Alkışlar bittiğinde kim kazanıyor?

Bir insanın anne ve babasından önce bu dünyadan ayrılması kadar ağır bir şey yok.

Hele ki bir babanın, genç yaşta kaybettiği kızının tabutunu omuzlarında taşıması...

Ece İrtem'in ardından yayınlanan görüntülere baktığımda aklıma ilk gelen şey bu oldu. Henüz 35 yaşında bir oyuncu. Hayatının belki de en üretken döneminde. Kurduğu hayaller, oynamak istediği roller, yapmak istediği işler yarım kaldı.

Ölüm her yaşta acı ama genç yaşta gelen ölümler insana başka türlü dokunuyor.

Çünkü geride cevapsız sorular bırakıyor.

Ece İrtem'in ardından sosyal medyada yüzlerce paylaşım yapıldı. Meslektaşları üzüntülerini dile getirdi. Onun ne kadar iyi bir insan olduğunu, ne kadar sevildiğini anlattı.

Bunların hepsi çok kıymetli.

Ama birkaç gün sonra başka bir gündeme geçeceğiz.

Başka bir haberi konuşacağız.

Başka bir diziyi.

Başka bir galayı.

Başka bir ödül törenini...

Ve yine asıl meseleyi konuşmayacağız.

Çünkü sanat dünyasında ölümleri konuşuyoruz ama o ölümlere giden yorgunluğu konuşmuyoruz.

Bugün Türkiye'de oyuncuların önemli bir bölümü büyük bir güvencesizlik içinde çalışıyor. Bir dizide başrol oynayabilirsiniz ama birkaç ay sonra telefonunuz hiç çalmayabilir. Bir proje iptal olur, bir kanal vazgeçer, bir yapımcı karar değiştirir ve bütün hayatınız altüst olabilir.

Dışarıdan bakıldığında ışıltılı görünen sektörün içinde ise yıllardır aynı sorular konuşuluyor:

-Roller gerçekten yeteneğe göre mi dağıtılıyor?

-Yoksa ilişkilere göre mi?

-Kimler neden sürekli aynı projelerde yer alıyor?

-Kimlerin kapıları daha kolay açılıyor?

Son günlerde Uğur Güneş'in başrol olarak açıklandığı bir projede daha sonra Burak Özçivit'in isminin duyurulmasının ardından yaşanan tartışmalar da bu soruları yeniden gündeme getirdi. Uğur Güneş'in yaptığı "kul hakkı" paylaşımı konuşuluyor.

Elbette kimsenin bir rolü neden aldığına ya da neden alamadığına dair kesin bir bilgimiz yok.

Ama bildiğimiz başka bir şey var.

Bu sektörde uzun zamandır adalet tartışılıyor.

Ve yalnızca oyuncular arasında değil.

Senaristler arasında.

Yönetmenler arasında.

Teknik ekipler arasında.

Herkes aynı soruyu soruyor:

Gerçekten eşit şartlarda mı yarışıyoruz?

Bir başka rahatsız edici tartışma da oyuncuların siyasi duruşları üzerinden yaşanıyor.

Bu ülkede bazı oyuncular toplumsal olaylar karşısında ses çıkardıkları için hedef gösteriliyor.

Bazıları ise sessiz kalmanın daha güvenli olduğunu düşünüyor.

Sektörde yıllardır fısıltı halinde dolaşan bir iddia var:

"Yanlış yerde görünürsen iş bulamazsın."

Ne kadar doğru?

Bilmiyoruz.

Ama insanların bunu konuşuyor olması bile başlı başına bir sorun.

Sanatın özgür olması gereken yerde korkunun konuşuluyor olması bile yeterince ürkütücü.

Bir tarafta genç yaşta kaybettiğimiz oyuncular.

Diğer tarafta geleceğinden endişe eden yüzlerce genç sanatçı.

Bir tarafta kırmızı halılar.

Diğer tarafta ay sonunu nasıl getireceğini düşünen oyuncular.

Bir tarafta milyonluk projeler.

Diğer tarafta bir telefon bekleyen insanlar.

Neden bu kadar güvencesiz çalıştıklarını konuşmak.

Neden aynı isimlerin dönüp dolaşıp aynı projelerde yer aldığını konuşmak.

Neden herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle söylemediği şeyleri konuşmak.

Çünkü perde kapandığında geriye alkışlar değil, insanların hayatları kalıyor.

Ve o hayatlar, magazin sayfalarına sığmayacak kadar değerli.