Cem Yılmaz'ı eski günlerin hatırı bile kurtarmadı! Bu defa güldürmedi

Son günlerde gündemin en çok tartışılan başlıklarından biri Cem Yılmaz’ın Netflix’te yayınlanan son gösterisi CMXXIV.
Ben izlemeye başladığımda meşhur “38 yaş krizi” çoktan almış yürümüştü bile. Buna rağmen, geçmiş yılların hatırına —Her Şey Güzel Olacak’ların, Hokkabaz’ların, o bir zamanlar zekâsıyla şaşırtan anlatıların hatırına— mümkün olduğunca objektif izlemeye çalıştım.

“Bu sadece eğlence, gülüp geçeceksin, çok takılma,” diye kendime defalarca telkinde bulundum. Ama mesele tam da burada düğümleniyor: Mizah hiçbir zaman sadece mizah olmadı. Hele ki bu ülkede.

Cem Yılmaz’ın son gösterisi, ne yazık ki alıştığımız o ince zekâdan oldukça uzak. Espriler kolaycı, yer yer bel altına yaslanan bir çizgide dolaşıyor. Cinsiyetçi şakaların ciddiye alınacak bir tarafı zaten yok; fakat bir zamanlar kelime oyunlarıyla, gözlem gücüyle şaşırtan bir ismin bugün bu kadar kaba bir mizaha yaslanması, insanı ister istemez hayal kırıklığına uğratıyor.

Bir noktadan sonra şu soru beliriyor insanın zihninde:

Bir sanatçı, “Ben oldum artık” dediği anda mı durur? Kendine yeni bir tuğla ekleme ihtiyacı hissetmediğinde mi başlar bu tekrar? Ölümün bile satış malzemesi olduğu bir çağda, zihinsel konfor alanına çekilmek belki de en kolayı.

Ancak Cem Yılmaz’a yönelik bu tepki yalnızca bu gösteriyle sınırlı değil. Uzun süredir biriken bir rahatsızlık var. Sırça köşkünden toplumsal olana bakarken kurulan mesafe, yaşananlara karşı sergilenen umursamazlık hissi… Hükümet eleştirisinin iki Mercedes arasına sıkıştırılmış bir polis arabası esprisiyle geçiştirilmesi ya da günler süren sessizliğin “Ben o saatte uyanamamışım” şakasıyla örtülmeye çalışılması, izleyicide karşılık bulmuyor artık.

Cem Yılmaz’ı Ricky Gervais gibi isimlerle karşılaştırmayı çok doğru bulmuyorum. Son gösterilerinin aynı döneme denk gelmesi böyle bir algı yaratmış olabilir. Ben onu hep Adam Sandler’a daha yakın hissettim. Belki Sandler’ı sevdiğim içindir ama yıllar içinde hem filmografisini duygusal anlamda büyüten hem de özel hayatında tutarlı bir çizgi koruyan bir isim Sandler. Bu derinlik, ister istemez üretilen işe de yansıyor.

Cem Yılmaz’ı bu ülkenin mizahı açısından tek kalemde silmek istemem. Ama artık şu “kolay” mizah biçiminin —daha yumuşak söyleyelim— bedenle ve refleksle çalışan, düşünceyi dışarıda bırakan o tarzın da bizi güldürmediğini kabul etmek gerekiyor.

Henüz çok konuşulmasa da köpeklerle ilgili bölüm de bana hiç sempatik gelmedi. Malum yasaların, her gün başka bir eziyetin haberlerini okurken, bu şakaların zamanlaması ister istemez rahatsız ediyor.

Toplum olarak çok öfkeliyiz, evet. Her güne bu kadar travma, bu kadar adaletsizlik sığarken gülmek de kolay değil. Zenginliğin, ödenen nafakanın, gidilen maçların övüldüğü yerlerde kahkaha atmıyoruz artık. Bu, itici geliyor. Bir noktada, bulunduğun topluma dönüp bakmak zorundasın.

Cem Yılmaz’ın önümüzdeki dönemde Gora 4 Gora ile sevilen seriye yeni bir halka eklemeye hazırlandığını biliyoruz. Nasıl bir iş çıkacak, göreceğiz. Belki de hâlâ o eski şaşırtma ihtimali bir yerlerde duruyordur.

Ama şurası kesin: Bugün mesele “gülmek” değil. Bugün mesele, neden gülemediğimizi anlamak en azından anlamaya çalışmak.