Cumhuriyet Halk Partisi Parti Sözcüsü Zeynel Emre, CHP Bakırköy İlçe Başkanlığı'nda düzenlediği basın toplantısında; gazeteci Alican Uludağ’ın tutuklanmasından medya özgürlüğüne, Esenyurt Belediyesi’ne yönelik yargı sürecinden polis intiharlarına, kayıp çocuk verilerinden doğa talanına kadar gündemin yakıcı başlıklarını değerlendirdi.
CHP Parti Sözcüsü Zeynel Emre’nin “Epstein belgelerinde ortaya saçılan insanlık dışı düzen ortadayken soruyoruz: Türkiye ayağı var mı? Bir çocuğumuz bu ağ kapsamında yurtdışına götürüldü mü? MASAK raporları var mı? Kayıp çocuk verileri 2016’dan beri neden açıklanmıyor? Çocuklar güvendeyse TÜİK bu rakamları açıklamayı niye durdurdu?” açıklaması dikkat çekti.
Zeynel Emre, “CHP iktidarında basın özgür olacak, RTÜK iktidar sopası olmaktan çıkacak. Erişim engellerini kaldıracağız. Basın İlan Kurumu'nu şeffaf ve adil hale getireceğiz. Türkiye bu tabloyu hak etmiyor” dedi.
Parti Sözcüsü Zeynel Emre, basın toplantısının açılışında gazeteci Alican Uludağ’ın tutuklanmasına değinerek şunları söyledi:
"ALİCAN ULUDAĞ’IN TUTUKLANMASI DEMOKRASİ ANLAYIŞININ KÖTÜLEŞTİĞİ TABLONUN KANITIDIR"
Evet değerli arkadaşlar, kıymetli basın mensupları, ekranları başında bizleri izleyen değerli yurttaşlarımız; hepinizi Cumhuriyet Halk Partisi adına saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Değerli arkadaşlar, birkaç gün evvel hatırlarsanız Alican Uludağ, gazeteci, gözaltına alınmıştı Ankara'da ve kendisi tutuklandı. Kendisinin tutuklanmasına gerekçe ne gösteriliyor diye itinayla baktık. Hani hakikaten bir hakaret var mı, bir dezenformasyon var mı, yapmış olduğu yanlış bir şey var mı? Hakkında tutulan tutanağa baktığımız zaman, hakikaten ülkedeki demokrasi anlayışının her geçen gün kötüleştiği tabloyu bu vesileyle bir kez daha görmüş oluyoruz.
Son bir yıl içerisinde yapmış olduğu paylaşımlar; yürüyen haksız soruşturmalara işaret etmiş, bunları haber yapmış. "Saray rejimi" demiş; içinde bulunduğumuz düzene saray rejimi diye ifade etmiş, bunu suç unsuru gibi göstermişler. Yani bu yaşadığımız olan biten saray rejimi değil de ne? Yani ülkedeki rejim değişti, bu bir gerçek. Anayasayla değişti ve içinde bulunduğumuz durumda böyle kaotik bir durum ortaya çıktı. Cesur bir şekilde bunları haber yapmış. Şimdi tabii bu vesileyle ülkemizdeki medya özgürlüğünün geldiği noktaya bir işaret etmek istiyorum. Bakın, son 6 yılda 3 bin 480 ayrı olayda gazetecilere yönelik yargılama yapılmış, hâkim karşısına çıkmışlar; 420 gözaltı, bunların 145'i tutuklama. Şimdi bu rakamlara baktığınız zaman, yani neredeyse her gün bir, buçuk, iki gazeteci —bir buçuk rakamı kadar düşecek kadar— tutuklanıyor. Günde yaklaşık iki tane gazeteci tutuklanıyor.
Değerli arkadaşlar, kıymetli basın mensupları, değerli yurttaşlarımız; hep ifade ediyoruz: Eğer sağlıklı işleyen bir düzen, bir demokratik düzen, bir devlet düzeni istiyorsanız, kuvvetler ayrılığının olması yanında "dördüncü kuvvet" denilen medya özgürlüğü şarttır. Çünkü medya sayesinde şeffaflık olur, denetim olur, yolsuzluğun önüne geçersiniz, halk haber alır olan bitenden. Aksi halde de ülke bir baskı rejimine tamamen kavuşur. Bizde bir yapısal baskılama sistemi oluştu. Hukuki baskılar, demin ifade ettiğim gibi sayılar çok yüksek. Bunun yanında ikinci olarak ekonomik baskılar var. Şimdi Basın İlan Kurumu eliyle, bakın Anadolu'da yerel seslilik bitirildi. Her yıl 100 gazete kapatılıyor. Bakın birkaç yıl önce 1.500 olan gazete sayısı şimdi 600'lere inmiş durumda. Ki ülkedeki en büyük medya kuruluşu ne dediğimizde; bugün itibarıyla TMSF yaklaşık 151 gazete, dergi, medya kuruluşuna el koydu ve TMSF eliyle bizzat iktidar eliyle yönetiliyor. Ve son dönemde en çarpıcı örneklerden birini gördük; dosyayı, casusluk iddianamesi bomboş, Tele1 bu haliyle gasp edilmiş durumdadır. Üçüncüsü fiziksel ve psikolojik baskılar: Yani şafak operasyonları, ailesi yanında eziyet etmeler, korkutmalar; ki son olayda kıyafetlerinin dahi giyinmesine izin verilmedi.
BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ENDEKSİNDE; LİBYA'NIN, IRAK'IN, PAKİSTAN'IN GERİSİNDEYİZ
Bir başka meselemiz dijital sansür. Bu ne demek? Bir olay gerçekleşiyor; bu deprem oluyor, büyük bir toplumsal olay oluyor, bir kaza oluyor, bir maden faciası oluyor. "Bu acaba nasıl önlenebilir, zararı nasıl giderebiliriz?" diye düşünülmeden önce hemen bakıyorsunuz saniyeler içinde yayın yasağı geliyor. İktidara uzanan her habere erişim engeli geliyor. Bizim Cumhurbaşkanı adayımız Sayın Ekrem İmamoğlu'nun hesapları defalarca kapatıldı. Ortadaki usulsüzlükleri haber haline getiren "İstanbul İddianamesi" internet sitesi ve X hesabı erişime engellendi. Bu haliyle baktığımızda uluslararası tabloda çok kötü bir noktaya geldik. Bugün itibarıyla Türkiye 180 ülke içinde 159. sırada. Sınır Tanımayan Gazeteciler kuruluşunun verilerine göre basın özgürlüğü endeksinde bakın Libya'nın, Irak'ın, Pakistan'ın gerisindeyiz. Artık tamamen özgür olmayan ülkeler sınıfında görülüyoruz. Ülkemiz bunu hak etmiyor. Yani biz şunun altını çizelim: Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında basın özgür olacak, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu iktidar sopası olmaktan çıkacak, erişim engellerini kaldıracağız, Basın İlan Kurumu'nu şeffaf ve adil hale getireceğiz. Türkiye bu tabloyu hak etmiyor.
AHMET ÖZER DOSYASINDA 16 YIL ÖNCESİNE AİT VE KİM TARAFINDAN HAZIRLANDIĞI BELLİ OLMAYAN BİR GÖRÜŞME TUTANAĞI VAR
İkinci konumuz, bizim belediyelerimize yönelik operasyonlar, baskılar son bir yıldır devam ediyor. Bunların en başında hangisi var dediğimizde, Esenyurt Belediye Başkanımız Sayın Ahmet Özer'in tutuklanması ve yerine kayyum atanması. Şimdi bu dosyada da mahkûmiyet kararı verildi; 6 yıl 3 ay ve hakkındaki mahkûmiyet kararına gerekçe gösterilen mahkeme gerekçeli kararı açıklandı. İnanın titizlikle inceliyoruz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, ne var? Bizim Belediye Başkanımız ne yapmış şimdi? Hele hele böyle bir dönem içerisinde; yani iktidarın bizzat Cumhur İttifakı'nın Öcalan'la görüşmeler yaptığı, dağdaki PKK'lılarla ilgili düzenlemelerden bahsettiği, umut hakkından bahsettiği, işte PKK'lıların nasıl bir yaşam süreceğine ilişkin hazırlıklar yaptığı bir ortamda Ahmet Özer ne yapmıştı da 6 yıl 3 ay hapis cezası almış?
Bakın ne? Bir defa 2016 yılında Diyarbakır Cezaevi'nde bir arama oluyor. Bu aramada 2010 yılında kim tarafından hazırlandığı belirli olmayan bir görüşme tutanağı var. Bundan yani 16 yıl önceye ilişkin. Orada Ahmet Özer var mı? Yok. Abdullah Öcalan'la bazı HDP milletvekillerinin görüşmesinde heyet diyor ki; "Mersin Üniversitesi'nde Ahmet Özer var." Bazı akademisyenler kendisine ulaştı. Niye ulaştı? O günkü koşullarda görüşlerine başvurmak için ulaştı. Bakın tekrar ifade ediyorum: Belediye Başkanımız Ahmet Özer o gün akademisyen. Kendisi orada yok, dahli olduğu bir şey yok, konuşmalarla ilgili öncesi sonrasında yapılan bir iş yok.
İki, ne diyor mahkeme gerekçeli kararında? "Efendim evde ele geçirilen bir kısım kitap, belge, bilgi." Ya yasak olmayan kitaplar nasıl delil sayılır? Hangisi hakkında toplatma kararı var? Hangi kitap, hangi belge? Yani somut olarak gösterilecek "Şu yasaklı kitaptır, biz bunu toplatıp imha ettik" diyeceğiniz hangisi var? Üç: Son dönemin yaygın uygulaması, gizli tanık beyanı. Kimin tarafından söylendiği belli olmayan, tutarsız, anlamsız, yine içeriği belli olmayan telefon görüşmeleri, işte HTS kayıtları... Yani bu ülkede bir akademisyen, bir siyasetçi farklı çevrelerden insanlar tarafından aranır. Bakın bugün 600 milletvekili ve bakanlar dahil, HTS kayıtlarına bakın hepimizin; dünya kadar arayan vardır. Cezaevlerinden ararlar bizleri, izinli çıkar ararlar. Yani birinin size ulaşması demek —ki mevcut Adalet Bakanı'nı ararlar, öncekini ararlar— bunu bir suç unsuru olarak gösteremezsiniz.
EN BÜYÜK AMAÇLARDAN BİRİ ESENYURT’TAKİ RANTI KULLANMAK
Tüm bunlar ortadayken bakın dosyada da başka bir şey yok. İsteyen gitsin baksın, incelesin, anlatsın. Bütün bunları gerekçe göstererek 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi. Aslında en büyük amaçlardan biri Esenyurt Belediyesi yetki sınırları içerisinde sahip olunan o rantı kullanmak. Biliyorsunuz orası sanayi bölgesi, binlerce fabrikanın olduğu bir alan. Bütçesi oldukça büyük, geniş bir alan. Oradaki rantı kullanmaya devam etmek istiyorlar. Bu çok açık. Belediye Başkanımızın biz masumiyetine inanıyoruz. Umarım bir üst mahkemede bu ortaya çıkar ve bir an evvel görevine döner.
POLİS İNTİHARLARI YÜKSELİYOR; SENDİKA VE PERSONEL KANUNU ŞART
Değerli basın mensupları, son dönemde çok çarpıcı gelişmelerden biri de polis intiharları. Polis memurlarımızın intihar sayısı hakikaten çok çarpıcı bir noktada ve dünyada böylesine rakamları görmüyoruz. Bakın; 2024 yılı 74 polis memuru intihar ederek yaşamına son vermiş, 2025 yılında ise bu sayı 93'e yükselmiş. 2026'ya geldiğimizde ise şu ana kadar 11 polis memuru hayatına son vermiş. Değerli arkadaşlar, bunları önemsemek lazım bu rakamları. Burada yaşam söz konusu. Burada kolluk kuvvetlerinin çalışma şartları, psikolojik durumu, özlük hakları, aile ortamı; dolayısıyla bütün bunlara bakmak lazım.
Neden polisler ülkede intihar eder? Çünkü uzmanlardan bunu dinliyoruz, araştırıyoruz. Tabii ekonomik sıkıntılar, duygusal kırılmalar, mobbing, liyakatsizliğe dayalı atamalar... Yani 16 saat çalışma olur mu değerli arkadaşlar? 12-16 saat çalışma düzeni. İzinleri kullanmakta zorlanıyorlar, sürekli değişen vardiyalar aile ve sosyal hayat bağlarını zayıflatıyor. Bununla birlikte de tabii kurum içi baskı, mobbing; yani en başta gelen sebepler olarak görünüyor. Tabii ülkemizde birçok meslek kolu, memurlar çok düşük maaşlar alıyor. Haliyle bu kadar ağır sorumluluk altında, stres altında görev yapan polis memurları da hem ekonomik kaygı, sıkıntı hem de çok zor çalışma koşulları nedeniyle intihar ediyor.
Burada tabii yapılması gerekenler; biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak kendi parti programımızda bunlara yer verdik. Ne yapmak lazım?
Bir defa insana yakışır çalışma koşulları olması lazım; bu kadar uzun mesailerin olduğu, izinlerin kaldırıldığı 16 saat çalışma koşullarıyla verimli bir dönemin geçirilmesine imkân yok.
İkincisi demokratik güvenlik anlayışı; yani hizmet içi eğitimlerle demokratik güvenlik anlayışına uygun kapasite artırımı yapılması lazım.
Üç: Liyakat ve tarafsızlık; her branşta olduğu gibi olmazsa olmaz, yurttaşlarımızın ülkeye güvenini zedeleyen bir şey.
Dört: Dünyada örnekleri var, bizde niye polis sendikası yok? Polis sendikasının kurulması sağlanacak. Polisin haklarını savunacak, çalışma koşullarını iyileştirecek, sesinin duyulmasını sağlayacak bir sendika olacak.
Beş: Emniyet Teşkilatı Personel Kanunu kurulacak ve burada bu kanun çalışma saatlerini düzenleyecek, özlük haklarını güvence altına alacak, kariyer planlamasını netleştirecek, disiplin süreçleri ve psikososyal destek mekanizmalarını sağlayacak. Aksi halde çok kritik bir pozisyonda görev yapan bu ülkenin memurlarının o ortam içerisinde verimli bir şekilde çalışması da söz konusu olmaz. Bu intihar vakalarının —ki her biri bir dram, bir ailenin yok oluşu demek— bunların önüne geçemezsiniz.
KAYIP ÇOCUK VERİLERİ NEDEN 10 YILDIR AÇIKLANMIYOR?
Değerli basın mensupları, tabii dünya genelinde kötü bir çağda, kötü bir dönemden geçiyoruz. Son dönemde gördüğümüz en çarpıcı gelişmelerden biri de kamuoyunda "Epstein belgeleri" olarak bilinen ve hakikaten incelendiğinde insanın kanını donduran o gelişmeler; orada yaşananlar, çocukların bir adada istismar edilmesi, kız çocuklarının zorla alıkonulması, tecavüze uğrayan yüzlerce mağdurun bulunduğu —kimisinin bunları anlattığı— dehşet verici bir düzen ve dünyanın neredeyse birçok ülkesinin de bu işin faillerinin bulunduğu bir durum. Geçtiğimiz günlerde de işte İngiltere Prensinin gözaltına alınmasıyla sonuçlanan bir soruşturma. Şimdi burada bu kadar çarpıcı bir durum varken bunun Türkiye ayağıyla ilgili sorular soruyoruz. İlgili bakanlara yazılı sorularımızı gönderdik. Buradan yine ifade edelim: Türkiye'de herhangi bir çocuğumuz bu ağ kapsamında yurt dışına götürüldü mu, peşine düşüldü mü? Buralarla ilgili finansal hareketleri, MASAK raporları var mı? İlgili bakanlıklar soruşturma makamlarından bilgi talep etti mi? Yani sizde yürüyen bu soruşturmalarla ilgili Türkiye ayağında biz açık kaynaklardan ve basından duyduklarımız dışında kimler var?
Şimdi tabii biz çocuklarla ilgili, kayıp çocuklarla ilgili bir politika üretmemiz lazım. Ama bir yerde politika üretebilmeniz için bir konuyla ilgili önce sağlıklı veriye sahip olmanız lazım. Şimdi bakın biz TÜİK verilerine her ne kadar —TÜİK rakamlarına— güvensizliğimizi, çelişkileri başta enflasyonla ilgili olmak üzere ifade ettiysek de yine de TÜİK rakamlarına bakmamız lazım. Peki iktidar ne yaptı? Bakın 2016'ya kadar ülkedeki kayıp çocuk verisini TÜİK açıklıyordu. 2016'dan beri, yani son 10 yıldır bu rakamlar açıklanmıyor. Niye açıklanmaz bu rakamlar? Madem bu ülkenin çocukları güvende, kaybolmuyorsa TÜİK bu rakamları açıklamayı niye durdurdu? En son açıklanan rakamlara göre bakın; 2008-2016 verisi toplam 104 bin 531 çocuk kaybolmuş. Bunların yaklaşık 59 bin 435'i kız çocuğu. Şimdi bu rakamların dediğim gibi kontrol edilmesi lazım. Niye? Çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yaptığı araştırmada ise farklı bir dönemi kapsayan veride diyor ki: "1997-2022 yılları arasında Türkiye'de toplam 27 bin 594 kayıp var." İşte bunların 25 bin 937'si bulunmuş, 1.657 çocuğun akıbeti bilinmiyor. Yani bu kaybolan çocukların ne kadarı geri bulunmuş ne kadarı sağlıklı bir şekilde yaşamını devam ettirmiş? E peki bu çocukların, tabii kayıp çocukların %88'i 13-18 yaş arasında, büyük çoğunluğu da kız çocuğu. Şimdi bizim önce rakamlara sağlıklı bir şekilde hâkim olmamız lazım, verileri bilmemiz lazım. Sağlıklı veriye sahip olmadan o konuda politika geliştiremeyiz. Ancak gerek bu olaylarda gerek geçmiş yakın dönemde yaşadığımız deprem gibi olaylarda çok sayıda çocuğun kaybolduğuna yönelik haberler yayıldı. Bunların ne kadarı doğru ne kadarı yanlış biz bilemeyiz. Ama bildiğimiz bir gerçek var: Dünyada büyük bir skandal patlak verdi, her ülkeye uzantılarından bahsediliyor. Bizim ülkemizde ismi geçenler var. Yani bu ismi geçenler... Antalya'da bir otelde intihar etti denilen bir çocuk, babasının söyledikleri var; çocuğun aktardığı "Bu otelde çok kötü şeyler oluyor" dediği var. Şimdi tüm bunlar orta yerde duruyor. Biz bunlara yokmuş gibi davranamayız. Adı geçen kimseler ve bunun dışında ilgili makamlardan muhakkak bilgi istenmesi lazım.
233 BİN FUTBOL SAHASI BÜYÜKLÜĞÜNDE ALAN MADEN RUHSATINA AÇILDI
Değerli arkadaşlar, son başlık olarak da yani bizim seçim malzemesi olarak görmememiz gereken, görmeyip de geleceği, çocukları, ülkemizin bundan sonrası için bir sonraki yüzyıllarını düşünerek hareket etmemiz gereken başlıklardan biri de doğa konusu, çevre konusu. Bunu bir seçim malzemesi yapmaması lazım iktidarın. Çünkü insanlığın ortaklaşa sahip çıktığı, pazarlığa açılacak, ihaleye açılacak bir konu değil gelecek, doğa konusu, toprak, su, orman. Bunlar bir defa erozyona uğradı mı telafisi için yüzlerce yıl geçmesi gerekiyor. Şimdi bakıyoruz son günlerde —bir önceki toplantıda ifade etmiştim, şimdi onu biraz daha açacağım— bazı ihalelerle birlikte 233 bin futbol sahası büyüklüğündeki alan maden ruhsatı olarak açıldı. Bakın, 233 bin futbol sahası. Şimdi burada bakıyoruz; Artvin Hot... Daha yeni Erzincan İliç faciası değil mi? Geçtiğimiz günlerde de yıl dönümüydü, hafızamızda duruyor. Bakıyorsunuz Erzincan'ın İliç faciasına; orada çok ağır kusurlu şirketler bu sefer Artvin'deki 35 kilometrelik alanda siyanürle altın maden projesini başlatıyor. Aynı insanlar, aynı firmalar, aynı yandaşlar... Kamuya sınırlı pay veriliyor, çevresel riski falan kimsenin düşündüğü yok. Milyarlarca dolarlık rant iktidara yakın bu şirketlere aktarılıyor.
Şimdi bakıyorsunuz benzer başlıklarla doğamız talan ediliyor. Yine yakın zamanda bakın, Akbelen'de acele kamulaştırma kararı. Niye acele? Kimin için acele? Halk için mi, vatandaş için mi, çocuklar için mi, çiftçi için mi, köylüler için mi? Niye acele? Acelesi olan o milyarlarca dolarlık ranta ulaşmak isteyen oradaki ilgili firmalar ve toplamda da 1,5 milyonluk zeytin ağacının yok olmasına sebebiyet verecek bir düzenleme. Şimdi başlıklara bakıyoruz; dediğim gibi yeni açılan maden sahalarında İzmir Bergama'da UNESCO küresel jeopark ağ adaylığına devam eden bir bölge; granit ocağı projesine ÇED olumlu kararı verdi. Yani son dönemdeki büyük projelerde ÇED'in olumlu karar vermediği zaten bir olay görmüyoruz. "Önce kaz, talan et, sonra bakarız" anlayışıyla işten geçmiş oluyor. Bizim orada İzmir Büyükşehir Belediye Başkanımız, Belediyemiz ÇED olumlu kararının iptali ve yürütme durdurması için İzmir İdare Mahkemesi'nde dava açtı. Takip ediyoruz, sonrasında sizleri yine bilgilendireceğiz ve bu rant, yağma, denetimsizliğin geleceğimizi, çocuklarımızın geleceğini çaldığını bir kez daha ifade edelim.
“CHP SU KURULU” OLUŞTURULDU VE İLK TOPLANTISINI 11 ŞUBAT TARİHİNDE GERÇEKLEŞTİRDİ
Evet, doğadan faydalanmak lazım mıdır? Faydalanmak lazımdır. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak diyoruz ki; doğayı koruma alanlarını rant baskısından kurtarmamız, milli parkları, tabiat parklarını, sulak alanları, biyosfer rezervlerinin sayısını artırmak durumundayız. Bakın bizim Genel Başkanımızın onayıyla bir "Su Kurulu" oluşturuldu ve ilk toplantısını 11 Şubat tarihinde genel merkezimizde gerçekleştirdi. 6 kişilik bir teknik ekip; ülkemizdeki olası riskleri —ki su olmazsa olmaz— ve rakamlar gelecek açısından kaygı verici görülüyor, ciddi şekilde araştırıp takip edip yapılması gerekenleri kamuoyuyla paylaşacağız.
CHP’YE KATILIN; BU MÜCADELEYİ BİRLİKTE VERELİM, GELECEĞİ BİRLİKTE TASARLAYALIM
Değerli arkadaşlar, kıymetli yurttaşlarımız, değerli basın mensupları; kapatırken şunu söyleyelim: Tabii büyük bir baskı ortamında yaşıyoruz, büyük bir sınavdan geçiyoruz. E böyle dönemlerden nasıl geçeriz dediğimizde önce dayanışma; korkmadan, cesaretle; siyasetçisi, aydını, düşünürü her türlü riski göze alıp ülke için, gelecek için, çocuklarımız için cesaretle sesimizi çıkartacağız. Çünkü biz biliyoruz ki en son seçimde biz birinci parti olduk ve o tarihten bugüne kadar halk desteği bizimle, birinci parti olma özelliğimizi devam ettiriyoruz. O nedenle diyoruz ki bize katılın, gelin üye olun. Bu mücadeleyi birlikte verelim, geleceği birlikte tasarlayalım. Burada en önemli şey umut. Kimse umudunu kaybetmesin çünkü çok yakınız. O sandık gelecek. İstediği kadar insanlara baskı yapsınlar, tutuklasınlar, sindirmeye çalışsınlar; bu yolculuğun sonu belli, bu yolculuğun sonu iyi.
Biz hep birlikte dayanışmayla, cesaretle bu ülkeyi aydınlığa çıkartırız ve 86 milyonun hak ettiği şekilde bu güzel coğrafyada çok güzel bir iktidarı hep birlikte kurabiliriz. Yeni isimler, yeni kurumlar, yeni kişiler, yeni kurallarla Türkiye dünyada çok önemli bir noktaya gelebilir. Lütfen cesaretle bize katılın. Bulunduğumuz yerlerdeki eylemlere, etkinliklere gelin. İlçe başkanlıklarımızın, il başkanlıklarımızın çağrılarına kulak kabartın. Üye olun. Bu mücadeleyi hep birlikte verelim diyorum ve hepinizi bu düşüncelerle sevgi ve saygıyla selamlıyorum.




