Güncel

Ahmet Özer: Demokratikleşme ve barış sürecinin birlikte ilerlemesi gerekiyor

Görevden alınan ve yerine kayyum atanan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, Manisa' da düzenlenen “Barış Dilinde Hukuk ve Demokrasi” konferansında, Türkiye’deki barış süreci, demokratikleşme adımları, kayyım uygulamaları ve yerel yönetimlere yönelik yargı süreçlerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Özer, kalıcı çözüm için demokratikleşme adımlarının da hayata geçirilmesi gerektiğini söyledi.

Görevden alınan ve yerine kayyum atanan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, Manisa' da düzenlenen “Barış Dilinde Hukuk ve Demokrasi” konferansında, Türkiye’deki barış süreci, demokratikleşme adımları, kayyım uygulamaları ve yerel yönetimlere yönelik yargı süreçlerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Özer, kalıcı çözüm için demokratikleşme adımlarının da hayata geçirilmesi gerektiğini söyledi.

Manisa Büyükşehir Belediyesi tarafından Şehir Tiyatrosu’nda düzenlenen “Barış Dilinde Hukuk ve Demokrasi” konferansına, görevden alınan ve yerine kayyum atanan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Besim Dutlulu ve Yunusemre Belediye Başkanı Semih Balaban katıldı.

Açılış konuşmasını gerçekleştiren Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Besim Dutlulu, “Demokrasi açısından gerçekten tatsız, kötü günleri geçiriyoruz. Ülke açısından da kötü günler geçiriyoruz ve karanlık günlerden geçiyoruz. Ama tabii modumuzu kaybetmiyoruz. İnşallah güzel günlere geleceğiz. Ülkede birçok sorun var. Ekonomi sorunları var. Birçok farklı sorun var ve ne yazık ki Kürt sorunu da var. Ama şunun farkında olmamız lazım: Bu ülkedeki sorunları çözmek için ilk önce ülkeye demokrasi gelmesi lazım. Eşitliğin, özgürlüğün, adaletin gelmesi lazım. İnsanların devlete güvenmesi lazım. İnşallah o günler gelir. Tabii bu iktidarla çok kolay gelebileceğini düşünmüyorum ama yeni günlerde, yeni seçimlerde inşallah farklı şeyler olur. Ama bizim mücadeleden vazgeçmememiz lazım. Biz elimizden geldiğince bu ülkenin güzelleşmesi için, bu ülkenin özgürleşmesi için, bu ülkede herkesin insanca, hakça, adaletçe yaşaması için elimizden geleni yapmamız lazım” dedi.

Konferansta konuşan Ahmet Özer, Türkiye’de yürütülen çözüm ve barış tartışmaları, Kürt sorunu, yerel yönetimlere yönelik kayyım uygulamaları ve hukukun işleyişine ilişkin görüşlerini paylaştı. Özer şöyle dedi:

“22 Ekim 2024 yılında Bahçeli bir açıklama yaptı. Maalesef onun ceremesini de ben çektim. 30'unda bir operasyonla beni aldılar. Bununla tam tezat bir biçimde, çünkü o adım aynı zamanda belli bir milliyetçi tabanda rahatsızlık yarattı. İktidar, ‘Bakın, biz terörle mücadele ediyoruz’ süsünü verebilmek için bir şeytana ihtiyaç duyuyordu. Daha önce DEM şeytanlaştırılıyordu. DEM'le süreci yürüteceği için yerine bir şey ikame etmesi gerekirdi. O boşluğu CHP ile doldurmaya çalıştı. Mesela bana dediler ki: 'Sen hiç kayyım bekliyor muydun?’ Ben DEM Belediye Başkanı olsaydım bekleyebilirdim ama Cumhuriyet Halk Partisi Belediye Başkanı olduğum için hiç aklıma gelmiyordu ki bir kayyım ataması. Ama işler değişti siyasette. O nedenle de benim duruşum, tavrım birilerini rahatsız edince bu sefer 30 Ekim'de düzmece bir dosyayla beni tutukladılar. ‘Gir içeri, ver belediyeyi, suçunun ne olduğuna sonra bakarız.’ Beni hapse attılar ve onunla başladı o süreç.”

ÇÖZÜM SÜRECİNE DEĞİNİLDİ

Özer, “Bahçeli'nin bu çağrısına 27 Şubat'ta Öcalan cevap verdi. Aslında kimse beklemiyordu bu kadar radikal bir çağrıya radikal bir cevap verilmesini. Hem örgütüne kendini feshetme hem de silah bırakma çağrısı yaptı. Kimse bu çağrıya uyulacağını da beklemiyordu. O günleri bir hatırlayın. Tartışılıyordu ya; ‘Öyle dediği olmaz, şudur budur.’ Evet, örgüt 5 Mayıs'ta toplandı, karar aldı. ‘Ben kendimi feshediyorum.’ dedi. Sonra 11 Temmuz'daydı sanırım, Süleymaniye'de bir grup sembolik olarak da silah yaktı” ifadesini kullandı ve konuşmasına şu şekilde devam etti:

“Bana göre bu sürecin en önemli olayı, Türkiye'nin önünü açma açısından önemlidir. Niye? Çünkü demin size söyledim. Demokratikleşmeyle ilgili ve ekonomik gelişmeyle ilgili en büyük engellerden biri olarak aslında Kürt meselesi görülüyor. Bu, Kürt meselesinin bir türevidir; bu silah meselesi. Tabii silah bırakmak eşittir Kürt meselesinin otomatik çözümü demek değildir. Orada da öyle bir yanlışa düşmemek lazım. Ama önemli bir adımdır, tarihi bir adımdır. En azından ondan sonra bu meselenin demokratik yollarla çözülebilmesiyle ilgili adımlar atılabilir. Şimdi tabii epey bir zaman geçti. Aradan bir buçuk seneden fazla bir zaman geçti. Bu adımlar atıldığı hâlde iktidar tarafından buna bir karşılık görülemedi. Burada bana göre üç tane temel aktör var. Bir, Bahçeli'dir. Bahçeli aynı zamanda devletin de sözcülüğüne soyunmuş durumda. Yaşının vermiş olduğu bir duygu da var. Yani ömrünün sonunda bir şey yapıp da geçip gideyim hissiyatı da var insanlarda. Diğeri Öcalan'dır. Şimdiye kadar ne Öcalan'ın söylediklerinin karşılığı yerine geldi ne de Bahçeli'nin sözlerinin gereği yerine geldi. Bu işi zora soktu.

"NİYET VAR MI YOK MU?"

Peki diğer aktör kim? Diğer baş aktör ise bizzat iktidarın kendisi, Cumhurbaşkanı'nın kendisi. Çünkü icra onların elinde, başında o var. O adım atmadığı müddetçe diğer şeyler sadece sözde kalıyor. Peki niye adım atılmıyor? İki nedeni olabilir. Birisi şu: İktidar partisi doğal olarak, yani bütün partiler gibi, iktidarını daim etmek ister. "Ben bu işi çözdüğümde, üst tabakası evet dese bile acaba DEM seçmeni bana oy verir mi?" endişesi var bana göre. İki: Ben bu adımı attığım zaman milliyetçi tarafın, bütün problemlerine rağmen Bahçeli konuştuğu için şimdi ses etmiyor ama, acaba milliyetçi taban bana oy verir mi endişesi var. İşte bu iki endişe arasında gidip gelme süreci, biraz uzatmaya doğru ötelenen ve aynı zamanda toplumsallaştırılmayan bir yapı ortaya çıkardı. Bir adım olabilirdi. Peki niye yapmıyorlar mesela? Ben MHP'yi de samimi buluyorum. MHP kendini bununla bağladı. Ben Sayın Bahçeli'yi ziyaret ettiğimde de bunu gördüm onda. Sanırım iktidarın, bu topluma mal olduğu takdirde yönetme konusunda endişesi var. Yani bunu sadece silahı elinde tutanlarla ya da İmralı'yla yürütmek ve oradan bir sonuç çıkarmak ona yetiyor gibi kalıyor. Çünkü eğer topluma mal ederse bu, demokratikleşmeyi ve Kürt sorununun çözümünü de tartışmaya açacak. Beraberinde onun önünü de açmazsa sorun olacak. Burada o niyet var mı yok mu? İşte onu test etmemiz lazım.

Şu garip işe bakın ki yüreğine ateş düşmüş, ocağına ot düşmüş anneler, hem Barış Anneleri hem şehit anneleri, 'Biz bu acıyı yaşadık, başkaları yaşamasın, bir araya gelelim.' diyorlar. Tuzu kuru olanlar ise 'Bu barış da nedir, bu şudur budur, satıştır.' diye karşı çıkıyorlar. Bakın, bir evlat acısını anneden daha fazla hisseden biri var mı? Bunlar bunu istiyor, bu barış olsun istiyor ama hiçbir kaybı olmayanlar hayır, bunu başka şekilde sabote etmeye çalışıyorlar. Oysa bu empatiyi kurmak, barışın köklerini burada aramak son derece önemli. Mesela Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 7. bölümünde diyor ki tutukluluk bir istisnadır. Esas olan masumiyet karinesidir. Hele hele seçilmişlerle ilgili. Şimdi onlarca Cumhuriyet Halk Partisi belediye başkanı içeride. Bunlar seçilmiş insanlar. Bir taraftan ‘Barış yapalım.’ deyip bir taraftan 16 milyonluk bir şehrin belediye başkanını içeriye atarsanız barışı nasıl yapabilirsiniz? Mesela bana mektuplar geliyordu, ziyaretçiler geliyordu. ‘Sen barış diyorsun. Bu nasıl olacak? Sen hem hapistesin hem barış nasıl olacak?’ diyorlardı. Mesela devlet beni bir sene hapsetmekle ne elde etti? Ne daha güzel oldu? Güneş daha mı farklı doğdu? Hayır. Tam tersine barışa olan güven zedelendi. Neydi benim meselem? Bir buçuk milyonluk bir şehrin belediye başkanıyım. Yüzde 50 oy aldım. 250 bin oy aldım. AK Parti'ye 100 bin oy fark attım. 50 bin oyumu da iptal ettiler. Baktılar ki iptalle olmayacak, 300 bin oyla mecburen mazbatayı verdiler ama beni daha sonra attılar içeriye, yerime kayyım getirdiler. Hâlâ kayyım duruyor.

"ÖZGÜR ÖZEL HEM CESUR HEM ÇALIŞKAN"

Peki kardeşim, bir taraftan barış diyorsun, bir taraftan da 1,5 milyonluk bir şehrin belediyesine bir memur atamışsın. Ben altı aydır dışarıdayım. Niye ben görevime dönemiyorum? Bu Allah'a reva mı? Kayyım da bir hak gasbıdır. Bir demokrasi ayıbıdır. Aynı zamanda seçme ve seçilme hakkına darbedir. Aynı zamanda Anayasa'nın 127. maddesine aykırıdır. Anayasa'nın 2. maddesi diyor ki: 'Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına saygılı, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir.' Bunların hiçbirisinin altyapısı yok. Hukuk devletinde kayyım olur mu? Olmaması lazım. Mutlak butlan olur mu? Yüz yıllık bir partiye mutlak butlan yapılabilir mi? Niye yapılıyor? Ama buna rağmen biz direndik. İmamoğlu da gerçekten içeride taş olsaydı erirdi. O da yiğitçe direniyor orada. Sonra bir başka şey ortaya çıktı. Özgür Özel diye sizin yetiştirdiğiniz Manisalı genç bir adam çıktı. Meydan okuyor. Her şeyin bir yedeği vardır. Bir şey hariç: Cesaret. 'Biraz ver de ben senin yerine kullanayım.' olmaz. Özgür Özel hem cesur çıktı hem çalışkan çıktı. Olağanüstü bir biçimde mücadele ediyor.”