Baltadaki kan bizim

Kutuplarda avcıların ayı avlamak için kullandığı eski bir yöntem olduğu anlatılır. Postuna tek bir mermi değmesin, postu delinmesin, o pürüzsüzlüğü bozulmasın diye tetiğe dokunmazlarmış.

Buzun ortasına keskin bir balta saplıyorlar. Çeliğin ağzına taze bir avın kanını sürüp çekiliyorlar. Gerisini açlığa, fırtınaya ve o sonsuz beyazlığa bırakıyorlar.

Ayı kokuyu kilometrelerce öteden alıyor. Rüzgârı izliyor, kana ulaşıyor ve buz tutmuş baltayı yalamaya başlıyor.

Önce çeliğe yapışan avın kanını…

Sonra kendi kanını.

Buz gibi çelik dilini uyuşturmuş bir kere; baltanın ağzı eti keserken acıyı duymuyor. Dilinden süzülen sıcak kanı, az önce tattığı avın kanından ayıramıyor.

Tuzak tam da o uyuşma anında kuruluyor zaten. Hayvanı deviren balta değil artık, kendi iştahı. Her yalayışında biraz daha eksiliyor; eksildikçe o sıcaklığa daha çok sokuluyor.

Sonunda koca bir gövde beyazlığın ortasına gürültüsüzce devriliyor.

Avcı çoktan çekilmiş.

Balta hâlâ buzun içinde.

Ayı, kendi kanının gölünde sessiz…

Bu hikâye gerçek mi, yoksa bir kuzey masalı mı bilmiyorum.

Ama insanın hakikatine çok benziyor.

Hele bizim hakikatimize…

Gözümü açtığım memlekette bir savaş vardı.

Çocukluğumun siyah-beyaz televizyon kutularından bugünün avuç içi ekranlarına kadar dekor değişti ama o uğursuz haber hiç değişmedi:

Dağ. Operasyon. Çatışma. Cenaze.

Bayrağa sarılı tabutların gölgesinde büyüdük. Evladının vesikalık fotoğrafını göğsüne iğneleyip sessizce eksilen anneler gördüm. Dağ başlarında, adı birkaç satır ajans haberine sığdırılan gencecik ölümler gördüm.

Bir evin kapısında feryat, diğerinde öfke…

Sonra ertesi sabah hayat bir şekilde devam etti.

Okula gittik, işe girdik, sevdik, evlendik, çocuklarımız oldu.

Biz büyüdük, biz yaşlandık; savaş da bizimle yaşlandı.

Kırk yıl böyle geçti…

Bir insan kırk yılda saçını kaybediyor, annesini babasını toprağa veriyor, ömrünün en güzel mevsimlerini tüketiyor.

Biz bütün bunları yaşarken bu ülke de en taze çocuklarını verdi toprağa.

Fakat en büyük felaketimiz yalnızca ölümlerin sayısı değildi.

Biz ölüme alışmayı öğrendik.

Bir insanın son nefesini, kim olduğuna bakarak sevineceğimiz ya da üzüleceğimiz bir istatistiğe çevirdik.

“Bizden” dedik.

“Onlardan” dedik.

O iki kelimelik mesafeye binlerce mezar sığdırdık.

Bir annenin gözyaşının dilini tartıştık, bir babanın oğlunun tabutuna tutunuşunu siyasetin terazisine koyduk.

Ölünün bile tarafını tuttuk.

Baltadaki sıcak kanı hep ötekinin kanı sandık.

Oysa kırk yıldır aynı çeliği yalıyoruz.

Şimdi önümüzde, uzun zaman sonra yeniden başka bir ihtimal beliriyor.

Kusursuz değil.

Üstelik benim kaygım birkaç teknik ayrıntıdan, bir iki eksik maddeden ibaret de değil.

Açık söyleyeyim:

AKP’ye güvenmiyorum.

Çünkü bu ülkenin yakın tarihi, bize iktidarın söylediği söz kadar o sözü hangi gün, hangi ihtiyaçla söylediğine de bakmayı öğretti.

Dün “teröristle konuşulmaz” denilen yerde bugün başka cümleler kuruluyorsa, elbette sorarım:

Neden şimdi?

Bu yol gerçekten kalıcı bir barışa mı çıkacak, yoksa iktidarın ömrünü uzatacak yeni bir siyasi denklemin taşları mı döşeniyor?

Meclis gerçekten bu sürecin merkezi mi olacak, yoksa kararlar yine kapalı kapılar ardında alınıp topluma sonradan mı anlatılacak?

Hukuk herkes için mi işleyecek?

Demokrasi genişleyecek mi?

İfade özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı, yerel yönetimlerin iradesi, eşit yurttaşlık meselesi bu barışın neresinde duracak?

Yoksa silahların susmasına “barış” deyip memleketin geri kalanında aynı otoriter düzen devam mı edecek?

Bunları sormak zorundayız.

Çünkü barış, yalnızca dağdan silahın inmesi değildir.

Barış; hukukun geri gelmesidir.

Barış; insanların düşüncesinden, kimliğinden, dilinden dolayı korkmadığı bir ülke kurabilmektir.

Barış; sandıktan çıkan iradeye saygı duymaktır.

Barış; iktidarın ihtiyaç duyduğu gün hatırladığı, işi bittiğinde rafa kaldırdığı bir seçim stratejisi değildir.

Bu yüzden sürece destek vermekle iktidara güvenmek arasında kalın bir çizgi çekiyorum.

İktidara güvenmiyorum.

Ama barış ihtimalini de iktidara bırakacak kadar umutsuz değilim.

Çünkü bütün o siyasi hesaplardan daha ağır gelen bir ihtimal var:

Tek bir insanın daha ölmemesi.

Bugün adına Çerçeve Yasa deniyor, yarın başka bir yol bulunur. Meclis hareketlenir, kürsülerden büyük laflar yükselir, siyasetçiler birbirine girer…

Varsın girsinler.

Biz de gözümüzü ayırmayalım.

Sorularımızı soralım.

Eksik gördüğümüz yerde sesimizi yükseltelim.

İktidarın barışın arkasına saklanarak demokrasi hesabından kaçmasına da izin vermeyelim.

Ama bütün bunları yaparken bir şeyi birbirine karıştırmayalım:

AKP’ye güvenmek zorunda değiliz; barışı savunmak için zaten hiçbir iktidara güvenmek zorunda değiliz.

Yeter ki o çelik soğusun.

Yeter ki silahlar sussun.

Çünkü barış ne bir iktidarın mülkü ne de bir liderin lütfu.

Barış; bu ülkenin solcularının, demokratlarının, insanı devletin de siyasetin de önüne koyanların yıllardır dilinde taşıdığı o eski, inatçı düş.

Şimdi o söz hiç haz etmediğimiz bir ağızdan çıkıyor diye kıymetinden ne eksilir?

Ev yanarken itfaiyecinin rozetine bakmıyor insan.

Önce ateşe koşuyor.

Ama yangını söndürmeye gelenin cebinde kibrit var mı diye bakmayı da ihmal etmiyor.

Kimin yaktığını, kimin geç kaldığını, kimin ne hesabı olduğunu da unutmuyor.

Benim durduğum yer tam olarak burası.

Bu ülkenin çocuklarını ölümün kıyısından döndürecek her adımın yanında dururum.

Eksiğine itiraz ederim.

Yanlışına karşı çıkarım.

Hesabını sorarım.

Ama sırf sevmediğim biri uzattı diye, ucunda hayat olan bir eli geri çevirmem.

Çünkü artık kimin haklı çıktığından çok, kimin sağ kaldığıyla ilgileniyorum.

Belki yaş almak biraz da bunu öğretiyor.

Gençken insan her kavgada haklı çıkmak, son sözü söylemek, en yüksek cümleyi kurmak istiyor.

Sonra hayat birkaç sevdiğini usulca çekip alıyor yanından.

Bir mezarlıkta, sevdiğin birinin nemli toprağına bakarken anlıyorsun:

Haklı çıkmanın sesi ne kadar gürültülüymüş.

Yaşamanın sesi ise neredeyse duyulmuyor.

Barış dediğimiz şey bütün o tumturaklı nutuklardan sıyrıldığında belki de bu kadar yalın:

Bir annenin kapısının kara haberle çalınmaması.

Bir babanın oğlunun botlarını kapının önünden kaldırmak zorunda kalmaması.

Kırk yılın sonunda hâlâ birbirimize söyleyecek sözümüz varsa yine söyleriz.

Hesabımız varsa sorarız.

Öfkemiz varsa yüzleşiriz.

Suç varsa hukuk konuşur, gereğini yapar.

Acı varsa yan yana oturur, paylaşırız.

Ama kanın diliyle konuşmaya artık yeter.

Biz o baltanın başında çok kaldık.

Çok eksildik.

Buz çözülüyor.

Avcı çekildi.

Şimdi çeliğin üzerinde kalan kana iyi bakalım.

Ne Türk’ün kanı o.

Ne Kürt’ün.

Bizim kanımız.

Bütün mesele artık bu.