Bir günde olmadı: Türkiye’de siyasal İslam ve Amerika’nın rolü

Türkiye’de siyasal İslam hâlâ yanlış bir yerden tartışılıyor. Sanki bir gün ansızın ortaya çıkmış, sanki yalnızca 2000’lerden sonra başlamış, sanki tek bir iktidarın tercihiymiş gibi. Oysa gerçek çok daha rahatsız edici: Türkiye’de siyasal İslam bir kopuş değil, uzun bir sürekliliğin ürünü. Ve bu süreklilik, yalnızca sağ iktidarların değil, devletin farklı dönemlerde verdiği bilinçli ya da zorunlu tavizlerin sonucudur.

Bu süreci yalnızca Demokrat Parti’nin tercihleriyle açıklamak adil olmaz. 1950’lere gelinirken Cumhuriyet Halk Partisi, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı zor koşullar, Sovyetler Birliği ile yaşanan gerilim ve çok partili hayata geçiş süreci içinde siyaset üretmek durumundaydı. İsmet İnönü liderliğindeki CHP, laiklik ilkesinden vazgeçmeden, toplumun farklı kesimleriyle bağını korumayı hedefleyen daha temkinli bir çizgi izledi. Din derslerinin yeniden müfredata girmesi ve imam hatip okullarına ilişkin bazı düzenlemeler, bu dönemde laikliğin terk edilmesi değil, toplumsal dengeleri gözeten adımlar olarak ortaya çıktı.

Aynı dönemde Köy Enstitüleri de doğrudan kapatılmadı. Ancak savaş sonrası şartlar, iç siyasette artan tartışmalar ve çok partili hayata geçişle birlikte, enstitülerin eğitim modeli giderek daha fazla tartışılır hâle geldi. İnönü döneminde yapılan değişiklikler, Köy Enstitülerini ortadan kaldırmak için değil, sistemi dönemin koşullarına uyarlamak amacıyla atılan adımlar olarak değerlendirilebilir. Enstitüler bu süreçte ilk kurulduğu yapıdan uzaklaştı; resmî olarak kapatılmaları ise daha sonra, 1954 yılında Demokrat Parti iktidarı döneminde gerçekleşti.

1960’lar ve 70’ler boyunca yükselen sol hareketler karşısında devlet, dini bu kez bir denge unsuru olarak gördü. Sol “asıl tehdit” olarak kodlanırken, muhafazakâr yapıların büyümesi çoğu zaman tolere edildi. Bu yaklaşım, siyasal İslam’ın toplumsal köklerini sessizce derinleştirdi.

12 Eylül 1980 ise sanılanın aksine siyasal İslam’ı bastırmadı; onu devlet politikası hâline getirdi. Türk-İslam senteziyle din, artık yalnızca serbest bırakılan değil, doğrudan teşvik edilen bir ideolojik araca dönüştü. Zorunlu din dersleri, cemaatlerin büyümesine göz yumulması siyasal İslam’ı kurumsallaştırdı.

Bu zemini ekonomiyle buluşturan isim Turgut Özal oldu. Özal döneminde muhafazakârlık, liberal ekonomiyle uyumlu hâle getirildi. Anadolu sermayesi dini kimlikle birlikte yükseldi; siyasal İslam yalnızca bir ideoloji değil, bir ekonomik ve toplumsal ağ kazandı. Bu, merkeze yürüyüşün en kritik aşamalarından biriydi.

1990’larda Refah Partisi ve Necmettin Erbakan ile bu birikim siyasal bir forma büründü. 28 Şubat bu yükselişi durdurmaya çalıştı; ancak artık mesele bir parti değil, toplumun yeniden örgütlenme biçimiydi.

2000 sonrası ise bu uzun sürecin zirve noktasıdır. Adalet ve Kalkınma Partisi, siyasal İslam’ı sistemle kavgalı bir unsur olmaktan çıkarıp, devletin kurucu diline dönüştürdü. Başlangıçta “muhafazakâr demokrasi” söylemi ve Avrupa Birliği reformlarıyla sağlanan meşruiyet, zamanla yerini kurumsal dönüşüme bıraktı. Bürokrasi, yargı, eğitim ve kamusal alan adım adım yeniden şekillendirildi. Bu dönem, siyasal İslam’ın yalnızca iktidar olduğu değil; devletleştiği dönemdir.

Bu noktada Menderes, Özal ve Erdoğan arasındaki benzerlikler belirginleşir. Üçü de iktidara gelirken kendilerini vesayetle mücadele eden sivil liderler olarak sundu. Üçü de halk desteğini merkeze alarak kurumları geri plana itti. Din, her üç lider için de toplumsal meşruiyet üretmenin en etkili araçlarından biri oldu. Aralarındaki fark yöntem değil, ölçek farkıdır.

Bütün bu tabloyu yalnızca iç siyasetin ürünü gibi anlatmak, gerçeği bilerek eksik bırakmaktır. Türkiye’de siyasal İslam’ı konuşup da Amerika Birleşik Devletleri’ni işin dışında bırakmak mümkün değildir. Bu ülkede din ne zaman siyasetin merkezine taşındıysa, Washington bunu ya teşvik etti ya da sessizce onayladı. Soğuk Savaş’ta komünizme karşı “dindar toplum” makbul sayıldı, merkez sağ desteklendi; Menderes’te bu açık bir Amerikancılıktı. Özal’da serbest piyasa ve muhafazakârlık el ele yürüdü; ABD için sorun yoktu. 2000’lerden sonra ise “ılımlı İslam” söylemiyle siyasal İslam bir risk değil, yönetilebilir bir model olarak görüldü. Amerika’nın Türkiye’de demokrasiyle derdi hiçbir zaman olmadı; onun derdi, kendisine sorun çıkarmayan iktidarlardı. Bugün yaşananlar bir sürpriz değil. Asıl şaşırtıcı olan, Amerika’nın bu süreçteki rolünü hâlâ konuşmaktan kaçınmamız.