Bir film festivaline gittiğinizde genellikle yeni filmlerden, yönetmenlerden, oyunculardan ve ödüllerden söz edersiniz. Çatalca’da ise insanın gözü ister istemez geçmişe kayıyor.
Çünkü burada sinema festivalle başlamıyor.
Bugün önünden geçip gittiğiniz bir kahvehane, yıllar önce bir filmin kadrajına girmiş. Bir dükkânın bulunduğu yerde eski bir lokanta varmış. Meydandaki bir ağaç, Yeşilçam’ın unutulmaz sahnelerinden birinin sessiz tanığı olmuş. Birkaç kilometre ilerlediğinizde ise karşınıza başka filmler, başka oyuncular ve başka hikâyeler çıkıyor.
İlk kez düzenlenen Çatalca Film Festivali için ilçedeyken, festival programının yanı sıra bu sinema hafızasının izini sürme fırsatı da buldum.
Ve bir kez daha düşündüm: Sinema bazen bir kentin en güçlü hafızası olabiliyor.
Lütfi Akad’ın Ana filmi bunun güzel örneklerinden biri.
Türkan Şoray, Erol Taş, Kadir Savun ve Yılmaz Duru’nun yer aldığı filmin izlerini bugün Çatalca merkezinde hâlâ takip etmek mümkün. Filmde gördüğümüz bazı yapılar değişmiş, dükkânların isimleri ve sahipleri çoktan başka olmuş ama kadrajı hatırladığınızda geçmişle bugün bir anda üst üste geliyor.
Bir zamanlar filmde kullanılan lokantanın yerinde başka bir işletme var. Eski çayevi artık yok. Bir binanın işlevi değişmiş. Ama bazı köşeler hâlâ orada.
Daha da güzeli, filmler yalnızca binaları değil insan hikâyelerini de saklamış.
Ana filminin köy sahnelerinin çekimleri sırasında yaşandığı anlatılan hikâye, Yeşilçam’ın halkla kurduğu ilişkiyi göstermesi açısından çok hoş. Çekimler sırasında köylü bir kadın, Türkan Şoray’ı ünlü bir oyuncu olarak değil, filmde çalışan köylü kızlardan biri sanıyor. Beğeniyor ve oğluna gelin olarak almak istiyor. Üstelik sinema işlerini de pek uygun bulmadığından ona daha “makul” bir hayat öneriyor.
Türkan Şoray’ın da durumu bozuntuya vermeden karşılaması hikâyeyi daha da güzel kılıyor.
Bugünün yıldız sistemi düşünüldüğünde neredeyse inanılması güç.
Çünkü o yıllarda sinema, halkın hayatının tam ortasında çekiliyor. Dev setler kurulmadan, hayat tamamen dışarıda bırakılmadan… Oyuncuyla köylü, kamera ekibiyle esnaf aynı sokağı paylaşıyor.
Yeşilçam’ın doğal platosu
Çatalca’nın Yeşilçam serüveni elbette Ana ile sınırlı değil.
Salako, Davaro, Erkek Güzeli Sefil Bilo ve Dağları Bekleyen Kız gibi filmlerin izleri de bu coğrafyada karşımıza çıkıyor. İnceğiz Mağaraları ise başlı başına doğal bir film platosu.
Festival kapsamında Ali Gençoğlu ile Çatalca’da çekilen filmlerin izinden giderek küçük bir sinema turuna çıktık. Eski film karelerinin çekildiği noktaları bugünkü hâlleriyle görmek, anlatılanları bambaşka bir yere taşıdı.
Bir ağaca, kahvehaneye, meydana ya da eski bir dükkâna artık yalnızca bugünkü hâliyle bakmıyorsunuz. Kadrajın içine yıllar önce giren oyuncuları da görmeye başlıyorsunuz.
Kemal Sunal’ı, Şener Şen’i, İlyas Salman’ı izlediğimiz filmlerin bazı sahnelerine bu gözle yeniden bakmak gerekiyor. Çünkü arka planda yalnızca bir dekor yok; Çatalca’nın kendisi var.
İşte tam da bu nedenle Çatalca’da bir film festivali yapılmasını yalnızca birkaç günlük kültür-sanat etkinliği olarak görmemek gerekiyor.
Çatalca’nın anlatabileceği kendine ait bir sinema hikâyesi var.
İlyas Salman yıllar sonra yine Çatalca’da
Festivalin en anlamlı buluşmalarından biri İlyas Salman ile gerçekleşti.
Yıllar önce filmler için geldiği Çatalca’ya bu kez festival konuğu olarak dönen Salman, çocukluğundan tiyatroya, Şener Şen’le tanışmasından sinemaya uzanan yolculuğunu anlattı. Çatalca’da çekilen Erkek Güzeli Sefil Bilo ve Davaroüzerinden Yeşilçam yıllarına döndü.
Bir oyuncunun yıllar sonra filmlerinin çekildiği coğrafyaya dönüp o günleri anlatması, aslında festivalin neden burada yapılması gerektiğinin cevaplarından biriydi.
Çünkü hafıza yalnızca eski filmleri yeniden göstermekle korunmuyor. O filmleri yapan insanların anlatılarını kayda geçirmek de en az filmleri korumak kadar önemli.
Şener Şen ile İlyas Salman’ın izinde
İnceğiz Mağaraları’nda dolaşırken insanın aklına ister istemez Yeşilçam’ın o unutulmaz ikilileri geliyor. Bunlardan biri de yıllarca aynı filmlerde izlediğimiz Şener Şen ve İlyas Salman.
Kimi zaman karşı karşıya geldiler, kimi zaman birbirlerine laf yetiştirdiler; seyirciyi yıllarca güldüren filmlerde yan yana oynadılar. Ama İlyas Salman’ın Çatalca Film Festivali’nde anlattığı bir ayrıntı, bu birlikteliğe başka bir anlam katıyor.
Salman, kendisini sinemayla buluşturan kişinin Şener Şen olduğunu söylüyor. Tiyatrodan sinemaya geçişinde kendisini yapımcılara tavsiye eden Şener Şen’i yıllar sonra hâlâ “Şener abi” diye anıyor.
Sonrasında yolları Banker Bilo, Çiçek Abbas, Şekerpare gibi Türk sinemasının hafızasında yer eden filmlerde kesişiyor. Birbirinden çok farklı iki oyunculuk tavrı, yan yana geldiğinde Yeşilçam’ın en güçlü komedi birlikteliklerinden birine dönüşüyor.
Bu hikâyeyi Çatalca’da dinlemenin ayrı bir anlamı var. Çünkü birkaç kilometre ötede, İnceğiz Mağaraları’ndan köylere ve meydanlara kadar baktığınız her yerde o dönem sinemasının izleriyle karşılaşıyorsunuz.
Yıllar sonra İlyas Salman’ın yeniden Çatalca’ya gelip Şener Şen’i anlatması da sanki hikâyenin küçük bir çemberi tamamlaması gibi.
Filmler kalıyor, mekânlar kalıyor; bazen dostlukların hikâyesi de onlarla birlikte kalıyor.
“Sinema bir kamu hizmetidir”
Festivalde aklımda kalan cümlelerden biri ise yönetmen Yüksel Aksu’dan geldi:
“Sinema bir kamu hizmetidir.”
Üzerinde durulması gereken bir cümle.
Aksu, sinemanın yalnızca bir sanat dalı olmadığını; kentleri, kültürleri ve ülkeleri dünyaya taşıyabilecek güçlü bir araç olduğunu anlatırken kendi memleketi Muğla’dan Yaşar Kemal’in Adana’sına, Latin Amerika’dan Amerikan sinemasına kadar farklı örnekler verdi.
Gerçekten de bazen bir filmi izlediğimizde farkında olmadan bir kenti de tanıyoruz.
Çatalca bunun en somut örneklerinden biri.
Bugün yıllar önce çekilmiş bir Yeşilçam filmini açtığınızda yalnızca Türkan Şoray’ı, Kemal Sunal’ı, Şener Şen’i ya da İlyas Salman’ı izlemiyorsunuz. O yılların Çatalca’sını da görüyorsunuz.
Sokaklarını, dükkânlarını, kahvehanelerini, meydanlarını, insanlarını...
Sinema böyle bakıldığında gerçekten bir kamu hizmetine dönüşüyor. Çünkü yalnızca hikâye anlatmıyor; bir dönemin belleğini de gelecek kuşaklara taşıyor.
Mübadele Meydanı’ndan bugüne
Festivalin buluşma noktalarından Mübadele Meydanı da Çatalca’nın geçmişiyle bugününü yan yana getiren mekânlardan biriydi.
Çatalca Belediye Başkanı Erhan Güzel ve Festival Direktörü Cengiz Özkarabekir öncülüğünde başlayan festivalin bundan sonraki yıllarda nasıl bir kimlik oluşturacağı elbette önemli.
Bence cevap çok uzakta değil.
Tam da Çatalca’nın sokaklarında.
Türkiye’de pek çok festival birbirine benzeyen programlarla yoluna devam ediyor. Oysa bir festivali kalıcı kılan yalnızca hangi filmleri gösterdiği ya da hangi ünlü isimleri ağırladığı değil, bulunduğu kentle nasıl bir ilişki kurduğu.
Çatalca’nın elinde bunun için çok değerli bir malzeme bulunuyor: Sinema hafızası.
Festivalin yalnızca geçmişe dönük bir nostaljiye yaslanmaması da önemli. Bunun örneklerinden biri sinema yazarı ve senarist Burak Göral’ın “Senaristin Yolculuğu: Nasıl Senarist Olunur?” başlıklı paneliydi. Bir hikâyenin senaryoya dönüşmesinden senarist olmanın yollarına uzanan konuşma, festivalin yüzünü genç sinemacılara ve yeni hikâyelere çevirdiği bölümlerden biriydi.
Bir tarafta İlyas Salman’ın Yeşilçam anıları, diğer tarafta Burak Göral ile “Nasıl senarist olunur?” sorusunun peşinden giden gençler...
Bir tarafta Ali Gençoğlu ile eski filmlerin çekildiği sokaklarda dolaşmak, diğer tarafta Yüksel Aksu’nun sinemanın geleceğine ilişkin söyledikleri...
Aslında bir film festivalinin geçmişle gelecek arasında kurması gereken bağ da tam olarak bu.
Bir kentin hafızasını korumak
Bundan sonrası için yapılabilecek çok şey var.
Eski çekim mekânlarının belirlenmesi, Yeşilçam filmlerindeki görüntülerle bugünkü Çatalca’nın karşılaştırılması, oyuncuların ve bölge halkının anılarının kayıt altına alınması, kalıcı sinema rotalarının oluşturulması, geçmişte burada çekilmiş filmlerin her yıl festival kapsamında yeniden gösterilmesi...
Hatta yıllar önce bir film setine tanıklık etmiş insanların sözlü tarih kayıtlarının oluşturulması...
Bütün bunlar yapılabilirse Çatalca Film Festivali yalnızca her yıl birkaç gün düzenlenen bir etkinlik olmaktan çıkar; kentin kültürel kimliğinin bir parçasına dönüşebilir.
Çünkü şehirler değişiyor.
Lokantalar kapanıyor, kahvehanelerin isimleri değişiyor, eski binaların yerine yenileri yapılıyor. O sokakta yaşayan insanlar gidiyor.
Ama kamera bir kez kayda girdiğinde bir şey kalıyor.
Bir meydanın 50 yıl önceki hâli, bir dükkânın tabelası, sokaktan geçen insanlar, bir ağacın gölgesi... Sinemanın en güzel taraflarından biri bu.
Sinema tarihçisi Agâh Özgüç, Beyoğlu’nu anlatırken “Kamera gözünüzdür” demişti. Çatalca sokaklarında dolaşırken bu sözün ne demek olduğunu bir kez daha hissettik. Çünkü kamera bazen yalnızca oyuncuyu, hikâyeyi ya da bir sahneyi çekmiyor; arka planda bir sokağı, bir meydanı, bir kahvehaneyi, hatta artık yerinde olmayan bir yapıyı da geleceğe bırakıyor. Yıllar sonra aynı yere geldiğinizde film başka bir şeye dönüşüyor: Geçmişteki Çatalca’yı bugünkü Çatalca’yla yan yana getiren görsel bir tanığa…
Belki de Yeşilçam filmlerine bugün başka bir gözle bakmamızın nedeni bu. Biz Çatalca’da yalnızca eski filmlerin çekildiği mekânları aramadık; kameranın yıllar önce gördüğü Çatalca’nın izlerini de takip ettik.