Ailem Güvende mi?

Bazı cümleler vardır, insan duyunca ister istemez dönüp hayatına bakar.

“Ailem Güvende” de onlardan biri.

Ne güzel iki kelime aslında…

İnsanın evine döndüğünde kapıyı kapatıp “Tamam, burası benim güvenli alanım” diyebilmesini anlatıyor. Çocuğunu sabah okula gönderirken aklının onda kalmamasını, eşinin gece eve dönerken telefonuna sarılmamasını, bir annenin evladının başına bir şey gelecek diye pencerede beklememesini…

Son günlerde ise “Ailem Güvende”, LGBTİ+ örgütleri ve çeşitli yapılara yönelik operasyonlarla gündemimizde.

Yetkililer operasyonların çocukları, gençleri ve aileyi korumaya yönelik olduğunu söylüyor.

Çocukları korumak mı?

Bir çocuğun istismar edilmesine, uyuşturucuya sürüklenmesine, şiddetin içine çekilmesine, suç örgütlerinin eline düşmesine kim karşı çıkmaz?

Ortada suç varsa hukuk gereğini yapar.

Zaten yapmalıdır.

Fakat operasyonun adına takılıp kaldım:

Ailem Güvende.

Sonra kendi kendime sordum:

Sahi, bu ülkede aile gerçekten güvende mi?

Mesela kadınlar…

Yıllardır kadın cinayetlerini konuşuyoruz.

Öldürülen kadınların hikâyelerine biraz yakından baktığınızda insanın içini acıtan başka bir gerçekle karşılaşıyorsunuz.

Kadınların önemli bir bölümü hiç tanımadıkları yabancılar tarafından değil; hayatlarının bir döneminde aynı evi, aynı sofrayı, aynı hayatı paylaştıkları erkekler tarafından öldürülüyor.

Bazıları boşanmak istediği için.

Bazıları ayrıldığı için.

Bazıları “Hayır” dediği için.

Ve bazen cinayetin işlendiği yer de “yuva” dediğimiz o ev oluyor.

O zaman insan sormadan edemiyor:

Aileyi korurken ailedeki kadını kim koruyacak?

Sonra çocuklara bakıyorum.

Narin Güran geliyor aklıma.

Sekiz yaşında bir çocuk.

Günlerce Türkiye onu aradı.

Sonra küçücük bedeni bulundu.

Bir çocuğun ölümü yalnızca bir adli vaka değildir.

Bir ülkenin aynasıdır aynı zamanda.

Mattia Ahmet Minguzzi geliyor ardından.

Henüz 15 yaşındaydı.

İstanbul’un ortasında uğradığı bıçaklı saldırının ardından hayatını kaybetti.

Sonra Atlas Çağlayan…

17 yaşında.

Yine bir çocuk.

Yine İstanbul.

Yine bıçak.

Ve yine geride bir annenin ömür boyu taşıyacağı bir boşluk.

Bir süredir çocuklarımızı konuşurken kullandığımız kelimelere bakın:

Bıçak.

Çete.

Akran zorbalığı.

Uyuşturucu.

Şiddet.

Cinayet.

Bunlar çocukluğun kelimeleri olmamalıydı.

Çocukluğun kelimeleri oyun olmalıydı.

Arkadaşlık olmalıydı.

Okul olmalıydı.

Hayal olmalıydı.

Gelecek olmalıydı.

Ama biz çocuklarımızı geleceğe hazırlamaktan önce hayatta tutmayı konuşmaya başladıysak ortada üzerinde düşünmemiz gereken çok ciddi bir mesele var demektir.

İşte tam burada “Ailem Güvende” sözü tekrar karşıma çıkıyor.

Ve bu defa başka türlü okuyorum.

Aile dediğimiz şey nedir?

Bir kurum mu?

Bir slogan mı?

Bir siyasi kavram mı?

Yoksa insanların toplamı mı?

Çünkü LGBTİ+ dediğimiz insanlar da birilerinin çocukları.

Bir annenin evladı.

Bir babanın evladı.

Birilerinin kardeşi.

Aynı sofralarda büyüdüler.

Aynı okullara gittiler.

Aynı sokaklarda oynadılar.

Dolayısıyla aileyi korumaktan söz ederken o ailenin içindeki bazı çocukları kapının dışında bırakamayız.

Bir yaşam biçimini benimsemek zorunda değilsiniz.

Bir düşünceye katılmak zorunda değilsiniz.

Toplumsal değerlerin nasıl korunacağını elbette tartışabilirsiniz.

Çocukların hangi içeriklerden ve hangi yapılardan korunması gerektiğini de tartışabilirsiniz.

Demokratik toplum zaten biraz da bunun için vardır.

Ama bir insanın güven içinde yaşama hakkı tartışmanın konusu olmamalıdır.

Çünkü devletin görevi kendisine benzeyen vatandaşları korumak değildir.

Vatandaşını korumaktır.

Kim olursa olsun!

Ama mesele yalnızca bununla da sınırlı değil.

“Ailem Güvende” tartışmalarının yaşandığı günlerde Türkiye’nin başka bir yüzüyle daha karşılaşıyoruz. Evrensel Gazetesi’nin internet sitesine yönelik erişim engelleri, insan hakları alanında faaliyet gösteren kurum ve platformların dijital mecralarına getirilen kısıtlamalar; öte yandan SYKP, ESP, Partizan çevresi ve çeşitli sol-sosyalist yapılara yönelik operasyonlar, gözaltılar ve soruşturmalar da kamuoyunun gündeminde.

Elbette burada da aynı ilkeyi savunmak gerekiyor:

Ortada somut bir suç varsa soruşturmak devletin görevidir. Hiçbir siyasi görüş, dernek, parti ya da yayın organı hukukun üzerinde değildir.

Ama hukuk devletini hukuk devleti yapan şey yalnızca soruşturma yapabilme gücü değildir; o gücün ölçülü, denetlenebilir ve herkes için aynı hukuk güvenceleri içerisinde kullanılmasıdır.

Çünkü bir ülkede güvenlik yalnızca fiziksel güvenlikten ibaret değildir.

Gazetecinin haber yapabilmesi de güvenliktir.

Bir gazetenin okuruna ulaşabilmesi de…

Bir insan hakları örgütünün görüşünü açıklayabilmesi de…

İnsanların şiddete başvurmadan örgütlenebilmesi, toplantı yapabilmesi ve düşüncelerini savunabilmesi de demokratik toplumun güvenceleri arasındadır.

Bir görüşe katılmayabilirsiniz.

Bir gazetenin yayın çizgisini sevmeyebilirsiniz.

Bir siyasi partinin söylediklerini yanlış, hatta son derece rahatsız edici bulabilirsiniz.

Zaten demokrasi, yalnızca hoşumuza giden sözlerin rahatlıkla söylenebildiği rejimin adı değildir.

Asıl mesele, hoşumuza gitmeyen söz karşısında hukukun sınırlarının korunup korunmadığıdır.

Bu nedenle aileyi, çocukları ve toplumu korumak adına atılan her adımda ince fakat hayati bir çizgiyi gözetmek zorundayız: Güvenliği sağlarken özgürlüğü kaybetmemek.

Çünkü korkunun hâkim olduğu bir toplumda hiç kimse gerçekten güvende değildir.

Ne kadın.

Ne çocuk.

Ne gazeteci.

Ne öğrenci.

Ne kendisini çoğunluktan farklı hisseden genç.

Ne de düşüncesini barışçıl biçimde ifade eden yurttaş.

Şimdi yeniden dönelim o iki kelimeye:

Ailem Güvende.

Keşke gerçekten öyle olsa.

Keşke hiçbir anne çocuğunu okula gönderirken “Akşam sağ salim gelecek mi?” diye düşünmese.

Keşke hiçbir kadın ayrılmak istediği adamdan korkmasa.

Keşke hiçbir çocuk evinde istismara uğramasa.

Keşke hiçbir genç okul kapısında bıçaklanmasa.

Keşke uyuşturucu çocukların yaşına kadar inemese.

Keşke çeteler çocukları kendilerine eleman devşirecek bir insan kaynağı olarak göremese.

Keşke hiçbir genç kimliği, görünüşü, düşüncesi ya da yaşam biçimi nedeniyle aşağılanacağını veya saldırıya uğrayacağını düşünmese.

Ve keşke insanlar hukukun kendileri için de işleyeceğinden emin olabilse.

O zaman hep birlikte gönül rahatlığıyla söyleyebilirdik:

“Ailem güvende.”

Fakat güvenlik seçerek olmaz.

Kadını dışarıda bırakıp aileyi koruyamazsınız.

Çocuğu koruyamadan aileyi koruyamazsınız.

Genci korkuyla baş başa bırakıp aileyi koruyamazsınız.

Bir ailenin içindeki “farklı” çocuğu görmezden gelerek de aileyi koruyamazsınız.

Çünkü aileyi korumanın yolu önce insanı korumaktan geçer.

Belki de tartışmayı buradan başlatmalıyız.

“Aileyi kimden koruyacağız?” sorusundan önce:

Ailenin içindeki insanı nasıl koruyacağız?

Kadını…

Çocuğu…

Genci…

Yaşlıyı…

Ve kendisini toplumun çoğunluğundan farklı hisseden evladı…

Hepsini.

Çünkü ancak onlar güvendeyse aile güvendedir.

Gerisi biraz slogan, biraz tabela, biraz da temennidir.

Ben bir gün bu ülkede “Ailem Güvende” sözünü bir operasyonun adı olarak değil, sıradan bir vatandaşın gönül rahatlığıyla kurduğu bir cümle olarak duymak isterim.

Bir anne söylesin mesela:

“Çocuğum dışarıda ama korkmuyorum.”

Bir kadın söylesin:

“Hayatımla ilgili karar verdiğim için öldürülmekten korkmuyorum.”

Bir çocuk söylesin:

“Okuluma giderken korkmuyorum.”

Bir genç söylesin:

“Ben olduğum için başıma bir şey gelmeyecek.”

İşte o gün operasyon isimlerine ihtiyaç kalmaz.

Çünkü o zaman gerçekten söyleyebiliriz:

Ailem güvende.

Ama bugün?

Bugün o cümlenin sonuna küçücük bir soru işareti koymak gerekiyor:

Ailem güvende mi?