Bu yıl 79’uncusu düzenlenen Cannes Film Festivali, yine dünya sinemasını Fransa’nın güneyinde buluşturdu. Kırmızı halının ihtişamı, dünya yıldızlarının görünümleri ve festivalden yayılan görüntüler günlerdir konuşuluyor. Açılış töreninde 60 yaşını aşmasına rağmen oldukça zayıf görüntüsüyle dikkat çeken Demi Moore sosyal medyada en çok konuşulan isimlerden biri olurken, “Yüzüklerin Efendisi” serisinin Frodo’su Elijah Wood ile serinin yönetmeni Peter Jackson da festivalde öne çıkan isimler arasındaydı.
Ancak Cannes’ın kırmızı halısında Türkiye adına öne çıkan görüntülere bakıldığında, ortada çoğu zaman Türk sinemasından çok markaların görünürlüğü var. Türk mücevher markaları, moda tasarımcıları ve aksesuar şirketleri, festivalde yer alan oyuncular üzerinden uluslararası tanıtım yaparken; yerli dizilerden tanınan bazı isimler de “Türkiye’yi Cannes’da temsil ediyor” başlığıyla haber oluyor. Oysa tanıtılan çoğu zaman Türkiye sineması değil, marka iş birlikleri ve kırmızı halı ilişkileri oluyor.
Bir dönem Yılmaz Güney’in “Yol” filmiyle Altın Palmiye kazanan, Nuri Bilge Ceylan ile dünya sinemasında güçlü bir auteur sineması dili kuran Türkiye, ne yazık ki uzun süredir Cannes’da sinemasıyla güçlü bir varlık gösteremiyor. Festivalde görünürlük giderek kırmızı halı fotoğrafları, sponsorluk ilişkileri ve magazin haberleri üzerinden kuruluyor. Sinemanın kendisi ise çoğu zaman o fotoğrafların gerisinde kalıyor.
Türkiye’nin Cannes macerası biraz da “kaçak” götürülen filmler, valizlerde taşınan bobinler ve büyük mücadelelerle yazılmış bir hikâye. Yapımcı Arif Keskiner ile yaptığımız bir söyleşide Umut filminin Cannes yolculuğunu anlatarak Türkiye’nin festivalle ilk ilişkilerinin ne kadar zor koşullarda gerçekleştiğini aktarıyordu.
Keskiner’in anlattığına göre, Yılmaz Güney imzalı “Umut”, 1971’de Cannes’a davet edilen ilk Türk filmi oldu. Ancak film sansür sorunları nedeniyle resmi yollarla yurtdışına çıkarılamadı. Arif Keskiner, filmi Cannes’a valiz içinde kaçırdıklarını söyledi. “Biz senin masrafını verelim, filmi götür” diyerek Cannes yolculuğunu organize ettiklerini anlatan Keskiner, film bobinlerinin valize konularak Fransa’ya götürüldüğünü aktardı.
Keskiner’in röportajlarında dikkat çeken başka bir ayrıntı da Türkiye’nin o yıllarda Cannes’da neredeyse hiçbir resmi varlık göstermemesi. Yapımcı Abdurrahman Keskiner, 1982’ye kadar Türkiye adına Cannes’da bir stand bile bulunmadığını belirterek, “İlk kez Türkiye adına stand tuttum. Şimdi Kültür Bakanlığı benim yaptığım işi yapıyor” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin Cannes tarihindeki en büyük kırılma ise 1982’de geldi. Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı Şerif Gören’in yönettiği “Yol”, Cannes’da Altın Palmiye kazandı ve Türkiye dünya sinema tarihinde görünür hale geldi. Ancak ilginç olan, bugün herkesin bildiği bu başarıya giden yolun oldukça “gayriresmî” koşullarda başlamış olmasıydı.
Keskiner’in anlatıları, Türkiye’nin Cannes macerasının yalnızca kırmızı halıdan ibaret olmadığını; sansür, maddi imkânsızlıklar ve kişisel mücadelelerle şekillenen uzun bir sinema hikâyesi olduğunu gösteriyor.
Ancak bu başarı aynı zamanda politik bir gölge de taşıyordu. Yılmaz Güney o sırada sürgündeydi; film Türkiye’de uzun süre yasaklı kaldı. Cannes kırmızı halısında elde edilen zafer, Türkiye içinde yıllarca tartışmalı bir alanda kaldı. Bu durum, Türk sinemasının Cannes ile ilişkisinin yalnızca sanatsal değil politik bir mesele olarak da okunmasına yol açtı.
“Yol”dan sonra uzun süre Türkiye adına büyük bir ödül gelmedi. Cannes’daki yeni dönem ise Nuri Bilge Ceylan ile başladı. Ceylan’ın kısa filmi Koza Cannes’a seçildiğinde henüz dünya sinemasında yeni bir isimdi. Ardından gelen filmlerle Cannes adeta onun ikinci adresine dönüştü.
2003 yılında “Uzak” Büyük Jüri Ödülü kazanırken, filmdeki performanslarıyla Mehmet Emin Toprak ve Muzaffer Özdemir En İyi Erkek Oyuncu ödülünü paylaştı. 2006’da “İklimler” FIPRESCI ödülünü aldı. 2008’de Üç Maymun ile En İyi Yönetmen ödülü geldi. 2011’de Bir Zamanlar Anadolu'da Jüri Büyük Ödülü’nü kazandı.
Ve 2014…”Kış Uykusu” ile Nuri Bilge Ceylan, “Yol”dan 32 yıl sonra Türkiye’ye yeniden Altın Palmiye getirdi.
Türk asılı Alman Yönetmeniz Fatih Akın da, “Yaşamın Kıyısında” ile En İyi Senaryo ödülünü kazanırken; Rezan Yeşilbaş, “Sessiz” ile Kısa Film Altın Palmiyesi’ne uzandı.
TÜRKİYE'NİN İLK KADIN CANNES ÖDÜLÜ TARTIŞMALARIN ORTASINDA KALDI
Türkiye’nin Cannes tarihindeki en önemli anlardan biri ise 2023 yılında yaşandı. Merve Dizdar, “Kuru Otlar Üstüne” filmindeki performansıyla Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanarak bu ödülü alan ilk Türkiyeli kadın oyuncu oldu. Nuri Bilge Ceylan imzalı filmle gelen bu ödül, Türkiye sinema tarihi açısından önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirildi.
Ancak Dizdar’ın ödül töreninde yaptığı konuşma da en az ödül kadar tartışıldı. Oyuncunun, “Türkiye’de hak ettiği güzel günleri yaşamak için mücadele eden tüm kadınlara” ithaf ettiği konuşması sosyal medyada büyük yankı uyandırırken, bazı resmi kurumlar ve iktidara yakın çevreler tarafından hedef gösterildi. Cannes’ta elde edilen tarihi başarı, kısa süre içinde kültürel ve politik tartışmaların merkezine taşındı. Türkiye sineması adına tarihi bir başarı elde edilmesine rağmen, Dizdar’ın ödülü uzun süre resmi makamlar tarafından tebrik edilmedi. Cannes’taki başarı, kültürel bir gururdan çok politik tartışmaların içinde konuşuldu.
Bugün Cannes’da Türkiye adına daha çok kırmızı halı görüntüleri, sponsorluk ilişkileri ve marka iş birlikleri konuşuluyor. Oysa festival tarihine bakıldığında, Türkiye’nin en güçlü iz bıraktığı anların tamamı; sinemanın estetik kadar politik bir söz üretme alanı olduğu dönemlerde ortaya çıkıyor.
Festivalin kırmızı halısı yıllar içinde Türkiye’den oyuncular, yönetmenler ve yapımcılar için önemli bir vitrine dönüştü. Ancak Cannes yolculuğu hâlâ ekonomik zorluklar, sansür tartışmaları, fon yetersizlikleri ile ulusal ve uluslararası dağıtım engellerinin gölgesinde ilerliyor. Bugün Türkiye sinemasının en büyük ihtiyacı, yalnızca kırmızı halıda görünmek değil; güçlü hikâyeleriyle yeniden dünya sinemasında kalıcı bir yer edinebilmek.
Bir zamanlar “Yol”, “Kış Uykusu” ve “Kuru Otlar Üstüne” ile Cannes’da iz bırakan Türkiye sinemasının, tüm bu engelleri aşarak yeniden filmleriyle konuşulduğu günlere dönmesi belki de hâlâ mümkün. Çünkü Cannes’da asıl kalıcı olan şey, kırmızı halı görüntülerinden çok sinemanın hafızada bıraktığı iz oluyor.