Güncel

Ahmet Özer'den dikkat çeken Bahçeli ve Öcalan açıklaması

Yerine kayyum atanan CHP’li Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, Terörsüz Türkiye adı verilen ikinci açılım sürecine ilişkin yaptığı değerlendirmede “Ne Bahçeli’nin sözlerinin gereği yerine getirildi ne de Öcalan’ın örgütüne attırdığı adımlara karşılık bir adım atıldı” değerlendirmesinde bulundu. Bahçeli, Özer'in bir an önce görevine iade edilmesi gerektiğini belirtmişti.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin mimarı olduğu, iktidarın Terörsüz Türkiye adını verdiği, DEM Parti ve terör örgütü PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan ile yürütülen ikinci açılım sürecinde gözler ‘yasal düzenlemeler’e çevrildi.

DEM Parti’nin sık sık gündeme getirdiği, MHP’nin de destek verdiği yasal düzenlemelere ilişkin henüz somut bir adım atılmazken, yerine kayyum atanan CHP’li Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

Yasal düzenlemelerin yapılması gerektiğini savunan Özer, demokratikleşme ve yargıya güven sağlanmadan sürecin toplumda kabul görmesinin zorlaştığını belirtti.

“Sürecin iki önemli aktörünün sözlerinin itibarı zedelenirse bundan süreç zarar görür" diyen Özer, MHP lideri Devlet Bahçeli'nin "Ne var ki bugüne değin ne Bahçeli’nin sözlerinin gereği yerine getirildi ne de Öcalan’ın örgütüne attırdığı adımlara dair karşılık olacak bir adım atıldı. Toplum soruyor: Madem bu bir devlet projesi, cumhurbaşkanı ve iktidar da bu süreci destekliyor, o zaman neden bu sözlerin gereği yerine getirilmiyor?" diye sordu.

Özer’in, Cumhuriyet için kaleme aldığı "Ateş çemberinden başarıyla çıkmanın yolu" başlıklı yazısı şöyle:

"Toplumların ve devletlerin tarihi, yaşamın ve süreçlerin tıkandığı anlarda atılan ya da atılmayan adımlarda saklıdır; tıpkı şimdi bizim karşı karşıya olduğumuz durum gibi. Önümüzde duran fırsatın önemli bir tarihe evrilmesi ya da tam tersi etkileri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söyleyeceği söze ve atacağı adıma bağlı.

Bu minvalde acilen atılması gereken adım, PKK’nin silah bırakmasının hukuki çerçevesini hazırlamak ve bu sürecin temel ilkelerini belirlemek ile demokratikleşme perspektifini yaşama geçirmektir. Bu bağlamda iktidar, komisyon raporunda belirtilen müstakil, kapsayıcı ve bütünleştirici yasayı gecikmeden Meclise getirmeli ve demokratikleşme bölümünde belirtilen adımları behemehal atmalıdır.

Üstelik bunların birçoğu yasal veya anayasal düzenleme gerektirmeyen hususlardır. Kayyımlara son vermek, AYM ve AİHM kararlarına uygulamak, tutuksuz yargılamayı esas almak, hasta tutuklu ve hükümlüleri serbest bırakmak ve adil yargılamanın önünü açmak gibi konular bunlardan bazılarıdır.

Erdoğan bu yönde bir irade gösterdiğinde hem siyaset normalleşir hem de gündelik yaşamda toplumun sürece olan desteği ve güveni artar ve demokratikleşme alanında yapılacak düzenlemelerle hava yumuşar, toplumsal kabul daha da kolaylaşır.

İÇ CEPHE VURGUSU

Bir tarafta etrafımız ateş çemberi içinde, öbür yanda Türkiye bu gelişmeleri de öngören bir perspektifle bir barış süreci yürütüyor ve bu iki gelişmenin etkisiyle iç cepheyi güçlendirme çağrıları daha da anlam kazanıyor. İç cephenin ne kadar önemli olduğu ABD/İsrail ve İran savaşında ortaya çıktı. En büyük gücün tanktan, toptan evvel halkların kendi aralarında kurduğu birlik ve beraberlik olduğu görüldü ve dışarıya karşı kurulan, kollanan ve sürdürülen toplumsal barışın önemi bir kez daha ortaya çıktı. Bu da Türkiye’nin doğru zamanda barış süreci için doğru bir adım attığını gösteriyor, iç bünyeyi güçlendirme arzusunu haklı kılıyor.

O zaman mesele sadece bunu dile getirmek değil aynı zamanda bu çağrının gereklerini yerine getirmektir. Üstelik bunun için elimizde barış süreci gibi önemli bir argüman var. Barış sürecinin gerekleri yerine getirilirse zaten iç cephe kendiliğinden güçlenecektir. Ne ki bir yılı aşkın bir süredir bu konuda tek bir somut adım atılmadı. Bu tutum hem barışa olan inancı zayıflatıyor hem de iç cepheyi tahkim etme duygusunu olumsuz yönde etkiliyor.

Öte taraftan toplumsal barışı istemeyen içeride ve dışarıda kimi kesimlerin olduğunu biliyoruz, bu nedenle süreç ne kadar uzarsa o kadar enfekte olmaya uygun hale gelir. Bunu herkes kabul ediyor, provokasyonlara fırsat vermeden olabilecek en kısa sürede yapılması gerekenler yapılmalı diyor ama bunu diyenler bile yapılaması gerekenleri yapmıyor. İşte tıkanmanın nirengi noktası burasıdır.

"TOPLUM SOMUT ADIMLAR BEKLİYOR"

Örneğin bu kadar seçilmiş belediye başkanının tutuklu yargılanması; hâlâ kayyımlarla ilgili bir adım atılmaması toplumda büyük tepkilere yol açıyor, sandığa olan güveni sarsıyor; güvenini yitiren halk barış sürecine güven duymakta güçlük çekiyor. Aynı şekilde AYM ve AİHM kararlarının uygulanması yurttaşın devlete, hukuka ve sürece olan inancı ve desteğini artıracaktır. Hasta tutuklu ve hükümlülerin bırakılması ise siyasi olmaktan ziyade insani ve vicdani bir durumdur.

Herkes soruyor; bir tarafta barış deyip öte yanda 16 milyonluk bir şehrin belediye başkanını tutuklu yargılayarak, ana muhalefet partisine operasyon üzerine operasyon yapıp toplumun yarısı dışlanarak barışı nasıl sağlayacağız? Bugün yaklaşık 17.5 milyon insanın iradesi hapsedilmiş durumda olması demokrasi açısından büyük bir soruna işaret ediyor.

"YARGIYA GÜVEN AZALIYOR"

Yargının siyasallaşması ile hukuka duyulan güvenin yüzde 20’lerin altına düşmesi adalet inancını zedeliyor ve hukuk güvenliğini belirsiz hale getiriyor. Bu üzerinde düşünülmesi ve ortadan kalkması için aksiyon alınması gereken önemli bir veridir. O nedenle siyasi değerlendirmelerden arınmış mahkemelerin adil yargılama yapması, yargının tarafsız ve bağımsız olması toplumun büyük çoğunluğunun beklentisidir.

Ayrıca basına da baskı uygulanması, halkın bilgi alma hakkını yerine getiren en önemli faktörün sekteye uğratılmasına yol açıyor. Basın üzerindeki baskılara son verilmesi hukuka olan inancı büyütecek, birliğimizi ve dirliğimizi daha da güçlendirecektir. Türkiye’nin bugün cebelleştiği ekonomik ve demokratik sorunların odağında adalet olduğu unutulmamalı.

"ATEŞ ÇEMBERİNDEN ÇIKMAK EN ÖNEMLİ HEDEF OLMALI"

Etrafımızdaki ateş çemberi, Bahçeli’nin çağrısıyla başlayan barış sürecinin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Etrafımızdaki ateş çemberiyle bir arada düşünüldüğünde başlatılan bu sürecin ne kadar önemli olduğu görülüyor.

Bir ülkenin ordusu yeterli olmayabilir, ekonomisi krizde olabilir, bunlar üstesinden gelinecek şeylerdir. Ama toplum kendi içinde barışık değilse diğer unsurların hiçbir kıymeti harbiyesi kalmaz. Toplumda birlik beraberlik varsa kimse o toplumu, o ülkeyi yenilgiye uğratamaz. İran’daki gelişmeler bize bunu gösterdi.

Dünyanın en değerli şeyi altın, elmas değil, o an için duyulan ihtiyaçtır. Bizim şimdi en acil gereksinimimiz barıştır, birlik berberliktir ve bunların gereğini zaman yitirmeden yerine getirmektir.

"BAHÇELİ'NİN SÖZLERİNİN GEREĞİ YAPILMALI"

MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin Meclis konuşması (22 Ekim 2024) bir miladı tetikledi; buna Öcalan, örgütüne çağrı ile (27 Şubat 2025) yanıt verdi, örgüt çağrıya uyarak fesih kararı aldı (5 Mayıs 2025). Ardından sembolik silah yakma (11 Temmuz 2025) eylemi gerçekleşti ve örgüt silahlı mücadeleye son verdiğini ilan etti, silahları yakarak hem fiilen hem de zihnen varlığına son verdi.

Örgüt tarafından atılan bu tarihi adımlar barış sürecinin baş tutması adına çok önemli. Baştan itibaren samimi ve kararlı bir biçimde süreci savunan Bahçeli ikinci önemli çağrıyı yaparak “Anadolu’nun huzura ermesi için, Öcalan’ın umuda (örgüte ilişkin bir adım), Ahmet’ler makama (toplumun büyük çoğunluğunun beklentisi olan kayyumlara ilişkin adım) ve Demirtaş yuvaya (tutuklulara ilişkin adım)” söylemi sürecin ilerlemesi için atılması gereken adımları bir cümlede özetledi.

Ne var ki bugüne değin ne Bahçeli’nin sözlerinin gereği yerine getirildi ne de Öcalan’ın örgütüne attırdığı adımlara dair karşılık olacak bir adım atıldı. Sürecin iki önemli aktörünün sözlerinin itibarı zedelenirse bundan süreç zarar görür. Toplum soruyor: Madem bu bir devlet projesi, cumhurbaşkanı ve iktidar da bu süreci destekliyor, o zaman neden bu sözlerin gereği yerine getirilmiyor? Bu sorular işin gidişatını belirleyen, toplumsal desteğin niteliğini, güvene ilişkin söylem ve sorular olarak önümüzde duruyor.

"DEVLET GÜVENCESİ ZEDELENMEMELİ"

Barış süreci bir devlet projesi ise, başarısı isteniyorsa konjonktüre ve oy hesaplarına göre değerlendirilemez. Sürecin en somut adımı olarak Meclis’te yüksek bir siyasi mutabakatla ortaya konan komisyon raporunun gerekleri bir an evvel yerine getirilmeli. Raporun altıncı bölümünde belirtilen müstakil, kapsayıcı ve bütünleştirici yasanın zaman yitirmeden çıkarılması sürecin nirengi noktasıdır. Aksi ise provokasyona ve enfekteye davetiye çıkaracaktır.

Bu noktada iktidarın teyit ve tespit diye ortaya attığı kavramları sürece katkıdan ziyade tıkanmaya yol açıyor. Silah bırakanlar hangi yasal çerçeve gereğince silah bırakacak, bir yasa olmadan bunu beklemek bilerek ya da bilmeyerek silahı bırakmayı değil bırakmamayı teşvik etmez mi?

O halde “özel yasa” olarak zikredilen yasa behemehal çıkmalı, silahlar behemehal bırakılmalı ve raporun yedinci maddesinde vazedilen kimi yasal değişiklik bile gerektirmeyen demokratikleşmeye ilişkin adımlar zaman yitirmeden atılmalıdır. Unutulmamalı ki silahlar bugüne değin siyasette otoriterleşmenin, ekonomide eşitsiz gelişmenin gerekçesi yapıldı hep. Artık silahlar ortadan kalktığına göre bu iki konuda da gerekli adımlar atılmalıdır.

"BARIŞIN DİREĞİ GÜVENDİR"

Birçok alanda olduğu gibi barış sürecinin temel direği güvendir. Bu güveni topluma vermek gerekir. Toplum güvenirse inanır, inanırsa destek verir. Bugüne kadar barış süreçlerinin başarılı olamamasının en önemli nedenlerinden biri toplumsal desteğin gereği gibi sağlanamamasıdır. Bugünkü sürecin başarısı sürecin toplumsallaşmasına bağlıdır. Bunun için Meclis çatısı altında sağlanan siyasal mutabakatın toplumsal mutabakata dönüştürülmesi esastır, şarttır.

Bu noktada partilerin süreci kendi tabanlarına anlatmaları en öncelikli görev olmalı. Ayrıca medya sürece sahip çıkmalı ve toplumu bu konuda doğru ve pozitif bir bakışla aydınlatmalıdır. Sivil toplum örgütleri sürece ortak edilmeli; akademi, sendikalar, odalar ve birlikler bu işin dışında bırakılmamalıdır.

"İKTİDARA ÇAĞRI"

Bazı meseleler var ki ulusal nitelik taşırlar, yürütülen süreç de bunlardan biridir. Bu yüzden barış sürecine zarar veren siyasi operasyonlara dair Cumhur İttifakı ile muhalefetin bir masa kurup diyalog içinde olmaları faydalı olacaktır.

Özellikle ana muhalefete yapılan kuşatmanın son bulması barış için önemli. Kutuplaşmaya ve gerginliğe son verilmelidir. Siyasi partiler birbirinin düşmanı değil rakibidir, rekabet de nezaketle yapılmalıdır.

Bütün bunlar toplumda sürece ilişkin güveni artıracak, bu güven de demokratikleşmeyi hızlandıracak, oluşacak bu zeminde yasal ve anayasal adımlar daha kolay atılabilecek ve ülkemiz bu ateş çemberini aşarak 5-10 yıl içinde bölgenin en saygın ve en güçlü demokrasisi olabilecektir."