1 Mayıs’ı yalnızca bir takvim günü, yalnızca bir “kutlama” başlığı olarak ele almak, bugünün tarihsel, siyasal ve toplumsal anlamını bilinçli ya da bilinçsiz biçimde daraltmak anlamına gelir; çünkü 1 Mayıs, özü itibarıyla emeğin kendisini görünür kılma mücadelesinin sembolüdür ve bu mücadele en açık, en çıplak ve en tartışmalı biçimiyle her yıl aynı soruda düğümlenir, işçiler nerede toplanabilir ve bu toplanma gerçekten özgür müdür.
Bu yıl da değişen bir şey olmadı, sendika konfederasyonları ve meslek örgütleri, hukukun açık hükmü gereği izin almak zorunda olmadıkları, yalnızca bildirimde bulunarak kullanabilecekleri toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı kapsamında başvurularını yaptı; ancak Taksim Meydanı için yine olumsuz yanıt verildi ve böylece 1 Mayıs’ın adresi bir kez daha Kadıköy olarak belirlendi, yani mesele bir kez daha “nerede” sorusuna sıkıştırıldı, oysa bu sorunun kendisi zaten başlı başına siyasal bir müdahalenin göstergesidir.
Çünkü Taksim sıradan bir meydan değildir, bu alan tarihsel olarak yalnızca bir buluşma noktası değil, merkezi otoritenin kendisini görünür kıldığı ve muhalefetin de tam bu görünürlük alanında var olmaya çalıştığı bir siyasal sahne olarak şekillenmiştir; Prof. Dr. Murat Güvenç’in de işaret ettiği üzere İkinci Meşrutiyet’ten itibaren bu meydan, iktidarın kendisini mekân üzerinden temsil ettiği ve muhalefetin de bu temsile karşılık verdiği bir güç alanına dönüşmüş, 1928’de Pietro Canonica tarafından yapılan Cumhuriyet Anıtı ile birlikte de modern anlamda bir şehir meydanı kimliği kazanarak bu sembolik yükü daha da derinleştirmiştir.
1950’li yıllardan itibaren meydanın taşıdığı bu anlam yalnızca korunmakla kalmamış, aksine daha da yoğunlaşmıştır; Adnan Menderes döneminde yürütülen imar politikalarıyla meydanın fiziksel yapısı değiştirilirken aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası yönelimleri de bu mekâna yansımış, örneğin Hilton Oteli’nin inşası yalnızca bir mimari tercih değil, Türkiye’nin NATO üyeliği ve ABD ile kurduğu ilişkilerin somut bir mekânsal ifadesi haline gelmiş, 1960 darbesi sonrasında dikilen anıtlar ve 1980 sonrasında kaldırılan simgeler ise meydanın sürekli olarak iktidar mücadelelerinin nesnesi olduğunu göstermiştir.
Ancak Taksim’i asıl belirleyici kılan, onun işçi hareketi açısından taşıdığı anlamdır; Eric Hobsbawm işçi sınıfının temel hedeflerinden birinin görünür olmak olduğunu vurgularken, bu görünürlüğün tesadüfi bir tercihten ibaret olmadığını, aksine siyasal varoluşun en temel koşulu olduğunu açıkça ortaya koyar, bu nedenle işçiler tarihsel olarak her zaman kentin en merkezi, en görünür alanlarında bulunmak ister ve Taksim bu görünürlüğün Türkiye’deki en güçlü sembollerinden biri haline gelir.
Bu sembolik değer, özellikle 1 Mayıs 1977 Taksim Olayları ile birlikte geri dönülmez biçimde pekişmiştir; 34 kişinin hayatını kaybettiği bu olay, yalnızca bir trajedi olarak değil, aynı zamanda Taksim’in bir hafıza mekânına dönüşmesinin en keskin kırılma noktası olarak okunmalıdır, çünkü bu tarihten sonra Taksim yalnızca toplanılan bir alan değil, aynı zamanda hatırlanan, anlam yüklenen ve sahiplenilen bir siyasal mekân haline gelmiştir.
2000’li yıllarda yaşanan kısa süreli açılımlar, bu tarihsel gerilimi ortadan kaldırmamış, yalnızca geçici olarak yumuşatmıştır; 2010, 2011 ve 2012 yıllarında meydanın yeniden 1 Mayıs’a açılması, bu mekânın taşıdığı sembolik değerin hala canlı olduğunu göstermiş, ancak 2013’te yeniden kapatılmasıyla birlikte bu gerilim yeniden görünür hale gelmiş ve kısa süre sonra Gezi Parkı Olayları ile birlikte Taksim, bu kez çok daha geniş bir toplumsal muhalefetin ortak simgesi haline gelmiştir.
Bugün devletin Kadıköy’ü işaret etmesi, yüzeyde bir alternatif sunma görüntüsü verse de gerçekte anayasal bir hakkın kullanım alanını yeniden tanımlama ve sınırlama girişimi olarak değerlendirilmelidir; çünkü anayasamız açıkça herkesin önceden izin almaksızın toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip olduğunu belirtirken, bu hakkın yalnızca belirli mekânlarla sınırlandırılması, özellikle de sembolik değeri yüksek bir alanın sistematik biçimde kapatılması, ölçülülük ilkesinin ihlali anlamına gelir.
Anayasa hukuku açısından mesele aslında çok daha sade bir noktaya indirgenebilir; çünkü anayasa bu hakkı tanırken devlete “izin verme” yetkisi değil, “bu hakkın kullanılmasını sağlama” yükümlülüğü yükler, yani vatandaş devlete başvurup “toplanabilir miyim” diye sormaz, yalnızca “toplanacağım” der ve devletin görevi de bu toplantının güvenliğini sağlamaktır, ancak uygulamada ortaya çıkan tablo bu ilkenin tersine dönmüş halidir.
Devletin zaman zaman güvenlik gerekçesiyle sınırlama getirmesi mümkündür, ancak bu sınırlamanın geçici, somut ve gerçekten gerekli olması gerekir; oysa Taksim söz konusu olduğunda ortaya çıkan durum, istisnai bir tedbir olmaktan çıkmış, süreklilik kazanan bir yasak pratiğine dönüşmüştür ve bu durum anayasanın öngördüğü sınırlandırma rejimi ile açıkça çelişir.
Üstelik mesele sadece “başka bir yerde toplanabilirsiniz” demekle çözülebilecek kadar basit değildir; çünkü bazı mekânlar yalnızca fiziksel alanlar değildir, tarihsel ve toplumsal bir anlam taşır ve Taksim Meydanı tam da böyle bir yerdir, bu nedenle bu alanın sürekli olarak kapalı tutulması, hakkın yalnızca kullanım biçimini değil, anlamını da daraltır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi de bu noktaya dikkat çekmiş ve Taksim’in işçi hareketi açısından taşıdığı sembolik değeri vurgulayarak burada yapılan yasakların hak ihlali oluşturabileceğini açıkça ortaya koymuştur; bu karar, anayasal hakların yalnızca teorik olarak var olmasının yeterli olmadığını, aynı zamanda fiilen ve anlamlı bir şekilde kullanılabilmesi gerektiğini de göstermektedir.
Bu çerçevede Kadıköy’de yapılan kutlamaların meşruiyeti tartışma konusu değildir; ancak tartışılması gereken, Taksim’in sistematik biçimde kapalı tutulmasıdır, çünkü mesele alternatif bir alanın varlığı değil, belirli bir alanın bilinçli biçimde dışlanmasıdır ve bu dışlama, anayasal bir hakkın kullanımını fiilen daraltan, hatta bazı durumlarda etkisizleştiren bir sonuç doğurur.
Sonuç olarak 1 Mayıs’ın Kadıköy’e taşınması yalnızca bir organizasyon kararı olarak görülemez; bu durum, Türkiye’de hak ve özgürlüklerin nasıl ve nerede kullanılabileceğine ilişkin daha geniş bir siyasal ve hukuki tartışmanın parçasıdır ve bu tartışmanın merkezinde de şu gerçek yer alır, bir hakkın varlığı ile o hakkın gerçek anlamda kullanılabilmesi arasında ciddi bir fark vardır ve eğer insanlar haklarını kullanabilecekleri yeri özgürce seçemiyorsa, o hak kağıt üzerinde varlığını korusa bile pratikte anlamını yitirir.