Bazı tarihler yalnızca takvimde durmaz. Her yıl aynı gün geldiğinde yeniden açılan bir yara gibi toplumun belleğinde yaşamaya devam eder. 6 Mayıs da bu ülkenin en ağır günlerinden biri. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan yalnızca üç genç insan değildi. Onlar bir dönemin itirazını, eşitlik arayışını, başka bir ülke hayalini temsil ediyordu. Aradan geçen onca yıla rağmen isimlerinin hâlâ bu kadar güçlü yankılanmasının nedeni de tam burada yatıyor.
Bugün dönüp baktığımızda 68 kuşağını sadece siyasal bir hareket olarak okumak eksik kalıyor. Çünkü o dönem aynı zamanda sanatın, şiirin, tiyatronun ve sinemanın da başka bir dile dönüştüğü yıllardı. Sokaklarda sloganlar yükselirken sahnelerde yeni metinler yazılıyor, sinema salonlarında başka hikâyeler anlatılıyordu. Sanatçı, yalnızca estetik üretim yapan biri değil; yaşadığı çağın vicdanını taşıyan bir tanığa dönüşüyordu.
Deniz Gezmiş denince bugün yalnızca bir siyasal figür değil, yarım kalmış bir gençlik de geliyor insanın aklına. Sevdiği müzikler, dinlediği Rodrigo Konçertosu, arkadaşlarıyla kurduğu hayaller… Bir dönemin bütün sertliğinin içinde hâlâ çok genç bir hayatın izleri var. Attilâ İlhan, Üç Fidan’ın idam edildiği gecenin ardından yazdığı “Hicran ile ben ağlaşırdık” dizesinde yalnızca kişisel bir acıyı değil, bir kuşağın içine çöken karanlığı anlatıyordu belki de. Çünkü o gece darağacına yalnızca üç genç insan gönderilmedi; bu ülkenin umutları, gençliği ve geleceğe dair kurduğu hayaller de ağır bir sessizliğin içine bırakıldı. Attilâ İlhan’ın dizelerinde hissedilen o derin sızı, yıllar geçse de dinmeyen bir toplumsal yasın sesi gibi bugün hâlâ yaşamaya devam ediyor. Bir annenin evladına, bir arkadaşın yoldaşına, bir ülkenin kendi gençliğine duyduğu özlem gibi… Her 6 Mayıs geldiğinde yeniden büyüyen, yeniden içe çöken bir acı olarak.
Anadolu ise acısını her zaman ağıtlarla taşıdı. Denizlerin ardından söylenen o türkü bugün hâlâ kulaktan kulağa dolaşıyor:
“Bir ağı Şarkışla’ya düşürmesin oy
Allah sevdiği kulunu oy
Gemerek’te çevirmişler
Deniz Gezmiş’in yolunu
N’olaydım n’olaydım oy
Okur yazar olaydım oy
Deniz mahkemeye düşmüş
Avukatı ben olaydım
Yusuf mahkemeye düşmüş
Avukatı ben olaydım…”
Belki de bu yüzden Türkiye’de sanat ile siyaset hiçbir zaman birbirinden tamamen ayrı yürümedi. Çünkü bu coğrafyada sanat çoğu zaman nefes alma biçimi oldu. Yasakların arttığı dönemlerde tiyatro sahnesi bir sığınak, sinema bir yüzleşme alanı, müzik ise toplumsal hafızayı taşıyan görünmez bir arşiv hâline geldi. 68 kuşağının bıraktığı en büyük miraslardan biri de buydu: Sessiz kalmamak.
Bugün kültür sanat alanına baktığımızda o damarın hâlâ sürdüğünü görüyoruz. Genç yönetmenler filmlerinde güvencesizliği anlatıyor. Tiyatro sahnesinde kadın cinayetleri, işçi ölümleri, kimlik meseleleri konuşuluyor. Müzisyenler yalnızlık çağını, baskıyı ve yabancılaşmayı şarkılara dönüştürüyor. Belki biçimler değişti ama sanatın topluma tanıklık etme hâli değişmedi.
Ancak başka bir gerçekle de karşı karşıyayız. 68 kuşağının “başka bir dünya mümkün” diyerek kurduğu cümlelerin yerini bugün büyük bir yorgunluk aldı. Gençler geleceğe umutla değil kaygıyla bakıyor. Üniversiteler düşünce üretmekten çok hayatta kalma telaşının mekânlarına dönüşüyor. Kültür sanat alanı ise giderek daha fazla ekonomik baskının altında eziliyor. Bağımsız tiyatrolar kapanma riskiyle karşı karşıya, sinemacılar film çekebilmek için yıllarca fon arıyor, festivaller bile artık var olma mücadelesi veriyor.
Tam da bu yüzden 6 Mayıs yalnızca geçmişi anma günü değil. Aynı zamanda bugüne bakma günü. Çünkü mesele yalnızca üç fidanın idam edilmesi değil; bu ülkenin gençliğinin, düşüncesinin ve hayal kurma cesaretinin yıllardır nasıl sınandığını görmek.
Belki bugün herkes aynı politik yerden konuşmuyor. Ama sanatın hâlâ hafızayı diri tuttuğu bir gerçek. Bir film sahnesinde, bir şiir dizesinde, bir tiyatro oyununda bazen yıllar önce yarım bırakılmış bir cümle yeniden karşımıza çıkıyor.
İşte o an anlıyoruz: Bazı insanlar ölse de bazı fikirler yaşamaya devam ediyor.
Bugün hâlâ bir ağıtta Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan’in adı geçiyorsa, genç bir oyuncu sahnede özgürlüğü anlatırken sesi titriyorsa, bir yönetmen kamerasını adaletsizliğe çeviriyorsa, o hikâye bitmemiş demektir. Çünkü Denizler yalnızca bir dönemin devrimci gençleri olarak kalmadı; bu ülkenin hafızasına karıştı. Her 6 Mayıs’ta yeniden hatırlanan, yeniden tartışılan, yeniden özlenen bir vicdan hâline geldiler.
Ve belki de sanatın en büyük gücü tam burada başlıyor. Aradan geçen onca yıla rağmen bir şarkıyla, bir şiirle, bir film karesiyle bize hâlâ aynı soruyu sordurabilmesinde: “Bu ülke gençlerini neden hep erken kaybediyor?”