Gazeteci-yazar İbrahim Kiras, "üçüncü çözüm sürecine" ilişkin değerlendirmesinde, toplumdaki temkinli iyimserliğe rağmen sürecin şeffaf yürütülmemesinin ve hedeflerin net olmamasının ciddi soru işaretleri oluşturduğunu savundu. Kiras, “Hata kaldırmayacak bir süreçten geçiyoruz” dedi.

YENİ Parti lideri Özgür Özel’den açlık grevindeki şehit aileleri ve gazilere destek
YENİ Parti lideri Özgür Özel’den açlık grevindeki şehit aileleri ve gazilere destek
İçeriği Görüntüle

İbrahim Kiras, Karar'daki yazısında şunları söyledi:

İlk ikisi akamete uğramış olsa bile, Üçüncü Çözüm Süreci toplumun genelinde temkinli bir memnuniyetle karşılandı. İşin başında milliyetçi fikriyatın siyasetteki temsilcisi olarak bilinen MHP lideri Bahçeli’nin yer alması güveni arttırdı. Önceki girişimlerde itirazcı ve hatta engelleyici rollerde olan MHP’nin bu sefer “çözüm” cephesinde olması müspet bir farklılık olarak görüldü.

Hatırlanacak olursa, iktidarın büyük ortağı ilk başta Bahçeli’nin çağrısına mesafeli durmuş, hatta “Bizim masamızda böyle bir konu yok” şeklinde açıklamalar yapılmıştı. Fakat ilerleyen sürede bölücü terör örgütünün silah bırakmasını hedefleyen girişime kamuoyundan gelen yüksek destek üzerine AK Parti cenahının da konuya sahip çıktığı görüldü.

Ne var ki sürecin ilk günlerinde yapılan “Karşı tarafın hiçbir şartı yok” açıklamalarından kısa bir müddet sonra “Sorunu çözmek için anayasayı değiştirmeliyiz” noktasına gelinmiş olması şeffaflık konusunda olumlu bir işaret değildi. Bilahare tepkiler üzerine bundan geri adım atılmış olsa da hedefin veya yöntemin veya her ikisinin birden belirsiz olduğuna, dolayısıyla bu işe hazırlıksız girişildiğine ilişkin kuşkular arttı.

Bugün de zaten Çerçeve Yasa taslağının meclise getirilmesi konusunda ortaya çıkan tartışmaların temelinde aslında Çözüm Sürecinin temelindeki zayıflıklar var. Öncelikle şeffaflık eksikliği meselesi. (Şeffaflık derken tabii ki her şeyin ulu orta yapılmasını değil, sürecin temel hedeflerini ve toplumsal meşruiyete ihtiyaç duyan kritik aşamalarını kamuoyundan gizlememeyi kastediyorum.)

Böylesine önemli bir girişim hakkında toplumun bilgilendirilmesinden imtina edilmesi bir yana, söz konusu yasa taslağının içeriğini milletvekilleri bile son anda öğrendiler. Komisyon üyeleri dahil. Siyasi parti liderleri dahil.

Vekillerimiz önce söz konusu metnin meclise sunulması kararını imzaladılar, sonra içeriğini öğrendiler. Bu yöntem herhalde taslağın hiç tartışılmadan bir an önce genel kurula getirilip oylanması maksadıyla tercih edildi ama “Bu iş böyle olur mu?” dedirtti herkese.

Şeffaf bir biçimde ve milletin rızası temin edilerek yapılması gereken bir işin kapalı kapılar arkasında gündelik siyasi mülahazalarla kotarılmak istendiğine ilişkin kaygılar oluştu kamuoyunda.

Nasıl olsa sürecin geleceğine dair iyimserlik ve ümit dolu yazılar bolca yazılıyor. Biz biraz bardağın boş tarafına bakalım… Çünkü temennilerimizi dile getirmekten çok konunun risklerini konuşmakta fayda var. Çünkü hata kaldırmayacak bir süreçten geçiyoruz.

Bardağın bir tarafının boş kalmasının sebebi öncelikle şeffaflık eksikliği. İkincisi, sorunun hukuk bilinci ve demokrasi duygusuyla hareket edilerek çözülmesi yönünde bir iradenin, niyetin ve hatta beklentinin görülmemesi.

Demokrasi, hukuk, yargı, adalet kavramlarıyla ilişkisi bir hayli sıkıntılı olan bir siyasi iktidar ile eşitlik yerine imtiyaz talep eden bir şiddet hareketi arasındaki pazarlıkla sorunun çözülmesini bekliyoruz… Ayrıca neyin pazarlığının yapıldığını da tam olarak bilmiyoruz.

Daha önce de yazmıştım: Siyasi iktidarlar bu türden kritik girişimlere iş başına geldikten hemen sonra, yani halkın desteği henüz arkalarındayken başlar genellikle. Ne var ki Türkiye’de 2010 anayasa referandumu öncesinde 2009 Kürt Açılımı başlatılmıştı. 2015 genel seçimi öncesinde de İkinci Çözüm Sürecine start verildi. Erdoğan o zaman yaptığı bir konuşmada “Gelin, 7 Haziran seçimlerini yeni Türkiye, yeni anayasa, başkanlık sistemi, Çözüm Süreci ile beraber ülkemizin tarihinde milat yapalım…” diyordu. Bugünkü üçüncü çözüm girişiminin de Erdoğan’ın dördüncü defa aday olabilmesi için Mecliste DEM Parti oylarına ihtiyaç duyulduğu bir süreçte gündeme gelmesi sağlıklı sonuç almayı engelleyebilecek bir problem alanı.

Diğer taraftan, meselenin daha teorik boyutuna bakacak olursak, yürütülen süreci “Ülkemizin önündeki en önemli sorunu ortadan kaldırma girişimi” olarak tanımlamak doğru değil. Keşke öyle olsa… Zira ülkemizin önündeki en önemli sorun PKK terörü değildir, bu örgütü de var eden ve zaman içinde besleyip büyüten -bu arada kendisi de giderek güçlenen- ayrışma duygusudur. Bataklığa dokunmayıp sivrisineklerle anlaşarak sorunun çözülmesi beklenemez.

Bataklığı kurutmanın yolu ise devletin PKK’lı teröristleri affedip bunları kendi vatandaşlarının bir bölümünün temsilcisi olarak muhatap kabul etmesi değildir.

Problemin çözümü, II. Mahmud’la başlayan, Tanzimat’la ve Meşrutiyet’le devam eden, Cumhuriyet’le kurumlaşma evresine ulaşan ama sonra yolda başına bir kaza gelen modern vatandaşlık ve modern milli devlet anlayışının üstündeki kiri pası temizlemektir.

Gelgelelim, milli (anayasal) kimlik ile etnik kimlik arasındaki ayrımdan bile habersiz siyasetçi, bürokrat, gazeteci zümreleriyle bu işin nasıl başarılabileceği, belli değil tabii.

Demek ki üzerinde düşünüp cevap vermemiz gereken iki soru var: Birincisi, 21. yüzyıl dünyasında kabile toplumu kavramlarıyla tartışılan bir meselenin sağlıklı bir çözüme kavuşturulması beklenebilir mi? İkincisi, mevcut yönetim sistemi içinde hangi sorun çözülebiliyor ki bu da çözülsün?