Bugün 21 Şubat Dünya Anadili Günü. Benim için bu gün, akademik raporlardan ya da kutlama mesajlarından ibaret değil. Bu gün; Ankara ve Tunceli arasında bölünmüş bir çocukluğun, iki dil arasında sıkışmış bir belleğin hikâyesi.
Annem Ankaralı, babam Tuncelili... Beş yaşıma kadar memlekette, nenemin yanında büyüdüm. O yıllarda dünyayı sadece Zazaca ile algılıyor, hayatı nenemin ninnileriyle tanıyordum. Benim için başka bir dil, başka bir ses evreni yoktu.
İstanbul’a, annemin yanına döndüğümde heybemde bu kadim dille geldim. Ancak o günlerde garip bir sessizlik peşimizi bırakmadı. Ben konuşuyordum, annem bakıyordu. Ben anlatıyordum, annem anlamıyordu. Özlemle sarıldığım annemle aramda, kelimelerden örülü görünmez bir duvar vardı. O, Ankara’nın Türkçesiyle bana seslenirken; ben sadece bildiğim o dille, Zazaca ile ona karşılık veriyordum.
Bir çocuğun en güvenli limanı olan anne kucağında, anadilim bana yabancı bir sığınak olmuştu. Anlaşılmak istedikçe dilsizleştiğim o günler, aslında bir dilin yalnızlığının ilk provasıymış.
Zamanla o duvarı yıktık. Ben de her şehirli çocuk gibi Türkçeyi kuşandım, kelimelerimi ve sesimin tınısını değiştirdim.
Sonunda annemle aynı dilde buluştuk. Ancak bugün, o günlere baktığımda canımı yakan bir gerçekle yüzleşiyorum:
Beş yaşına kadar dünyayı Zazaca ile karşılayan o çocuk, bugün kendi diline yabancı. Ben unuttum.
O gün anneme ulaşmak için kurduğum cümleler, bugün belleğimin kuytu köşelerinde sessizliğe gömüldü. Ve biliyorum ki bu sadece benim kaybım değil; benim gibi binlerce çocuk o eşsiz hazineyi yolda düşürdü. Artık anadilimizde rüya göremiyoruz.
UNESCO, Zazaca için “yok olma tehlikesi altında” notunu düştüğünde, ben sadece bir dilin gramerini değil, bizzat kendi çocukluğumu ve nenemin o susan ninnilerini düşünüyorum.
Bir dilin unutulması, insanın içindeki ilk evin yıkılmasıdır. Kapı kapandığında hatıralar da evsiz kalır.
Zazaca bugün evlere hapsolmuş, sokaklardan çekilmiş bir hatıra gibi.
Bir dil gürültüyle ölmez; önce şakalaşmalardan eksilir, sonra ninnilerden düşer. En son çocuklar o dili "eski bir fotoğraf" gibi uzaktan seyreder ama içinde yaşayamazlar.
Gelin, bu sessiz vedaya izin vermeyelim. Bir dili yaşatmak, onu sadece "bilmek" değil, günlük hayata; sofraya ve sokağa geri çağırmaktır.
Dilimiz, ruhumuzun son kalesidir. Ve o kale yıkılırsa, hepimiz biraz daha kimsesiz kalacağız.