, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Can Atalay dosyasında verdiği karar da örnek olarak gösterildi. Kararda şu ifade yer aldı:
“Yargıtay 3. Ceza Dairesinin E:2023/12611, K:2023/144 sayılı kararında; Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru üzerine verdiği ihlal ve yeniden yargılama kararı üzerine ‘Anayasa Mahkemesi kararına uyulmamasına’ şeklindeki kararı da ihlal kararlarının Anayasa'nın 153. maddesindeki iptal kararlarıyla ilgili bağlayıcılığın dışında kalan karar olmasının bir örneğini teşkil etmektedir.”
Kararın merkezinde, 2016 yılında yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan kamuoyunda Barış Akademisyenleri olarak bilinen bilim insanları ile ilgili süreç yer alıyor.
Danıştay, bildiriyi imzalamanın idari işlem açısından ihraç gerekçesi olarak değerlendirilebileceğini savundu. Kararda şu değerlendirme yapıldı:
“Kaldı ki, bir fiil düşünce açıklama hürriyeti kapsamında değerlendirilip ceza hukuku bakımından suç teşkil etmese bile terör örgütleriyle daha az yoğun bir ilişkiyi ifade eden irtibat veya iltisak açısından yeterli görülmektedir. Bu çerçevede davacı hakkında tesis edilen işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.”
Karar, yüksek yargı organları arasındaki yetki ve bağlayıcılık tartışmasını daha da derinleştirdi.
Daha önce yerel mahkemelerin bazı dosyalarda AYM’nin ihlal kararlarını uygulamaması da tartışma yaratmıştı.
Danıştay’ın bu kararıyla birlikte, AYM’nin bireysel başvurularda verdiği ihlal kararlarının bağlayıcılığı meselesi Türkiye’de yargı sisteminin en önemli tartışma başlıklarından biri hâline geldi.
BU KARARI ÇIKMASINA NEDEN OLAN SÜREÇ NEYDİ?
Danıştay'ın bu kararı verdiği dosya ve süreci Tahincioğlu şu sözlerle anlattı:
"Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Can Atalay kararında bunu yaparak, tam üç kez Atalay’ın milletvekili olduğunu vurgulayan Anayasa Mahkemesi’ni yok saymıştı. Hatta AYM üyeleri hakkında yetkilerini aştıkları için suç duyurusunda bulunacağını açıklamıştı.
Şimdi Danıştay da bu konuda bayrak açtı. Üstelik “Barış Akademisyenleri” dosyasında.
Anımsanacaktır, Barış Akademisyenleri’nin imzaladığı 2016 tarihli bildiri, siyasi iktidarın sert tepkisinin etkisiyle olmadık senaryolara konu olmuştu. Yok Bese Hozat talimat vermiş, yok örgütün talimatı ile yazılmış… Olmadık senaryolarla suç icat edilip, akademisyenlere terör davaları açılmıştı.
15 Temmuz darbe girişiminden sonra da fırsat bu fırsat, bazı rektörler hoşlanmadıkları akademisyenleri, bildiriyi bahane ederek ihraç listelerine aldılar. Darbe gerekçesiyle ilan edilen OHAL, çıkartılan OHAL kararnameleri, “muhalif ayıklama” aracına dönüştü.
Anayasa Mahkemesi ise 2019’da çok net bir karar vererek, bildirinin tek başına terör örgütüyle iltisak ve irtibat bulunduğunun kanıtı sayılamayacağına karar verdi.
Ceza davaları bu tarihten sonra sonlandırıldı. Ancak ihraç edilenler için garip bir tablo ortaya çıktı. Bir bölümü görevlerine iade edilirken, bir bölümü edilmedi. Buna gerekçe olarak da bildiriye imza atmak dışındaki farklı eylemleri gerekçe gösterildi.
Bugüne kadar sadece bildiriye imza atmak, tek başına göreve dönememe nedeni sayılmıyordu. Anayasa Mahkemesi’nin kararı, bu yolla aşılıyordu.
Ancak Danıştay 5. Daire, bu eşiği de aştı.
Danıştay, Yargıtay’ın Can Atalay kararını emsal göstererek Anayasa Mahkemesi’nin “süper temyiz mahkemesi olmadığını”, ihlal kararlarına uyulması gibi bir zorunluluk bulunmadığını belirtti ve sadece bildiriye imza atmanın tek başına üniversiteden atılmak için yeterli olduğuna hükmetti. Karar, ikiye karşı üç oyla alındı."
DANIŞTAY'IN 'GEREKÇE' VE 'TESPİTLERİ'
Tahincioğlu, köşesinde Danıştay'ın kararın şu 'Tespitleri' yaptığını aktardı:
"-Bildiri "Barış İçin Akademisyenler" başlığı altında yayımlanmasına rağmen; içeriği ve dili bilimsel ve akademik olmaktan uzak bir üslupta PKK/KCK'nın jargonu ile yani terör örgütünün kullandığı dil ve kavramlarla kaleme alınmıştır.
-Teröristlere yönelik kolluk faaliyetleri halka yapılıyormuş gibi ifadelere yer verilmiştir.
Bildiri, PKK/KCK sözde üst yönetiminin "aydın ve demokratik çevreler öz yönetimlere sahip çıksın" şeklindeki çağrısından hemen sonra imzalanmış olması manidardır.
-…bildirinin içeriğinde 'devletin uyguladığı katliam', 'işkence', 'sürgün', 'kasıtlı ve planlı kıyım' gibi kavramların bilinçli olarak seçilerek kullanıldığı nazara alındığında, davacının örgütle nasıl bir ilişki içinde ve iltisak noktasında buluştuğunu göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
-…teröristlere karşı mücadele eden güvenlik güçlerinin operasyonlarını sivillere karşı yapılıyormuş gibi gösteren metne imza atarak destek vermesinin davacının terör örgütü ile irtibat ve iltisakını ortaya koyan kesin bir delil mahiyetini taşıdığı izahtan varestedir.
-…uluslararası gözlemcilerin de bölgeye gitmesi gerektiği yönünde çağrı yapılarak ülkemiz uluslararası kamuoyu nezdinde küçük düşürülmek ve meseleye uluslararası boyut kazandırmak istenilerek örgütle olan iltisakın ne denli güçlü olduğu izhar edilmiştir
-…örgütün faaliyetleri aleyhine bir kelime bile edilmemiş olan metne davacının da imza atarak örgüte destek olması irtibat/iltisak içinde hareket ettiğini açıkça ortaya koymaktadır.
-Böylesine vahim bir metne okuduğunu anladığı kabul edilen akademisyenler değil terör örgütüyle güçlü bir irtibat ve iltisak ilişkisi içinde olmayan hiç kimse imza vermez.
-Nitekim metnin içeriğini paylaşmadığının farkına varan akademisyenlerin büyük bir kısmı sonradan imzalarını geri çekmişlerdir. Davacı ise imzasını geri çekmeyerek terör örgütünün amaç ve hedefleriyle güçlü bir irtibat ve iltisak ilişkisi içinde bulunduğunu teyit etmiştir.
-Örgütle iltisaklı olanların dışında hiç kimse düşünce özgürlüğü kavramının arkasına saklanarak binlerce insanımızı katleden, devleti ve milleti her bakımdan zarara uğratan terörist faaliyetleri masum gösteremeyeceği gibi teröristlere karşı yürütülen operasyonları halka karşı kıyım ve katliam yapılıyormuş gibi de gösteremez.
-Bu bildiride yer verilen kabul edilemez terörü cesaretlendirici teşvikler sayesindedir ki, şehir merkezlerinde yürütülen anılan terör eylemleri uzun bir süre devam edebilmiştir."
Aktarılana göre Danıştay'ın kararının gerekçesi de tam olarak şöyle:
"Anayasa'nın 153. maddesinde iptal kararlarına tam beş kez vurgu yapılarak bu kararların bağlayıcı olduğu düzenlemesine yer verilmesine rağmen ihlal kararlarına hiçbir atıfta bulunulmamıştır.
Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruların esasını Genel Kurulca değil, bölümlerce karara bağlar. Bu başvuruların Genel Kurula taşınarak karara bağlanması, kararın hukuki niteliğini değiştirmeyecektir. Başvurunun kabul edilebilirliğine ve esas inceleme sonunda başvurucunun hakkının ihlal edildiğine karar verirse; ya tazminata hükmeder, ya mahkemelerde dava açma yolunu gösterir ya da yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı ilgili mahkemeye gönderir.
Görüldüğü gibi Anayasa Mahkemesinin ihlal ve iptal kararlarının hukuki niteliği birbirinden çok farklılık arz etmektedir. Aynı kesinlik ve bağlayıcılık etkisine sahip değildir. Mahkeme kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün iptaline karar verdiği zaman doğrudan sonuç doğurarak uygulanabilen kararlardır… Bu da bağlayıcılık etkisi açısından iptal ve ihlal kararlarını farklı değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.
İhlal kararlarının bağlayıcılığına ilişkin Anayasa'da açıkça herhangi bir düzenlemeye yer verilmediği gibi Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile Anayasa Mahkemesine sadece ilgili mahkemelerce yeniden yargılama yapılmasına karar verme yetkisi verilmiştir. Bu nedenle iptal kararları için geçerli olan bağlayıcılık etkisinin, hukuki niteliği farklı olan ihlal kararları için de geçerli olduğu söylenemez.
Anayasa ve 6216 sayılı Kanunda bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamayacağı, yerindelik denetimi yapılamayacağı, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemeyeceği yasağı getirilerek, ihlal kararlarında Anayasa Mahkemesinin kullanacağı yetkinin sınırları çizilmiştir.
Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin bir ihlal kararı kendisine ulaşan mahkemenin Anayasal ve yasal yükümlülüğü, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarının uygunluğunu veya yerindeliğini tasdik etmek değil kendisinin tabi olduğu ilgili usul hukukunun imkân ve gereklilikleri çerçevesinde yargısal işlemlere başlamaktır.
Kanun koyucu yeniden yargılama konusunda uyuşmazlığın esasını tüm yönleriyle inceleyecek araçlardan yoksunluğu nedeniyle AYM’yi ehil bir mahkeme olarak görmediği için yeniden yargılama görevini işin ehli, uyuşmazlığın esasını inceleme ve karara bağlama kapasitesini haiz adli ve idari mahkemelere bırakmıştır.
Anayasa Mahkemesinin; yetkili olmadığı, sadece adli ve idari yargı mahkemelerinin yetkisine giren ve münhasıran kanun yolunda incelenebilecek olan bir konuda karar vermesi, derece mahkemelerinin yetki alanlarına müdahale teşkil edeceği gibi kanuni düzenlemelerin ölçüsüz yorumuyla, kanun koyucunun öngörmediği bir şekilde uygulanmaya başlanması tehlikesini de beraberinde getirir.
Bireysel başvuru yoluyla AYM’nin önüne gelen dosyalarda verdiği yeniden yargılama kararlarından sonra yapacağı iş dosyayı ilgili mahkemeye göndermekle sınırlı olup, temyiz mercileri gibi sonraki sürece ilişkin herhangi bir görev ve yetkisi bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi süper temyiz hatta temyiz mahkemesi bile olmadığına göre bu noktadan sonra ilgili mahkeme kendi usul kuralları çerçevesinde yargılama yapacaktır. Yargı yolundaki bu mahkemeler suçun unsurlarının oluşup oluşmadığına delilleri değerlendirmek suretiyle Anayasa, kanunlar ve vicdani kanaatlerine göre karar vereceklerdir.
Anayasa Mahkemesi, genel yetkili en üst derece mahkemesi olmayıp özel bir mahkemedir ve vazifesi de anayasa hukuku meseleleri ile sınırlıdır.
Yargıtay 3. Ceza Dairesinin E:2023/12611, K:2023/144 sayılı kararında; (Can Atalay kararı-yazar notu) Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru üzerine verdiği ihlal ve yeniden yargılama kararı üzerine "Anayasa Mahkemesi kararına uyulmamasına" şeklindeki kararı da ihlal kararlarının Anayasa'nın 153. maddesindeki iptal kararlarıyla ilgili bağlayıcılığın dışında kalan karar olmasının bir örneğini teşkil etmektedir.
Kaldı ki, bir fiil düşünce açıklama hürriyeti kapsamında değerlendirilip ceza hukuku bakımından suç teşkil etmese bile terör örgütleriyle daha az yoğun bir ilişkiyi ifade eden irtibat veya iltisak açısından yeterli görülmektedir. Bu çerçevede davacı hakkında tesis edilen işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır."