Çocukluk: Bir kapıydı, şimdi bir kapan

“Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan…”
Bu mısra, artık sevinçten çok uzak bir yerden geliyor kulağa.
Sanki eski bir plaktan yükseliyor; sesi var ama zamanı yok.
Bir zamanlar insanın içine yerleşen o neşe, şimdi dışarıda kalıyor.
Çünkü çocuklukla bayram arasındaki o doğal bağ zedelendiğinde, kelimeler de eski anlamını taşıyamıyor.

İnsan bazen bir ülkenin hâlini en çok çocuklara bakınca anlıyor.
Nasıl yürüdüklerine, nasıl sustuklarına, nasıl erken ciddileştiklerine…
Bir yerde çocukların omzuna yaşından büyük şeyler biniyorsa, orada sadece çocukluk değil, zaman da bozuluyor.

Bugün memleketin birçok yerinde çocukluk, olması gereken yaşta yaşanmıyor.
Kimi çocuk gelinliğin ağırlığına gömülüyor, kimi çalışmanın sertliğine itiliyor, kimi okula aç gidiyor.
Böyle zamanlarda bayram kelimesi, insanın ağzında biraz yetim kalıyor.
Kutlama duygusu ile hayatın hakikati arasındaki mesafe açıldıkça, insanın iç sesi de kısılıyor.

Ben çalışmaya çocuk yaşta başladım.
Dokuz yaşımda hayatın içine karıştım.
On üç yaşımda yerel bir gazetenin dağıtımında, şehrin daha uyanmadığı saatlerde sokaklarla tanışıyordum.
Mürekkep kokusu, soğuk sabah, acele adımlar…
Çocukluk dediğimiz şey bazen oyundan değil, erkenden yük almaktan da geçer.
Ama o yıllara dönüp baktığımda, hafızamda ilk beliren şey yorgunluk değil; bir hareket, bir öğrenme, bir temas hâli.

Gazetenin içinde büyüdüm.
Dağıtıcı olarak başladığım yerde zamanla haberin mutfağına, ritmine, telaşına, diline girdim.
Yardımcı muhabirlikten foto muhabirliğe, muhabirlikten istihbarat şefliğine, sayfa sekreterliğine, haber müdürlüğüne ve genel yayın yönetmenliğine uzanan o yol, sadece meslek basamaklarından ibaret değildi.
İnsan yüzü tanıdım, şehir sesi tanıdım, hayatın görünmeyen taraflarını tanıdım.
Çalışmak, benim için yalnızca geçimle ilgili bir mecburiyet değil; dünyaya açılan sert ama öğretici bir kapıydı.

Aynı kelime, her dönemde aynı şeyi anlatmıyor.
Çalışmak da öyle.
Bazen insanı hayata yaklaştırıyor, bazen hayattan eksiltiyor.

Benim elimdeki gazete, bir sokağın nabzına değiyordu.
Bugünün çocuğunun eli çoğu zaman yalnızca yük taşıyor.
Benim yorgunluğumun içinde merak vardı.
Bugünün yorgunluğunda ise daha çok sıkışma hissi.
Aradaki fark, yılların değil; memleketin çocuklarına bakışındaki kırılmanın farkı.

Sonra hayat beni erken yaşta başka eşiklerin önüne götürdü.
Henüz çok gençken, Esenyurt’un Kurucu Belediye Başkanı Dr. Gürbüz Çapan’ın yanında, bir kentin kuruluş hikâyesine yakından tanıklık ettim.
İnsanın o yaşta böylesi bir sorumluluk çevresinde bulunması, omzuna yalnızca iş yükü bindirmiyor; memleket fikrini de erken veriyor.
Şehir dediğimiz şeyin binalardan değil, insanlardan kurulduğunu…
Bir yerin kaderinin, orada yaşayanların ufkuyla birlikte yazıldığını…
Ve en çok da, bir toplumun çocuklarına nasıl baktığının, aslında kendine nasıl baktığını gösterdiğini…

Belki bu yüzden 23 Nisan’a her yıl biraz daha başka bir yerden bakıyorum.
Bu gün yalnızca takvimde duran bir tarih değil.
Bir ülkenin kendi yarınına nasıl baktığının da aynası.

O aynada çocukların yüzü solgunsa, ışık eksik yanıyor.

Şimdi dönüp o eski mısraya bakıyorum:
“Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan…”

Belki bir zamanlar gerçekten öyleydi.
Belki o cümle, kendine inanan bir toplumun içinden doğmuştu.
Bugün ise aynı cümle, insanın boğazında biraz duruyor.
Çünkü bazı sözler ancak hayat onları taşıyabildiğinde yerini bulur.

Ve galiba en büyük kırılma da burada:
Bir ülke, çocuklarına sevinç veremediğinde yalnızca neşesini değil, masumiyetini de kaybeder.
O saatten sonra bayram, sadece meydanlarda değil; hafızada da eksik kalır.